Başbakanın Şehir ve Devlet Tiyatrolarına ilişkin özelleştirme tehdidini savurmasından kısa süre sonra tartışmalar opera-bale alanına da sıçradı. Muhafazakar medya, başbakanın tavrından cesaretle, menzili genişleterek, uzun zamandır gözüne kestirdiği opera ve baleye karşı saldırıya geçerken, nispeten ılımlı yorumcular, özelleştirme açıklamasını başbakanın fevri bir tepkisi olarak değerlendirdi. Ancak ardı sıra gelen açıklamalar gösteriyor ki en azından Devlet Tiyatroları için hükümetin özelleştirme kararı kesin. Bülent Arınç’ın açıklamasına bakılacak olursa, en iyi ihtimalle, esnek, güvencesiz bir çalışma modelini ve piyasalaşmayı içeren "Türkiye’ye özgü bir model" uygulanacak.



Bağımsız Devrimci Kültür Sanat


Angelopoulos ikinci filmi ‘36 Günleri (Meres tou ‘36, 1972) üzerine verdiği bir mülakatta film boyunca iktidara karşı sesini yükselten her sıradan insanın 1930’ların Amerikan gangster filmlerini andıran bir şekilde öldürülmesinin Yunanistan’da konuşma hakkının sadece ayrıcalıklı insanlara ait olduğuna dair bir gönderme olduğunu belirtir ve şöyle der: “Film tarihin belirli bir döneminde belirli bir [ayrıcalıklı] sınıfı ele almış... Yunanistan’da bu türden çok aile vardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra zenginlerle evlendiler, çeyiz olarak adlarını getirdiler. Açık konuşalım, Yunanistan’ın kaderi en fazla 200 ailenin elindedir.”(1) Peşi sıra Metaksas diktatörlüğü, İkinci Dünya Savaşı, Nazi işgali ve iç savaşın yaşandığı 1936-52 arasındaki siyasal karmaşa dönemi Yunanistan siyaseti açısından her daim önemli bir referans kaynağıdır. 2008 yılının sonundan beri kapitalist krizin yarattığı yıkım ve barbarlığa, popüler ifadesiyle ülkeyi bir “sosyal mezbaha” haline getirmeyi hedefleyen AB ve IMF patentli politikalara karşı kararlı bir şekilde direnen Yunanistan işçi sınıfı, Angelopoulos’un “en fazla 200 aile” olarak adlandırdığı burjuva elitini bir kere daha siyasal iflasın eşiğine getirmiş durumda.
Mutasavver, yani hayal edilmiş bir devrimin hemen akabinde, Kalkınma Komitesi’nin işçilere fabrikalarının kamulaştırıldığını duyuran ve onlara bu konuda bilgi veren toplantısındayız. Kürsüdeki genç erkek ve kadının işçilere kamulaştırmanın yararlarından uzun uzadıya bahsettikleri toplantının sonunda bir kadın işçi elini kaldırır ve neredeyse titreyerek kürsüdekilere yeni koşullarda işten çıkarmaların olup olmayacağını ya da ücretlerde bir düşüş yaşanıp yaşanmayacağını sorar. Kadın işçi yalnız da değildir. Aynı fabrikanın işçilerinden biri toplantıya giderken yanındakine “sakın bizi işten atmasınlar” diye sorar endişeyle. İşçilerin “normal” bir devrimci durumda şaşırtıcı sayılması gereken bu kaygı ve tereddüdü gayet makuldür aslında. Zira kamulaştırmayı daha aynı günün sabahında kendilerine bu kararı kısaca tebliğ eden ve ellerine bir broşür tutuşturan komünistlerden öğrenmişlerdir. “Devrim” onların gıyabında gerçekleşmiş olduğundan, onların inisiyatif ve yaratıcılığı temelinde gelişmediğinden işçiler onu ancak kaygıyla, şaşkınlıkla izlemekle yetinirler.
Bu hikaye, ünlü masal anlatıcısı Baal Shem Tov’un yer aldığı bir masalı okumamla ve bu okumayla ilgili gördüğüm bir rüyayla, uzun bir gecenin kalbinde başlar.





