SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi Esnek Ve Güvencesiz Bir İstihdam Biçimi Olarak Ücretli Öğretmenlik - Yasemin Alataş

Esnek Ve Güvencesiz Bir İstihdam Biçimi Olarak Ücretli Öğretmenlik - Yasemin Alataş

e-Posta Yazdır PDF

Geçtiğimiz haftalarda “doktoralı işsiz olmak istemiyoruz” sloganı ve iş güvencesi talebiyle yükselen araştırma görevlileri hareketi esnek istihdamı bir kez daha gündeme getirdi. Mesleki hayatlarına başladıklarını düşünen asistanlar birden bire “burslu öğrenci” olduklarını ve eğitimleri sona erdiği anda işlerini (“burslarını”) kaybedeceklerini öğrendiler ve direnişe geçtiler. Henüz iş güvencesi taleplerini elde edememiş olsalar da, şimdiden kısmi kazanımlar elde etmiş ve YÖK ile üniversite rektörlüklerini birbirine düşürmüş olan asistanların güvencesizliğe karşı mücadeleleri bugün son derece önemli bir deneyim teşkil etmektedir. Fakat bu esnek istihdam biçimleri yalnızca üniversitelerde değil, eğitimin her alanında kendini göstermektedir, ve bu türden örgütlü direnişlere yakıcı bir ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yazıda, bu istihdam biçimlerinden biri olan ve her türlü iş güvencesinden ve sosyal haktan mahrum bırakılan “ücretli öğretmenlik” üzerinde durulacaktır. Sömürünün işleyiş mekanizmalarını berrak biçimde gözler önüne sermek üzere teknik açıklamalara yer yer ağırlık vermeyi gerekli gördük.

Bugün Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde çalışan dört farklı statüde öğretmen bulunmaktadır:

1-  Kadrolu memurlar

2- Sözleşmeli personel

3- Vekil öğretmenler

4- Ücretli öğretmenler

Bu piramidin en altında ücretli öğretmenler yer almakta ve M.E.B. bünyesinde halen yüz bini aşkın ücretli öğretmen çalıştırılmaktadır.

Ücretli öğretmenleri ilgilendiren tanım 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 89. maddesinde bulunmaktadır: “……..ücretle okutulacak ders saatlerinin sayısı, ders görevi alacakların nitelikleri ve diğer hususlar Bakanlığın teklifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile tespit olunur.” Bir başka deyişle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 89.maddesi ücretli öğretmenlerin çalışma ve ücret hakkını düzenleme yetkisini Bakanlar Kurulu’na devretmiştir.

Ücretli öğretmenlerin anayasa ve uluslararası sözleşmelerde tanımlanan ve ancak yasayla düzenlenebilecek istihdam biçimleri esas alınarak çalıştırılmaları gerekirken, istihdam biçimleri Bakanlar Kurulu kararı ve genelgeyle belirlenmiştir. Bu durum hak ve yetkiler açısından temel hukuki kriterlere uygun değildir.

Ücretli öğretmen MEB’na bağlı okullarda girdiği ders saati üzerinden ücret alarak çalışan öğretmendir. Kadrolu ve sözleşmeli öğretmen atamalarından sonra atanamayan öğretmenlerin, İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine başvuru yaparak kaymakamlık onayının da alınması ile ancak açık kontenjan varsa görevlendirilmesi yapılır. Ücretleri ise İl Özel İdare Bütçesi’nden karşılanmaktadır.

Ücretli öğretmenler girdikleri ders saati başına 5.60 TL ücret almaktadır. Bazı branş öğretmenlerinin ders saati sayısı da düşük olduğu için ayda ancak 400-600 TL arası ücret alabilmektedirler. Bakanlığın belirlediği asgari ücretin 666 TL, Türk-İş’in yaptığı araştırmaya göre Ocak ayı itibariyle açlık sınırının 735 TL, yoksulluk sınırının ise 2 bin 395 TL olduğu bir ülkede öğretmenlerin böylesi ücretlerle çalıştırılması ancak çok azgın bir sömürünün göstergesidir. Yeni mezun olan bu genç insanlar, yaşamlarını ve hayallerini sürekli ertelemek zorunda kalmaktadırlar. Birçoğu ancak ailesinin yanında ikamet ederek yaşamlarını sürdürebilmektedir. Haftada 25 saat derse giren bir ücretli öğretmen, ancak 560 TL aylık kazanca sahiptir. Bir kadrolu öğretmenin maaşıyla karşılaştırıldığında bir kadrolu öğretmene karşılık üç ücretli öğretmen çalıştırılmaktadır.

Bu noktada çalışma alanında gelişen çatışma, sınıf mücadelesinin dinamikleriyle belirlenememekte ve işçi sınıfının müdahalesiyle biçimlenmemektedir. Aksine esnek, sigortasız ve güvencesiz istihdam biçimlerini dayatılması ve işçi sınıfının bölünmesiyle süreç yine burjuvazinin lehine gelişmektedir. Şöyle ki, eğitim emekçileri kendi statüleri içinde diğerlerinden yalıtılıp, yalnızlaştırılmakta ve birbirileriyle rekabete zorlanmaktadır. Kadrolu memurların birçoğu sözleşmeli ve ücretli öğretmenleri, ücretlerin düşmesine ve hak kayıplarının artmasına neden olan çalışanlar olarak algılamakta ve kendilerine rakip görmektedir. Ücretli öğretmenler içinse, kadrolu ve sözleşmeli öğretmenler işlerini ellerinden alan kişilerdir. Çünkü ücretli öğretmen, çalıştığı kuruma sözleşmeli ya da kadrolu öğretmen atandığı durumda okuldan ayrılmak zorunda kaldığı için işsizliğe mahkum edilmektedir. Eğitim emekçileri birbirilerini sınıf dayanışmasını birlikte örgütleyecekleri çalışma arkadaşları olarak değil, kıyasıya rekabete zorlandıkları çalışanlar olarak görmektedirler. Zaten neoliberal politikaların dayatılmasıyla performansa dayalı ücretlendirme biçimlerinin yasayla düzenlenmeye çalışılması –bu uygulama sendikaların muhalefetiyle şimdilik askıya alınmış görünmektedir– devletin kamu sektörüne ilişkin amacının alanı olabildiğince piyasalaştırmak ve rekabete açmak olduğunu göstermektedir. Bütün bu rekabetin bir başka göstergesi de yeni mezunlara dayatılan KPSS sınavları –ki bu alan özel dershaneler için oldukça kârlı bir alan haline gelmiştir– ile kadrolu öğretmenler için önerilen uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik gibi sınavlardır. Bütün bunlarla birlikte sektörün rekabete açılmasının eğitimde niteliksel bir sıçramaya yol açtığına ilişkin hiçbir akademik veri yoktur. MEB bünyesindeki okullarda birebir aynı işi yaptığı halde altı ayrı ücretlendirme politikasına tâbi çalışanlar vardır. Bu durum uygulamada çok boyutlu eşitsizliklerin yaşanmasına neden olmaktadır.

 

 

 

Uluslararası çalışma hukukuna ilişkin sözleşmelerde ve T.C. Anayasası’nda (Madde 60: Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatını kurar.) yazmaktadır. Evet bir teşkilat vardır ve aşağıdaki gibi işlemektedir :

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, ücretli öğretmenlerin sigortalarının SSK’ya yatmasına rağmen ne memur ne de işçi statüsünde gözükmektedirler. SSK’ya ödenen sigorta primleri günlük 5.60 TL üzerinden yatırılmaktadır. Sigorta yasa gereği günde sekiz saat üzerinden ödenmelidir, ancak ücretli öğretmen günde en fazla 6 ders saatine girebildiği için çalıştığı beş gün yaklaşık 3,5-4 gün olarak hesaplanır. Bir ücretli öğretmenin aylık kazancı bakanlığın asgari ücret olarak tespit ettiği 666 TL üzerindeyse ancak bu koşullarda aldığı ücret otuz güne bölünür ve sigorta primi 22.20 TL üzerinden ödenir. Ancak ücretli derse giren bir öğretmen girdiği ders saati başına 5.60 TL aldığı ve ortalama 24 saat derse girdiği için aylık kazancı nadiren 666 TL’yi bulmaktadır. Dolayısıyla ücretli bir öğretmenin aylık kazancının 440-600 TL arasında değiştiği göz önüne alındığında sigorta primi de otuz gün üzerinden yatırılmamış oluyor. Öte yandan ücretli öğretmenlerin sigortalarının yalnızca çalıştıkları günler için ödendiği, resmi tatil, ara tatil, hafta sonu tatili gibi günlerde de primleri yatırılmadığı için ayda en fazla 18 gün sigortalı olarak görünmektedirler. Çok kısa bir süre öncesine kadar ücretli bir öğretmenin sağlık karnesine kavuşabilmesi için 90 günlük iş günü primini tamamlamış olması gerekiyordu. Bu 90 günlük süre 5 aya karşılık gelmektedir. Bu süre içinde ücretli öğretmen hiçbir sağlık güvencesine sahip olmadığı gibi, MEB çalışanı olarak gözüktüğünden ailesinin sosyal güvenlik haklarından da yararlanamamaktadır. Burdur’da anaokulu öğretmeni olan Sevim BAKIR hastalandığı halde doksan işgününü doldurmadığı için okulundan sevk alamadı ve hastaneye gidemedi. Sağlık hizmetlerinin hızla piyasalaştırıldığı ve antibiyotik şirketlerinin pazarda kapıştığı Türkiye’de zatürreden tedavi olamadığı için öldü!

Sözkonusu mevzuatın değiştirilebilmesi için bir öğretmenin ölmesi gerekti. Bu sermaye sınıfının insana biçtiği değerin göstergesidir. Bu olaydan sonra ilgili mevzuat değiştirildi ve ücretli öğretmenlerin sağlık karnesi alarak sosyal güvencelerinden yararlanmaları için önceden 90 gün olarak belirlenmiş olan prim gün sayısı aşağı çekilerek 30 güne indirildi. Ancak böyle bir düzenlemeyle bile haftalık ders saati sayısı az olan branş öğretmenlerinin aylık sigortasının yatırıldığı gün sayısı ortalama 10-12 güne kadar düşebildiği için sağlık karnesine hak kazanmak için üç ay beklemek zorunda kalan çok sayıda ücretli öğretmen bulunmaktadır.

Mili Eğitim Müdürlükleri bünyesinde çalışan eleman sayısının yetersiz olmasıyla birlikte bu uygulamalarda yol gösterecek açık ve kesin bilgiler de yoktur. Bu durumda okuldan okula, ilçeden ilçeye ve kentten kente değişen farklı uygulamalar gündeme gelmektedir. İşveren konumundaki devletin maliyet hesaplarını gözönüne alarak törpülediği –eğitim gibi kamusal bir hizmet alanında gözönüne alınması gereken, sosyal devlet ilkesi gereği toplumun talepleri ve ihtiyaçları olmalıdır– sigorta primleri bile zamanında yatırılmamaktadır. Bu durumda ücretli bir öğretmen adaletsizliği zamanında tespit edebilse ve ödemelerin eksiksiz yapılması için yetkili mercilere başvuruda bulunmuş olsa bile işlemler uzun sürmekte ve bu üç aylık bekleme süresi de uzadıkça uzamaktadır.

İktidarlar sosyal güvenliği sağlayacak tedbirleri almayı bir kenara bırakalım, sermayenin talepleri doğrultusunda şimdiye kadar emekçilerin mücadeleleriyle kazanılmış tüm sosyal güvenlik haklarını da Genel Sağlık Sigortası Yasası’nı bütün topluma dayatarak tasfiye etmeye çalışmaktadır.

Bütün bu uygulamalar 2001 krizinin patlak vermesinden sonra, IMF ile imzalanan standby anlaşmalarının imzalanmasıyla hız kazanmıştır. Küresel kapitalizmin istihdam biçimi iş güvencesiz, esnek ve sigortasız çalıştırmadır. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması temel devlet politikası haline gelmiştir. MEB bünyesindeki önemli düzenleme ve anlaşmaların çoğunun temelleri daha önceki iktidarlar zamanında atılmıştır. Tüm bu göstergeler, devletin sınıfsal karakterini açığa çıkarır.

AKP hükümeti ise burjuvazinin direktifleri doğrultusunda kamu hizmetlerinin piyasaya açılması politikalarını en iyi ve hızlı gerçekleştirebilecek partidir. Bu doğrultudaki bütün kararlar egemen sınıflar arasındaki diğer politik saflaşmalara rağmen tam bir mutabakat sağlanarak alınmakta ve yürürlüğe sokulmaktadır. AKP hükümetinin işlevi, sermayenin neoliberal politikaları uygulayabilmesi için gerekli hukuksal ve yasal dayanakları sağlamaktır: İş güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, sigortalı çalışanlar için prim gün sayısının artırılması, sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, SSGS yasasının geçirilmesi, kıdem tazminatı ödemelerini tasfiye etmek için yasal düzenlemeler yapılması, bunların hepsi burjuvaziye neoliberal bir cennet yaratmak ve Türkiye’nin kapitalist küreselleşmeye entegrasyonunu hızlandırmak için uygulamaya sokulmaktadır.

 

 

Öte yandan AKP hükümeti, yedek işsiz ordusunu çoğaltarak, düşük ücret politikaları ve işsizlik korkusuyla emekçileri burjuvazinin istediği biçimde sendikasızlaştırarak ya da varolan sendikaları işlevsizleştirerek ve örgütlenmeyi kısıtlayan, giderek de imkansızlaştıran yasal engellemeleri yürürlüğe koyarak sermaye sınıfının egemenliğini sağlamlaştırmaktadır. Tüm bu göstergeler de merkeze karşı çevrenin sözcüsü olduğu iddia edilen sivil ve demokrat (!) AKP iktidarının sınıfsal dayanaklarını açığa çıkarır.

Ücretli öğretmenler, her durumda işsizlik kaygısı taşımaktadır ve her geçen gün yeni eğitim fakültesi mezunları bu yedek işsizler ordusuna katılmaktadır. Düşük ücret politikalarının da bu arkadaşlar üzerinden uygulandığına baktığımızda yukarıda sözünü ettiğimiz sürecin eğitim sektöründeki karşılığına geliriz. Ücretli öğretmenlerin mesleklerini sürdürebilmeleri, okul yöneticilerinin ve Milli Eğitim yetkililerinin özel yargılarına bağlıdır ve her türlü örgütlenme hakkından yoksun bırakılmışlardır. Bu durum eğitim yaşamının gündelik pratiğinde çok ciddi eşitsizliklere ve mağduriyetlere neden olmaktadır. Şöyle ki, kadrolu öğretmenlere tanınan bazı haklar ücretli öğretmenleri kapsamamaktadır.

Ücretli öğretmenlerin görev tanımı yalnızca derse girme zorunluluğu ile sınırlandırılmıştır. Ancak uygulamada bu kapsamın dışındaki bütün görevleri, karşılığında hiçbir ücret almadan yerine getirmek zorundadırlar:

1 ) Ücretli öğretmenlere sınıf öğretmenliği ve eğitsel kulüp çalışmalarına katılmak gibi görevler verilemez. Çünkü kadrolu öğretmenlere bu görevler için ek ders ücreti ödendiği halde, ücretli öğretmenler böyle bir haktan yararlanamazlar.

2 )  Ücretli öğretmenler, okul içi ve okul dışı bütün nöbet görevlerinden muaftırlar. Ancak, uygulamada haftada 3 güne kadar nöbet tutmaya zorlanabilmektedirler.

3 )  Ücretli öğretmenler belirli gün ve haftalarda görev almamalıdırlar.

4 ) Kadrolu öğretmenlere resmi bayram törenlerine katıldıkları için –bu tarihler hafta sonu tatiline denk gelse bile– ücret tahsis edilmiştir. Ücretli öğretmenlerin böyle bir hakları yoktur. Kaldı ki, ücretli çalışanlar 657’ye tâbi devlet memuru statüsünde olmadıkları için bu tür törenlere katılma zorunlulukları da yoktur. Ne var ki, uygulamada bu tür törenlerdeki görevler ücretli öğretmenlere yüklenmekte ve karşılığında hiç bir ücret ödenmemektedir.

5 ) Her ne şekilde olursa olsun ücretli öğretmenlere kantin ya da okul kooperatifi görevi verilemez. Çünkü resmi anlamda okulun öğretmeni sayılmadıkları için okul yönetimi karşısında muhatap bulamaz.

Bu yazıda ücretli öğretmenlerin durumu ancak temel başlıklarla ele alınmıştır. Bu konu diğer istihdam biçimleriyle çalışan eğitim emekçileriyle birlikte –kadrolu, sözleşmeli ya da vekil– çok daha kapsamlı yazıların konusu olabilir. Ayrıca belirtmek gerekir ki ücretli öğretmenlik konusunda nasıl bir direniş örgütleyeceğimize ilişkin değinmeler bu yazının kapsamı dışında bırakılmıştır. Kaldı ki, amacımız sorunun gerçek mağdurlarına bir yol haritası çizmek de değildir. Kamu emekçilerinin en fazla sömürüye maruz kalan bu kesiminin kendi dilini oluşturarak, yeni mücadele biçimleri ve farklı örgütsel formlarla kendi geleceklerini belirleme potansiyeli vardır. İstanbul, İzmir, Bursa gibi büyük kentlerde henüz çok cılız da olsa İş güvencesiz Eğitimciler Komisyonları kurulmaya ve örgütlenmeye başlamıştır. Sermayenin tüm saldırılarına karşı sınıf olarak gücümüzün farkındayız ve yabancılaşmış yaşamlar içindeki yalıtılmışlığımızı aşarak sınıf dayanışmasını örgütleme iradesi taşıdığımıza ve taleplerimizi ortaklaştırabileceğimize inanıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, dolandığımız zincirlerden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yok ama kazanacağımız koskocaman bir dünya var.

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG