SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi DSD’nin Krizi ve Kamu Emekçileri Hareketi - Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

DSD’nin Krizi ve Kamu Emekçileri Hareketi - Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

e-Posta Yazdır PDF

1. Eğitim-Sen ve KESK genel kurula giderken, ÖDP’lilerin içinde örgütlü bulunduğu Devrimci Sendikal Dayanışma (DSD) ciddi bir krizle karşı karşıya. Eğitim-Sen şube genel kurulları sırasında toplam 7 şubede iki farklı DSD listesinin ortaya çıkması uzun zamandan beri süren gerilimi pekiştirmiş ve böylece fiili bir bölünme aşamasına gelinmiştir.

2. DSD ilişkilerindeki yaşanan bu kriz, ÖDP’de bağımsız adaylık meselesi üzerinden billurlaşan gerilimle elbette bir paralellik arz etmektedir. Çok açık biçimde, bunlar, karşılıklı olarak birbirini besleyen süreçlerdir. 6/7 Ekim 2007 ÖDP Olağanüstü Konferansında şekillenen ittifaklar büyük oranda DSD’de yaşanan saflaşmanın bir tezahürü olarak okunmalıdır. Aynı şekilde parti içinde kongre sonrası hasıl olan güç ilişkileri de şube genel kurullarında yaşanan süreçlere yansımıştır.

 

3. Bu krizler arasındaki mütekabiliyet ilişkisinin asıl ortaya çıktığı nokta sorunları saptama ve başvurulan çözüm yollarına ilişkindir. Her iki durumda da, esasında gayet yapısal olan sorunlar kişiselleştirilerek gerilimin müsebbibi olarak birkaç kişi gösterilmekte, ardından da saflaşmayı gerekçelendirmek üzere siyasal argümanlar üretilmekte. Dolayısıyla krizi çözmek için de söz konusu şahısların saf dışı bırakılmasının yeterli olacağı ileri sürülmekte. Ki birkaç ismin yaşanan sorunlardan, tıkanmalardan sorumlu addedilip açığa alınması DSD içinde hayli alışıldık bir uygulamadır. Fakat ÖDP hakkında Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisi sayfalarında defalarca belirtildiği gibi, DSD ilişkilerinde yaşanan da tam anlamıyla siyasal-örgütsel bir krizdir. Meselenin şu anki noktaya varması hem gayri siyasilikten hem de gayri demokratik bir örgütsel işleyişten kaynaklanmakta.

4. Bugün DSD’lilerin, sendikal alana, sınıf mücadelesine dair hangi ayırt edici tutumlar etrafında bir arada bulunduğunu izah etmek zor. Bu elbette ÖDP’nin de bir sorunudur. DSD içinde saflaşmış bulunan cenahların ise hangi farklı inşa perspektifleri, sınıf hareketine yönelik hangi farklı müdahale biçimleri üzerinden karşı karşıya geldiklerini açıklamaya girişmekse açıkça hayalgücü gerektiren bir çabadır. Saflaşmaya ilişkin birebir ilişkilerdeki konuşmalar ve e-gruplarda yaşanan atışmalar dışında tarafların kendi bakış açılarını –beylik sözlerle ve olabildiğince muğlak biçimde– ortaya koydukları metinlerin ancak Eğitim-Sen Genel Kurulu’na birkaç hafta kala yayınlanması bu meselenin bir siyasal muhtevadan yoksun oluşunu –ve de bir hayalgücü eksikliğini!– göstermektedir. Fakat bu, aynı zamanda, derdini kendi dışındakilere anlatma gibi bir kaygının olmayışının da bir göstergesi olarak okunabilir.
Bu apolitikliğin bir diğer tezahürünü de şube genel kurullarındaki ayrışmalarda ve ittifaklarda görmek mümkün. Aday ve delege listelerinin belirli siyasal ve sendikal yönelimler ekseninde merkezi düzeyde mutabık kalınan çevrelerle yapılan ittifaklar sonucu değil, her şubenin kendine özgü güç dengeleri üzerinden şekillenmesi, hedeflenenin belirli –veya belirsiz– bir hattı hayata geçirmek değil, yönetimde ve üst kurul delegasyonunda daha fazla yer almak olduğunu açık seçik göstermektedir. Dolayısıyla bugün DSD’yi bölme noktasına getiren taraflar, Eğitim-Sen ve KESK yönetimlerinde mevcut olan güç dengelerindeki konumlarını kaybetmemek üzere uzlaşırsa kimse şaşırmamalı; bu apolitikliğin doğal bir sonucu olacaktır.

5. DSD içinde cereyan eden saflaşma, süreç içinde oluşmuş kastların tuttukları mevzileri yitirmeme kaygısının ve yenilerini elde etme arzusunun bir ürünüdür. Karşı karşıya bulunduğumuz sorun, devrimci marksistlerin hayli aşina olduğu, sosyalist mücadeleler ve işçi hareketleri tarihinin sayısız kez tanıklık ettiği ve her daim örgütlü siyaseti tehdit eden kadim bürokratikleşme sorunudur. Sınıf hareketinin geri çekilme dönemleri parti/sendika bürokrasilerinin ortaya çıkması için en elverişli koşulların oluştuğu zamanlardır. Bu hareketsiz-bereketsiz dönemlerde sendika yaşamını canlı tutmak, inanç ve moral yitimine izin vermemek, kadro eğitimi faaliyetlerini güçlendirmek ve en önemlisi, karar alma süreçlerine tüm üyelerin katılımı ve tabanın yönetimleri denetlemesi ilkesinden ödün vermemek, bürokratikleşmenin panzehiridir. Yoksa yüksek mercilerin saptadığı “doğru hattan” sapmamak üzere dar grup toplantılarıyla alınan kararların meclislere “yedirilmesi”nin bürokratikleşme kangrenini ilerletmekten başka bir sonucu olmaz, olmadı da. Fakat karar alma süreçlerinde meclislerde demokratik tartışmaların gerçekleşebilmesi bilginin de demokratik paylaşımını gerektirir ki, mevcut yapının karanlık koridorları böylesi bir şeffaflığa izin vermemektedir.

6. DSD’de Türkiye Eğitimciler Yürütmesi’ne hakim olan klik tarafından demokratik işleyişin askıya alınmasının hesabını sormak ve buna karşı yaptırım uygulamak elzemdir. Ancak öncelikle şu unutulmamalıdır ki bu usulsüzlükler ne DSD’de kürsüyü basmayla ne de ÖDP’de bağımsız adaylığın dayatılmasıyla başlamıştır. Kimse masum değildir!  Kendi cenahından geldiği takdirde hukuksuzlukları görmezden gelen, hatta idrak bile edemeyenler de bir o kadar sorumludur. Fakat esas sorun yaratılan yapıların organik bir işleyişe kavuşturulamamasından, hukukun çiğnenmesine elverişli zeminlerin yaratılmasından kaynaklanmaktadır.

7. DSD’nin ÖDP üyeleriyle sınırlı kalmama, daha geniş bir kesimi bünyesine dahil etme yönündeki kapsayıcılık iddiası iflas etmiştir. Mevcut yapı içindeki nüfuz edilmesi zor ilişkiler ağı, bireysel katılıma izin verse bile, bireysel iradenin karar mekanizmalarına yansımasını engellediği ortadadır. Ayrıca bugün DSD’nin Eğitim-Sen yönetiminde kastlaşmış olan ekibi tarafından sendika organlarındaki rotasyon mekanizması tahrip edilmeye çalışılırken ve –haklı olarak– diğer kanat buna karşı sesini yükseltirken, rotasyonun DSD içinde işletilmemesi, bu yapının bir cazibe merkezi olamaması bir yana, herhangi bir inandırıcılık iddiasında bile bulunamayacağını göstermektedir.

8. DSD kendi kendini tasfiye etme sürecindeki son adımlarını atmaktadır. Elbette Eğitim-Sen ve KESK kongrelerinde neler yaşanacağını şimdiden öngörmek mümkün değil. Fakat son anda DSD dışından gelecek bir tazyikle iki kanadın öpüşüp barışması, belki bir dönem daha sendikadaki konumların muhafaza edilmesini sağlayabilir, ancak bu DSD’nin derin krizine merhem olmayacaktır. Bugün emekçi sınıflar SSGSS gibi neoliberalizmin en sert saldırılarından biriyle karşı karşıyayken, 2007’den beri yaşanmakta olan irili ufaklı grevler ve direnişlerle işçi hareketinde bir kıpırdanma gözlemleniyorken, Türkiye’de sınıf mücadelesinin en önemli öznelerinden biri olan Eğitim-Sen hızla kan kaybediyorken, ÖDP’li kamu emekçilerinin DSD sürecinin nereye varacağını beklemek gibi bir lüksü yoktur. Acilen yapılması gereken, somut bir çalışma programı ekseninde işyerlerinde en geniş birlikteliğin sağlanarak bu programın hayata geçirilmesi için kolları sıvamaktır.
Böylesi bir programın temel yaklaşımı işyeri örgütlenmelerini güçlendirmeye dönük olmalıdır Kendi örgütlü bulunduğumuz alan, yani üniversiteler üzerinden somutlaştırmaya çalışırsak, parçalı istihdam biçimlerinin sınıfın örgütsel birlikteliği önünde teşkil ettiği engelleri aşmak üzere, bir ortak örgütlenme perspektifiyle aynı işyerlerinde farklı statülerde (sözleşmeli, taşerona bağlı) çalışanları sendikal sürece dahil etmek, onların meselelerine müdahil olmak başlıca görevlerimizden biri olmalı. Yetkili olunan üniversitelerde Kurum İdari Kurullarında taşerona bağlı çalışanların sorunlarının gündeme getirilmesi bunun bir parçası olabilir. Okullarda velilerle, üniversitelerde öğrencilerle organik ilişkiler geliştirilmesi hedeflenmelidir (Genç-Sen bu açıdan önemli bir muhataptır). Giderek çoğalan vakıf üniversitelerinde çalışanları örgütlemeye dönük (fahri üyelik gibi) araçlar geliştirerek, bu işyerlerinde istihdam edilenlerin gözünde sendikal örgütlülüğe meşruiyet kazandırılmalı. Güçlü olunan üniversitelerde Kurum İdari Kurullarını toplusözleşmeye dönüştürmeye yönelik uğraş vermek sendikayı yasal düzenlemelerin cenderesinden kurtarmanın bir adımı olabilir. Sendikalar tarafından düzenlenen merkezi eğitimlerin yanı sıra birimlerde düzenli olarak yapılacak eğitim çalışmaları işyerlerinde sınıf bilincini geliştirmenin önemli bir aracı olacaktır.
Bugün sendikalarımızdaki her türden bürokratikleşmeyi önlemenin tek yolu işyeri örgütlülüklerinin güçlendirilip, seferber edilmesinden geçer.
 
Aksine bir yönelişte ısrar edilmesi KESK’te cisimleşen kamu çalışanları hareketinin giderek etkisizleşmesine, cılızlaşmasına yol açacak; yarattığı mücadele geleneğiyle sınıf hareketinin yeniden ayağa kalkışının en önemli bileşenlerinden birisi olabilecek bu hareketi yokoluşa sürükleyecektir. İhtiyacımız olan yeni bir siyasal ve sendikal sözleşmedir, günü kurtaran, krizi süreklileştiren sahte uzlaşılar değil. Karşı karşıya bulunduğumuz sorunun gerçek muhtevası budur ve bu muhtevaya uygun devrimci bir anlayışla yaklaşılmalı ve yüzleşilmelidir.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol


Yeniyol sayı 29, Bahar 2008.

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG