Kimsenin 1 Mayısları bir bayram havasında kutlama lüksünün olmadığı bir dönemdeyiz. Dünya ve memleket, krizle sallanıyor. İşçilerin en düşük ücretli, en güvencesiz, en yaralanabilir kesimleri, krizden en çok nasibini alanlar… Bu kesimler genellikle sendikasız da çalıştıkları için, sendikaların ilgi alanına da girmeyi başaramamakta. Bu ve benzeri nedenlerle, sendikaların henüz krizin basıncını tüm yakıcılığı ile hissettiğini, buna uygun bir gündem ve mücadele programı oluşturduğunu ileri sürmek mümkün gözükmemekte. Taksim, bunun en açık örneği bir yandan. Son dönemin en kitlesel buluşmaları olan “Krizin Bedelini Zenginler Ödesin” temalı Ankara ve Kadıköy mitingleri de 1 Mayıs kesintisine uğramış durumda.
Sendikaların ve genel olarak Türkiye solunun 1 Mayıs’ı kendinden menkul bir gün olarak Taksim’de kutlama talepleri, ne yazık ki krize yönelik mücadele talepleri ile birleştirilemedi. Böyle yakıcı bir dönemde, talebin sembolik anlamı bir yana, sadece “Taksim talebi” etrafında sendikaların bir kısmının solla bir araya gelmesinin ve “Taksim zaferi”nin yarattığı rehavetin, işçi sınıfını kriz karşısında daha da zayıflattığını görmek gerekmekte.
1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması, işçilerin, daha da genel olarak “kenar mahallelerin” Taksim’e çıkması, 50 yılı bulan bir mücadelenin ürünü. 2007’de, 1 Mayıs 1977’nin otuzuncu yılında Taksim’e yine “makul sayıda” bir kitle çıkmayı başarmıştı. Ama o zaman bu sayıyı makul yapan, Emniyet’le yapılan pazarlık değil, herkesin eşit koşullardaki arayışı olmuştu. DİSK ve KESK’in “makul sayıda” anlaşmaları, bu 1 Mayıs’ta, ana korteje katılmak üzere harekete geçen “makul olmayan”, “radikal” kalabalığın ara sokaklarda şiddete uğraması ile sonuçlandı. Elbette, bu şiddetten pazarlığı yapanlar sorumlu değil, bizzat devlet sorumlu, ama Taksim’e çıkışın “makul sendikacılarla”, “makul olmayan” sosyalistler arasında bir ayrım varmış gibi gösterilmesi de, pazarlığı yapanlar tarafından öngörülemeyen bir sonuç olmasa gerek.
Taksim, sembolik bir zafer olabilir. Ama bu zaferi zafer yapan, devlet ve burjuvazinin Taksim meydanını emekçilere kapatma yolundaki inadıdır. Gelecek sene, Hak-İş ve AKP, “Kürt halkının bahar bayramını” devlet erkânı ile ateş üzerinden atlayarak kutladığı gibi, bu sefer de “işçi sınıfının bahar bayramını” Taksim’de kol kola kutlarsa, buna da şaşmamak gerekir. İşte o zaman, bu “sembolik” zaferin politik anlamı üzerine düşünmek için elimizde daha çok malzeme olur.
Arkası düşünülmemiş bir Taksim adımı, sendikaların Taksim talebini anlamsızlaştırmamakta. Ancak, bu talebin gerçekleşmesinin anlamını ortadan kaldırma tehdidini taşımakta. Diğer yandan, krize karşı yapılan mitinglerdeki katılım ile karşılaştırıldığında, sendikaların iki ay boyunca bütün gündemlerini bırakıp uğraştıkları bu mitinge, ne Kadıköy’de ne de Taksim’de ve Kızılay’da kendi işçi kitlelerini dahi getiremedikleri de gözden kaçırılmamalı. Her iki olayda da inisiyatif sendikalarda olduğuna göre, bu konu değerlendirme dışıdır, diyenler olabilir. Fakat “sendikacıların” 1 Mayıs’ta Taksim için ikna, lobi ve değerlendirme faaliyetlerine ayırdıkları zamanı, işçileri 1 Mayıs’ta Taksim’e taşımak için ayıracakları zamandan feda ettikleri de göz ardı edilemez. Aynı nedenle, bu taleplerini işçi sınıfının en azından örgütlü kesiminin talebi haline getirdikleri de söylenemez.
Taksim, önemli ve siyasal bir talep olabilir. Siyasallaşmaktan çok uzak bir işçi sınıfı hareketinden bahisle, sendikaların ve siyasi örgütlerin bu harekete kuyrukçuluk yapması da beklenmez. Ama Taksim talebi ne yazık ki, işçi hareketini siyasallaştıracak başka ve yakıcı taleplerle birlikte değil, kendinden menkul biçimde, bir adım sonrası düşünülmeden öne sürülmüştür ve yine ne yazık ki, gelecek senelere bırakılmış bir “zafer” olup olmadığı da ancak gelecek senelerde görülecektir.
“Krize karşı finansal merkezin merkezine” bir yürüyüş olarak kurgulanacak bir 1 Mayıs, gelecek sene de gündemimiz olmayı sürdürecek. Ama maalesef daha çok işsiz, daha çok yoksul ve daha az sendikalı işçi ile…













