SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi SENDİKALAR YAKILSA KÜLLERİNDEN DOĞAR MI? - Ecehan Balta

SENDİKALAR YAKILSA KÜLLERİNDEN DOĞAR MI? - Ecehan Balta

e-Posta Yazdır PDF

“Dünyanın dört bir yanında çağdaş sendikal örgütlenmelerin gelişiminde ya da daha doğru bir ifadeyle yaşadıkları yozlaşmada ortak bir özellik bulunuyor: Devlet iktidarına yakınlaşıyor ve onunla birlikte büyüyorlar. Bu süreç tarafsız, sosyal demokrat, komünist ve ‘anarşist’ bütün sendikalara damgasını eşit bir biçimde vurmaktadır. Tek başına bu gerçek bile, bu birlikte büyüme” eğiliminin şu ya da bu doktrinden değil, bütün sendikalar için ortak olan toplumsal koşullardan kaynaklandığını göstermektedir.”
Lev Troçki
-I- 
Bir süredir, Türkiye’de “sendikaları niçin yıkmalıyız?”, “bize yeni bir sendika lazım” sesleri daha fazla duyulmaya başlandı. Türkiye işçi sınıfı açısından bir kazanım olup olmadığı henüz tam olarak belirginleşmiş olmamakla birlikte, bu yıl Taksim’e çıkmayı çeşitli sorunlarıyla beraber de olsa başarabilen DİSK ve KESK belki bu tartışmanın kısmen ve geçici olarak dışında tutulabilir bu çağrıyı yapan yazarlar/ aktivistler / siyasi partiler tarafından. Ama, uzun zamandır, kendi suretinde bir sendikal hareket yaratmak isteyen bu kesimler, sendikal hareketin reformist, bürokratik “doğasına” atfen, bu sendikaları yıkmak gerektiği fikrinde hemfikirler.


Troçki, sendikaların “doğası” konusunda çok daha ileri gidiyor, Yazın Yayıncılık tarafından Mayıs 2009’da basılmış olan “Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar” kitabında… O, epigrafta da alıntıladığımız gibi, sendikaların o “Altın Çağ” denilen 1930’lu yıllardan itibaren devlet iktidarı ile birlikte büyüdüğünü, ve bunun geçici, bir ülkeye özgü değil, tarihsel ve yapısal bir unsur haline dönüştüğünü ifade ediyor. Böylelikle Marx’ın Uluslararası İşçi Birliği’nin Birinci Kongresi için kaleme aldığı ve aynı zamanda Troçki’nin kitabının öndeyişi olarak basılan “Sendikalar: Geçmişleri, Bugünleri, Gelecekleri” metninde ileri sürdüğü; sendikaların sermaye ile olan yerel ve acil mücadelelere çok fazla önem verdikleri, kapitalizmin ortadan kalkmasına yönelik potansiyellerinin “henüz” farkına varmadıkları yönündeki tespitine karşı Troçki; sendikaların bu büyük tarihsel misyonu kaybettikleri bir döneme girildiği şeklinde yanıt verir. Serbest rekabet döneminde işçileri sermayeye karşı koruyan sendikalar, tekelci kapitalizm döneminde, kendilerini korumayı seçmişlerdir.

Elbette, sendikaların bu büyük ricadı Troçki tarafından sorgulanmadan sineye çekilen bir unsur değildir. Ricat karşısında, birincisi, sendikaların kapitalist devletten tam ve koşulsuz bağımsızlığı ve ikincisi, buna bağlı olarak sendikal demokrasi alanlarında komünistlerin gerçek bir mücadelesinin zorunlu olduğunu yazar, kitaba da adını veren Ağustos 1940’ta kaleme aldığı ve öldürüldükten hemen sonra yazı masasında bulunan, bitiremediği makalesinde.

Ama her ne olursa olsun, kapitalist sistemde açılmış bir gedik olmasalar bile, devrimciler için işçilerin gerekirse sendikal bürokratik önderliğe karşı birlikte mücadele bilincini kazandığı sendikalardan ayrılmak, ya da bu sendikaların ortadan kaldırılmasını savunmak, ona göre, parlamenter oligarşiyi aratmayan entrikalar, baskılar ve açık sahtekârlıklar sendikaların alameti farikası haline dönüşmüş olsa bile, “sendika bürokrasisinin çürümüş karakterini bir bahane olarak kullanıp, kitleleri kazanmaya yönelik asıl mücadeleyi terk” edemeyiz. Hatta, bu iddia, “devlet bürokrasisinin baskı ve provakasyonlarına karşı devrimci mücadeleyi terk etmeye” benzer. Hatta o kadar benzer ki, Troçki, bu benzerliği sadece tepkisel davranış bakımından ileri sürmez; sendikal bürokrasi ve devlet bürokrasisinin birbirinden farkı olmadığını da ileri sürer. Sendikalara yönelik bu “radikal”, “kökten” eleştirisine rağmen, sendikalarda çalışmanın kitlelere yeni bir adres sunmak ve gelmelerini beklemektense, onların ayağına gitmek, oldukları yerde var olmak bağlamında halen geçerli ve vazgeçilmez bir strateji olduğunu savunur. Bu bakımdan, ne sendikal “aşamanın” üzerinden atlanabilir, ne de komünistler kendi sendikalarını yaratmak gibi bir hayalle yaşayabilir.

-II-
Troçki’ye göre, sendikaların bölünmesi, reformistlerin isteğidir, komünistlerin değil. Eğer bir kişi, diye uyarır Troçki, “bir an için, sendikaların bölünmesinin komünistlerin omuzlarına, reformistlerin politikalarına karşı devrimci politikalar öne sürme görevi tarafından yüklenmiş olduğuna inanacak olursa, bu durumda kendisini yalnızca Fransa ile sınırlandıramaz. Bu kişinin, güç ilişkileri her ne olursa olsun, komünistlerin reformist sendikalardan kopmaları ve aynı zamanda Almanya’da, Britanya’da, ABD’de ve diğer ülkelerde kendi sendikalarını kurmaları gerektiğini savunması gerekir”. Bu bakımdan, bir ülkede sendikaları yıkmayı önerenlere yönelmiş bir milliyetçilik eleştirisi ile de karşı karşıyayız. Sendikal hareketin özellikle geç kapitalizm çağında uluslararası karakter kazanmasının işçi sınıfının çıkarları açısından zorunlu bir durak olduğu konusunda çoğu kuramcı anlaşık. Uluslararası düzeyde örgütlenen sermayeye karşı işçi sınıfı da aynı düzeyde örgütlenmezse “başarı” mümkün değil. Bu gerçeklik, hayata da geçmeye başladı. 20 yıl öncesine göre uluslararası örgütleri ile daha fazla organik ilişki kurmak zorunda kalan bir sendikal hareket söz konusu. Bu ilişkiyi ve onun “enternasyonalist doğasını” göz ardı ederek kurulan herhangi bir tartışma çerçevesi içinde söylenen, örneğin “Türkiye’ye yeni bir sendikal hareket lazım” türünden sözler de, göz ardı ettiği karakterin karşıtını, milliyetçiliği yeniden üretmeye gebe. 

-III-
Sendikalar, varlığını işçi sınıfının yaşam standartlarını aşağı çekerek sürdüren kapitalizmin bu özelliğine karşı iki seçenekle karşı karşıya kalır: Ya kendilerini devrimci örgütlere dönüştürmek ya da sermayenin sömürüsünün ajanları haline gelmek. İlkinin gerçekleşmediği bir tarihsel vakıa. Bunun birincil derecede sorumlusu, elbette “kendi sosyal sorununu tatmin edici bir biçimde çözmüş olan sendikal bürokrasi”. Bu nedenle, sendikal bürokrasiye karşı etkin bir mücadele gerçekleştirmeksizin, sendikaları tarihsel işlevlerini yerine getirmeye zorlamak mümkün değil. Ancak, sendikal bürokrasi eleştirisinin bizi götürdüğü yer, sendikaların ya da bazı sendikaların ilgası, yerine “bizim, yeni ve bu tarihsel koşullar altında kaçınılmaz olarak küçük” sendikamızı kurmak ise, sendikal bürokrasi, bizim için bir mücadele nesnesi değil, bir fikri egzersiz konusu haline gelebilir. Zira, bürokrasiye karşı mücadele, bir avuç teorisyenin tespit ve çözüm önerilerinden ziyade, işçilerin mücadelesi içinde yeşeren bir unsur olacaktır. Yapılan tespitler de buraya işlediği, gündelik hayat içinde doğrulandığı ve işçileri bürokrasiye karşı harekete geçirdiği ölçüde değerlidir. Çünkü sendikal bürokrasi, öyle bildiğiniz cinsten, “ben dedim oldu”, “işyerinde varlığımı sürdürmek için şunlara şunlara razı oldum” türü bir yaklaşım değildir, toplu iş sözleşmesi yetkisi olmayan bir sendikanın ya da konfederasyonun “bürokratçiklerinden” daha fazla bir şeydir; panoptiktir; sermayeyi kızdırmamak onun varlığını devam ettirme koşuludur ve bundan başka da bir amacı yoktur, kendini amaçlaştıran sendikanın “eşit işe eşit ücrete” bile karşı çıktığı görülmüştür. Bu bakımdan “sekter hayaller beslemek uğruna kitle örgütlerine sırt çevirmek suç ise, devrimci kitle hareketinin açıkça gerici ya da kılık değiştirmiş tutucu (‘ilerici’) bürokratik kliklerin denetimine tabi kalmasına pasif olarak katlanmak da ondan aşağı kalmayan bir suçtur”. Ezcümle, sendikaları putlaştırmamak ama gerçekten işçi sınıfının önderliği için mücadeleden de vazgeçmemek… Troçki, görevin bu olduğunu söylüyor.    

(Bu yazının değişik bir versiyonu Mesele dergisinin 30. Sayısında yayımlanmıştı.)

 


 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG