SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi Sendikalar ve Bürokrasi - Ecehan Balta

Sendikalar ve Bürokrasi - Ecehan Balta

e-Posta Yazdır PDF

Bu yazı,  Türkiye’deki sendikal hareketin radikalleşmeden bir bütün olarak son derece uzak olduğu bir iklimde yazılıyor. Elbette sendikal hareketin radikalizasyon sorunu sadece başlıkta belirtilmiş olan konuya özgü değil. Bu sorunun sosyalist hareketin ve işçi hareketinin konumlanışı ile yakın bir ilgisi var. Fakat bu ilişkinin dışsal-olumsal değil, tam tersine içsel-zorunlu1 olduğunu en baştan ifade etmek gerekiyor. Bu nedenle, kimilerince öznel faktör sayılabilecek olan sendikal bürokrasi sorunu aynı zamanda sosyalist ve işçi hareketi için temel bir engel haline de dönüşebiliyor. 
Sendikaların  “ekonomik örgütlenmeler” oldukları tespiti çokça yapılır. Bu tespitin arkasında aynı zamanda sendikaları  “uzmanlık ve kontrol edilemezliğin alanı” olarak “ekonomiye” hapsetmek gibi bir niyet de söz konusudur. Oysa bizim bakış açımıza göre, “saf ekonomik” herhangi bir alan olamayacağı gibi, ekonominin kendisi de bir uzmanlık alanı değil, sınıflar arası güç ilişkileri içinde onlara bağlı olarak dönüşen bir mücadele alanıdır. Sendikalar ise basitçe “işçi sınıfının” ekonomik çıkarlarını artırmaya, bir başka deyişle toplumsal artık üründen işçilerin aldığı payı artırma işlevli, şu haliyle de “eski” örgütlenme formlarıdır. Diğer yandan, kapitalizmin birbirinden ayrıştırdığı ekonomi ve siyasal arasındaki “geçişliliği” göstermek ve yeniden inşa etmek için sendikal formlar hâlâ işlevlerini korumaktadır. İşte sendikal bürokrasi, tarihsel olarak bu geçişliliği kopartan bir rol üstlenmiştir.  

Sendikal mücadele vadesini doldurmuş mudur? Bürokrasi sendikalara içkin bir yapısal özellik midir? Bu hareket ile sosyalistlerin ilişkisi nasıl kurulacaktır? Literatüre şöyle bir göz gezdirildiğinde, sendikal bürokrasiyi bir sorun olarak ortaya koyuyor olmak dahi, sosyalistlerin bu örgütlenme biçimiyle bir tür ilişkilenme içinde olduğunu gösterir. Sendikal mücadelenin vadesini doldurduğunu ileri sürebilmek içinse, işlevini yitirdiğini ileri sürebilmek gerekir ki; işlevleri azalmış olsa bile, bugün bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilmek hâlâ mümkün değildir. Bu noktada, sendikaların işlevlerini gözden geçirmesi gerektiği açık olmakla beraber, deyim yerindeyse “tarihsel misyonlarını” tamamladıkları iddia edilemez.  

Sendikal Kriz mi?

Kapitalizmin çevrimsel krizini aşmak ve azalan kâr hadlerini yükseltmek için uygulamaya koyduğu neoliberal politikaların temel unsurlarından birinin işçi ücretlerini bastırmak olduğunu biliyoruz. Bu planı uygulamaya koymak ise, işçilerin örgütlerini baskı altına almakla mümkündü ve Türkiye’de de 24 Ocak Kararları ile alınan işçi ücretlerini bastırmaya ilişkin önlemler paketi, 1982 Anayasası ile sendikal faaliyetleri bir süreliğine askıya almak, daha sonra da sınırlamak suretiyle uygulama alanına kavuştu. Sendikalar, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük bir bocalama dönemi geçirdiler. Genel olarak Avrupa’da örgütlü işçi sayısında ve grev sayısında büyük bir azalma yaşandı. Ayrıca, örneğin İngiltere’de dayanışma grevleri yasaklandı. “Sosyal” İskandinav ülkelerinde bile işçi hakları bakımından gerilemelerle dolu bir uzun yirmi yılı geride bıraktık. İşsizliğin tüm dünyada daha da artmasıyla çalışma hakkı ellerinden alınmayanlar tele-çalışma, yarım zamanlı çalışma gibi daha esnek çalışma formlarına, daha az sosyal hakka ve daha az ücrete mahkûm edildiler.

Sendikaların büyük bir kısmı bu yeni durumla mücadele için yeni formlar, örgütlenme tarzları, stratejiler geliştirdiler. Örneğin bu dönemde “sosyal diyalog” kavramı ortaya çıktı. Sendikacıların yine bir kısmı, önüne geçilemez buldukları gelişmeleri işçinin en az zararla atlatabilmesi için hükümetlerle ve işverenlerle diyalog sağlamayı merkezi bir pozisyona oturttular. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Türkiye'de de “Ekonomik Sosyal Konsey” benzeri yapılar açığa çıktı. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ASK-ETUC), kendisine verilen bu “danışma” işlevini çok önemsemekte. Oysa fiiliyatta bu işlev, işçilerin temel hak kayıplarına sendikaları ortak etmek dışında hiçbir anlam taşımıyor. Neoliberal, esnek çalışmayı yasalaştıran Avrupa Anayasası’na karşı ASK’nın olumlayıcı tavrı hâlâ hafızalarımızda. Üstelik bu ihanete DİSK’i de ortak ettiğine bizzat tanık olduk. Sonuç olarak işsizlik tehdidi karşısında esnek çalışmaya göz yuman, sisteme borsa aracılığıyla ve fonlarla entegre edilmiş bir sendika yapısı hızla büyümekte.     

Diğer yandan, Topraksızlar Hareketi, işsiz sendikaları, ev kadınlarının ya da gündelikçi kadınların oluşturduğu sendikalar gibi, hem küreselleşme karşıtı harekette etkin rol alan, hem de gerçekten üyelerinin gündelik ekonomik/korporatif çıkarlarını koruma görevini radikal bir üslupla devam ettiren sendikalar da var. Her iki örnekte de sendikalar, işçiler ve işçi hareketi merkezli siyasal hareketler, karşı karşıya oldukları bu yeni duruma yeni bir stratejiyle cevap vermekteler. Oysa genel olarak sendikal hareket, bu tarz bir örgütsel esnekliği göstermenin çok uzağında. 

Örgütsel esneklik sorununun yapısal bir mesele olup olmadığı çokça tartışılır. Sendikalar geleneksel yapılar olarak bu esnekliği göstermeye muktedir midir yoksa işlevlerini tamamlamışlar mıdır ve buna bağlı olarak yeni bir sendikal yapılanmaya mı ihtiyaç bulunmaktadır? Bu sorunun kolay bir yanıtı olmadığı ortada. Yanıt üretmeye çalışanların kafa karışıklığı da açık. Bir yandan yeni sendikaların ortaya çıkmasını neoliberalizmle birlikte iyice açığa çıkan yeni işçi sınıfı katmanlarının varlığına bağlayıp geleneksel sendikal formlar geleneksel işçi sınıfının bir kusuru imişçesine onu dışarıda bırakmaktan muzdarip, diğer yandan yeni işçi sınıfının radikalleşmesini tamamen sendika dışı alanda tarif eden, dolayısıyla da -en azından konjonktürel olarak- yokluğa havale eden fikirlerin havada uçuşmasına tanık olmaktayız. Bir başka deyişle sorularımız şunlar: Yeni sendikal strateji geleneksel işçi sınıfı katmanlarını dışarıda bırakmayı gerektirir mi? Bugün işçi sınıfının radikalleşmesi adına sendikaları dışarıda bırakan bir strateji ne kadar gerçekçidir?   

Örgütsel esneklik sorunu, geleneksel sendikal bürokrasi ve onun temsil ettiği kişilerle mücadele sorunu mudur? Kuşkusuz hayır. Ya da sendikal hareketin veya işçi sınıfının içinde bulunduğu “kriz” bir örgütsel esneklik yokluğuna indirgenebilir mi? Bu sorunun yanıtı daha güçlü bir hayır.       

Panoptik ve Ötesi

Yüksel Akkaya, bu tabloyu Michel Foucault'dan (onun da Bentham'dan alıp siyasallaştırdığı) devraldığı bir kavramla “panoptik sendikacılık” olarak tanımlıyor.  Panoptik sendikacılık “işçilerin ve sendikacıların bizzat kendilerinin de taşıyıcısı oldukları bir iktidar durumunun içine alınmalarını sağlamaktır. Bunu sağlamak için, esas olan sürekli olarak gözetim altında olunduğu düşüncesinin içselleştirilmesidir.” İşçi ve sendika, özdenetim yoluyla dışarıdan bir baskı olmaksızın kendilerini kapitalizmin işleyiş mantığına (verimlilik, iş barışı vs.) uyumlu hale getirmek için çalışırlar. İş süreçlerinin de benzer bir mantıkla örgütlendiği günümüz kapitalizminde, özellikle işsizlik tehdidinin işçiyi ve dolayısıyla da sendikayı “ehlileştiren” ve “sosyal diyaloğa” açık hale getiren bir yönü olduğu açıktır. Sendikal mücadele, aslında bu mücadele açısından çok önemli olabilecek iş hukuku ile ilgili teknik bilgiye indirgenmiş olur ve işte tam bu noktada sendika uzmanları ve sendikal bürokrasi devreye girer. Sendikal bürokrasinin bir kast olarak refleksleri konusunu sonraya bırakıp, panoptik sendikacılık terimine geri dönersek, bu terimin her şeyden önce “sendikal bürokrasi” sorununu bürokratik düşüncenin kaç yıl makam sahibi olunduğu ile sınırlandırılamayacağını ifade etmesi bakımından kullanışlı olduğunu düşünüyorum.

Bürokrasi, kişilerle bağlı olmayan bir yaklaşım ve ilişkiler biçimini ifade eder. Kişisel olmayan ilkelere göre çalışan sistem ve kurallar bütünüdür. Diğer yandan, elbette sendikacılık bir meslek olarak algılanıyor ve ceplerden “sendikacı” titri taşıyan kartvizitler çıkıyorsa, “sendikacının” kendi işsizlik korkusunun da sendikal bürokrasi meselesi açısından masaya yatırılmaya değer bir tarafı bulunabilir. Kısacası, birincisi bu kadar uzun süre sendikaların aslında hiç de rahat olmayan koltuklarında oturmak için iki temel şarttan en azından birini yerine getirmiş olmak gerekir. Ya “bir bilen” olunmuş ya da zaman içinde gerekli ilişkiler kurulmuştur. Her iki hal de “panoptik sendikacılık” tespitini güçlendirebilir. Sendikaların ve bürokrasinin masum sayılmayacağı yön, “sendikacıların” bu niteliklerinin ziyadesiyle masa başında kullanışlı olmasıdır.  

Panoptik sendikacılık terimi, sendikaların “bizi tercih ederseniz insan kaynakları  departmanını bile kapatabilirsiniz” türünden reklamlarını açıklıyor. Sendikalı bir işçiye ilk elden sendikanın yaşaması için işyerinin kurallarına uyması gerektiği öğretilir. “Sendikal kriz” karşısında, bazı sendikalar toplumsal hareket sendikacılığı, üyesiz sendikacılık gibi yeni sendikal formlar ararken, diğerleri de işyeri verimi ve iş barışını öne çıkaran bir pazarlama taktiği gütmeyi tercih ediyorlar. Tam bu noktada, Yüksel Akkaya'nın panoptik sendikacılığın temel nedeni olarak gösterdiği sendikacı ve işçinin işsizlik korkusu ve yasalar gerekçelerine tam olarak katılmadığımı söyleyebilirim artık. Birincisi çok genel geçer olarak tüm yeni sendikal mücadele biçimlerini bu son sözü edilen biçimde imiş gibi gördüğü ve dolayısıyla bu alana ilişkin tartışmayı kapatıp, “yapısal olana havale ettiği” düşüncesinde olduğumdan; ikincisi, kavramın, sendikacının işsizlik korkusu ile sendikaların sendikal bürokrasi eliyle kurumsal olarak varlığını sürdürmeye çalışmaları arasındaki ayrımı bulanıklaştırdığı noktalar olabileceği varsayımından hareketle. Şöyle ki, sorunu sendika yöneticisi ya da aktivistinin (kanaatimce sendikal bürokrasi kastına ait olmak için bu “mesleğin” ücretlendirilmesi gerekmez) bireysel özellikleriyle ilgili bir tartışma olmaktan çıkartmak açısından, sendikalarda bürokrasiyi doğuran kurumsallaşmanın niteliğiyle hesaplaşmak gerekir. Elbette bu düzeyde sendikacılıktan başka meslek icra etmemiş olan kırk yıllık yöneticilerin iş ve gelecek kaygıları bir kenara atılamaz. Bununla ilgili olarak aldıkları önlemler de mutlaka tartışmaya açılmalıdır. Geçerken; “sendikacıların” “nitelikli işçilerin” var olduğu iş yerlerinden uzak durmaları, böylelikle potansiyel rakipleri baştan elimine etmeleri gibi temel “hassasiyetlere” sahip oldukları bilinir. İnsanlar özel çıkarlarının dolayımı olmaksızın nesnel toplumsal yasaların cisimleştirdiği unsurlar değildir kuşkusuz. Sonuç olarak sendikal bürokrasi de acil çıkarlarını korumaya çalışan bireysel sendika bürokratlarının dolayımı ile gerçekleştir ve onlar olmadan gerçekleşemez. 

Diğer yandan, sendikal bürokrasinin elinde sendikanın örgütlenme stratejisi, bu gibi “ufak” işlerin yanında, sendikacının ya da işçinin bireysel çıkarlarından çok ötede, öyle bir hal alabilir ki, tartışmanın esastan yapılacağı yer burasıdır; zira sendikaların krizine çözüm olarak ya da sendikal mücadele anlayışımızın bir parçası olarak ileri sürdüğümüz öneriler esas bu duvara çarpmaktadır. Sendikaların “mavi yakalı” ve toplu işçi çalıştıran iş yerlerini hedef alan stratejisidir sözünü ettiğim. Marx’ın “kendi özgül koşulları sayesinde insanlığın kurtuluşu projesini uygulanabilir kılacak olan kolektif eylem için gerekli kolektif güce ve yeteneğe sahip olan” proletarya tanımlamasının fabrikalarda kol emeğine dayalı olarak çalışan “üretken sınıfın” devrimi yapabileceği şeklindeki politik tezahürüyle sendikaların bu örgütlenme stratejisini yakınlaştıranın da sendikal bürokrasi olması ihtimali üzerinde durmak gerekir. Sendikal bürokrasi açısından büyük işyerlerinde çalışan mavi yakalı nitelikli kol emeği, sendikanın yaşaması için gerekli olan üye sayısının, baskı gücünün ve aynı zamanda maddi gücün artması anlamını taşır. Burada sorun stratejinin bu anlam üzerine kurulması ve geri kalan kesimlerin dışarıda bırakılması, örgütlenmeye değmeyecek bir kategoriye itilmiş olmasıdır. Zira örgütlenme enerji, emek ve maliyet anlamı taşır. O bakımdan, sendikal krizin gerçek çözümlerinden biri olarak sunulan işsiz ve kayıt dışı işçilerin örgütlenmesi sorunu sendikal bürokrasinin çok fazla ilgisini çekmeyecektir. Aynı biçimde, sosyalist solun önemli bir kısmı da 18. yüzyıl sendikacılığının “emek en yüce değerdir” mistik sloganının arkasında bir ömür tüketmiştir. Bu konuda Engels'in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabına başvurmakta fayda var: Engels, kitapta kalifiye olmayan işçi kitlesi örgütünün, yani “yeni sendikacılığın” gelişmesinden duyduğu umudu açık biçimde dile getirir ve eski sendikaları geleneksel olarak ücret sistemine göre kurulmuş ve nihai hedefi ücretlerin artırılması olan yapılar olarak görür. Yeni sendikaların ise ücret sisteminin sonsuzluğuna olan inancın yıkıldığı noktada açığa çıktığını ileri sürer. “Eski sendikalarda” bürokrasiyi doğuran ve besleyen, kişisel dolayımlar bir yanda, bu sendikal gelenektir. İşte tam da bu geleneksel sendikal anlayış, Engels'in büyük bir heyecanla karşıladığı yeni sendikal stratejinin önünde bir engel olarak durur. Bu bakımdan, sendikal kriz derken bir sendikanın üye sayısının düşmesinden bahsetmediğimize ya da “yeni sendikacılık deneyimlerini” görmezden gelemeyeceğimize göre, ücrete endeksli geleneksel sendikal anlayışın krizi olarak tanımlamayı daraltmamız ve netleştirmemiz gerekir. 

Bizim açımızdan, sendikaların işlevi kapitalizmin sürdürülmesi için sübap olmak değil, en geniş anlamıyla işçi sınıfının (işsizler ve kayıt dışı çalışanlar da dahil olmak üzere) örgütlenme bilinci ve kültürü yanında, kapitalizmin deşifre edilmesi kadar, işyerlerinde karar alma süreçlerine katılım yoluyla kendi kendilerini yönetebileceklerine dair bir özgüven kazanmalarıdır. Sendikal bürokrasiyle mücadele, temel olarak işçilerin bu özyönetim pratiğini kazanmasını engellediği için, sosyalist solun birincil gündem maddelerinden bir tanesi olmalıdır.  

Gramsci’nin ileriye ve geriye doğru geçişlilik olasılığını işaret etmemesi bakımından en zayıf yanı olan ve sosyalist sol tarafından da şablonlaştırılmış “uğraklar” yaklaşımının işçi sınıfının ekonomik uğraktan (sendika) hegemonik uğrağa (siyasi parti) geçeceği önermesi, sosyalist sol açısından bir tür ilerlemeci bakış açısı ile birlikte, paylaşılmaktadır. Oysa geleneksel sendikal bürokrasilerin ve anlayışın rolü tam da bu noktada devreye girer. Bu anlayış, çokça destek aldığı sosyalist militanları tam da ekonomik- hegemonik uğrak arasındaki ilişkiden kavrar. Kendisini bir tarihsel zorunluluk olarak dayatır. Sosyalistlerin bu ilerlemeci fikre yatkınlığı bürokrasiyi besleyen bir unsur  haline gelir. Bu noktada Mehmet Beşeli’nin ifade ettiği gibi, sorunu sendikaları siyasallaştırmak değil, siyasal bir işçi sınıfı hareketinin sendikaları etkilemesi için çaba harcamak olarak yeniden formüle etmek gerekir. Diğer türlüsü, sosyalist solun bu ilerlemeci yaklaşım sonucu sendikal bürokrasiye teslim olması ya da ondan medet umması sonucunu doğurur. Daha açık bir deyişle, sosyalist sol “ayrıcalıkların korunması temelinde bir mücadeleye” (Beşeli, 2007), yani bürokrasiye teslim olmuş olur. Sosyalist sol için içeriden değil, yıkıp yeniden yapmayı da içerecek bir dışarıdan müdahale, bir siyasal- örgütsel strateji olarak göz önünde bulundurulmalıdır. 

Sonuç  yerine: Sendikal hareketin gündemi

Solun sendikal bürokrasiyle mücadele kanalları sınırlanmıştır. Hatta tam tersine, sendikal hareketin -dolayısıyla bu haliyle bürokrasinin bir parçası olmak- nereden çıktığı belli olmayan, genellikle eklektik bir uvriyerizmin (zira aynı anda halkçı ve uvriyerist olmayı başarmış hareketlerimiz de mevcuttur!) marifet kabilinden saydığı bir unsurdur. Bunlar bir kenara bırakılarak, sendikalar biz siyasallaşmış bir işçi sınıfı hareketini bağımsız olarak inşa edene ve bu hareketin bütün devrimciliğiyle sendikalara sirayet etmesine kadar; bu hareket zembil aracılığı ile kucağımıza düşmeyeceğine göre, sınırlarımızı bilmekle beraber, sendikal bürokrasiyle mücadele için bazı önerilerimiz olmalı. Fakat bu öneriler bürokrasinin karşısında bir tarz değişiminin ötesinde sendikaların siyasal gündemlerine ilişkin bazı temel unsurlarla birlikte, örgütlenme stratejilerini gözden geçirmeyi de içermelidir.     

* Sendikalar teknoloji değişiminin etkilerinden, iş sürecinin tahribatı  ile çalışma koşullarına (çalışma ritmi, yoğunluğu ve saatleri) kadar geleneksel sendikal önderlik tarafından tümüyle boş bırakılan hayatın her alanına dair bütünlüklü politikalar üretmelidirler. Toplumun ezilen, sömürülen bütün katmanlarının, genç işçilerin, kadın işçilerin, göçmen işçilerin, taleplerini sendikal politikanın öncelikleri arasına alınmalıdır. Çalışma hayatının yeni biçimlerine göre yalnız bir işyerinde, tam zamanlı çalışanların için değil, evde çalışanlar, yarım-zamanlı çalışanlar içinde bir seçenek olmalılar. Sınıf içi bölünmeleri aşmanın yolunun ancak böylesi bir siyasi hattın varlığından geçebilir. 

* Sendikalar işsizliğe karşı etkili bir mücadele yürütmeliler. Bir iş  sahibi olanların oranı giderek azaldığı bir dünyada yalnız bir iş sahibi olanlar için verilen ücret mücadelesiyle yetinilmemeli ve işsizleri de sendikal mücadele içerinde konumlandıracak politikalar önerilmelidir. Sendikal önderliğin iki ayrı yerde durmaya mahkûm edilenler için ortak bir politik strateji geliştirilebilmesi bugün hayati önemdedir.

* Özelleştirmeye ve sosyal devletin çözülüşüne karşı mücadele sendikaların öncelikleri arasında olmalıdır. Özelleştirme karşısında alınacak herhangi bir utangaç tutum uzun vadede çalışanlar içindeki güç kaybının önemli nedeni olacaktır.  

* Bütün bu talepler enternasyonal dayanışma içerisinde hayata geçirilmelidir. Sermayenin hiç sınır tanımadığı dünyada çalışanların da bilincinde ve pratiğinde sınırları aşması gerekiyor.



* Sendikal önderliğin yöntemleri ve işlevleri değişmelidir. Emekçilerin her türden söz ve karar hakkına sahip olduğu yapılar oluşturulmalı,  çalışanların kendi öz eylemliliklerini arttıracak formlar düşünülmelidir.

* Sendikaların  özellikle işverenle yaptığı görüşmelerde, sendikaların mali hesaplarında tam bir şeffaflık sağlanmalıdır. 

* Eylemi lobi faaliyetinin bir parçası ve kendisini masa başında güçlendiren bir unsur olarak gören tutumu ile hesaplaşma, kuşkusuz buralardaki iyi niyetli yöneticiler ve uzmanlar aracılığı ile gerçekleşmeyecektir.     

Bugün sendikaların toplumun tüm ezilen kesimleri için bir seçenek ve mücadele alanı  olmasının önünde bizzat sendikal bürokrasi engel oluşturmaktadır. Var olan sendikal önderliğin teşhiri ve onunla gerçek bir hesaplaşma yürütülmeden emekçilerin örgütlenmesini bir adım ileri götürmek mümkün olmayacaktır. 


Kaynaklar:

Akkaya, Yüksel (2002) Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık II Praksis 6 Bahar s. 63-103.

Akkaya Yüksel (2005) SEKA'dan TEKEL'e Dersler Panoptik Sendikacılığı Aşmak 21 Mart 2005 http://www.sendika.org

Aytekin, Erden Attila (2001) Sınıf ve Toplumsal Cinsiyet: Emek Tarihi İçin Sonuçları Praksis: 3.

Beşeli, Mehmet (2007) Sendikacılığın Sefaleti Türkiye'de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar, derleyen Fikret Sazak Epos.

Emgels, Frederich (1997) İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu Sol Yayınları.

Özuğurlu, Metin (2007) Geleceği Olmayan Bir Gelenek Üzerine Notlar Türkiye'de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar derleyen Fikret Sazak Epos.

Gramsci, Antonio Prison Notebooks

Schultz, H.J. (1992) The End of Social Partnership International Viewpoint no. 226 April 13, s.14-16.

Wood, R. Taming the New Unions International Viewpoint no. 249 October 1993, s.26-27.

(Bu yazı, DİSK ASİS sendikasının militanı, yoldaşımız Rıfat Kendirligil anısına 2008 yılında yaptığımız aynı başlıklı toplantıdaki sunuşa dayanıyor. Makalenin kısmen değişik bir versiyonu Yeniyol dergisinin 29. sayısında yayımlanmıştır.)

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG