SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi Tekel direnişi: Sendikal bürokrasi ve mücadeleyi genelleştirmek - Ecehan Balta

Tekel direnişi: Sendikal bürokrasi ve mücadeleyi genelleştirmek - Ecehan Balta

e-Posta Yazdır PDF

Türk-İş Tek Gıda İş üyesi Tekel işçileri, bir aydan fazladır yakındır Ankara’da Türk-İş’in önünde, Tekel’in özelleştirilmesinden ve işyerlerinin kapanmasından sonra kadrolarının başka işyerlerine kaydırılması talebiyle ve adına 4/C denen güvencesiz çalışma koşullarından korunmak için eylemde. (4/C’ye tabi olanlar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/C maddesine göre bir yıldan az süreli ya da mevsimlik çalışan ve “işçi sayılmayan” kimselerdir.)

Bu eylemin son yıllarda yaşanan “bildiğimiz” eylemlerden farkı ve onu değerli kılan unsur, yukarıdan aşağıya bir çağrı ile değil, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş olması.
Temel olarak bugün güvencesiz çalışmaya karşı gerçekleştiriliyor olsa da, aslen Tekel işçisi, daha önce açıklanan Tekel’in özelleştirilmesine karşı da bir mücadele yürütmeye çalışmış; ancak bu mücadele bazı fabrikalarla ve az sayıda işçiyle sınırlı kalmıştı. Özelleştirmeye karşı mücadelenin yaygınlaşamamasının birincil nedeni, hiç kuşkusuz Tek Gıda İş sendikasının o dönemdeki uzlaşmacı tutumuydu. Nitekim, Tekel’i satın alan BAT, bu tutumu karşısında gazete ilanı da vererek sendikaya teşekkür etmişti. Aynı zamanda Tekel işçisi uzun yıllardır zaten parçalı olarak 4/C statüsüne geçiriliyordu. Yani 4/C’ye alışkın, özelleştirme karşısında toplu direnç gösterememiş olan Tekel işçisinden ziyade, bir Tek Gıda İş sendikası ile karşı karşıya olduğumuz açıktı. Ancak, hükümetin krizi de bahane ederek hızlanan işçi sınıfına saldırısı bir kitlesel 4/C’ye geçirme hamlesi haline dönüşünce, Tekel işçisinin yıllardır biriktirdiği parçalı mücadele deneyimleri büyük bir hızla ortaklaştı. Bu ortaklaşan hareket, sendikayı da, arkasından Türk-İş’i de zorlamaya başladı. Nitekim, hareketin başlangıcında illerde yapılagelen eylemlerde sendikalı işçi, sendikası olmadan alana çıkıyordu. Bu nedenle, Tekel işçilerinin Ankara’ya yürüyüşü ve başka bir yerde değil de Türk-İş’in önünde eyleme devam etmeleri aslında sendikaya kendilerine bir sahip çıkma çağrısı olarak da görülebilir. Nitekim, o günlerde sendika hükümetle pazarlık halindeydi ve Türk-İş’in önündeki havada bir de sendikasını baskı altında tutmak isteyen işçi kokusu vardı. 

Türk-İş’in Başkanlık Kurulu’nun bir saatle başlayarak her Cuma bir saat artırımlı iş bırakma eylemi önerisi de en fazla bir hafta dayanabildi. Tekel işçisinin “Genel Grev Genel Direniş” sloganları, toplantının yapıldığı dördüncü kattan açık seçik duyulmaktaydı herhalde.

Bu noktada bir hatırlatmada bulunmakta yarar var. “Genel grev” sloganının bir fetiş haline getirilerek içinin boşaltılmasına karşı dikkatli olmak gerekiyor. Her koşulda ve nasıl olursa olsun genel grev talebini öne sürmek onu anlamsızlaştırarak genel grevi işverenler ve hükümet açısından bir “tehdit” olmaktan çıkarabilir. İşsizliğe, taşeronlaştırmaya, güvencesiz ve esnek çalıştırmaya karşı saldırılara karşı direnişin elbette yaygınlaştırılıp genelleştirilmesi şart. Ancak, etkili ve adını hak edecek bir genel greve giden yolun da mücadeleyle hazırlanması, genel grevin yolunun sebatla inşa edilmesi gerekiyor. Bunun önemli bir koşulu da kararların Tekel işçilerinin gerçekleştirdiği referandum örneğindeki gibi, aşağıdan örgütlenecek, işçilerin kendilerinin söz ve karar sahibi olacağı mücadele formlarını yaygınlaştırmak.

Ama Türk-İş toplu iş bırakmanın gerçekleşmesini öngördüğü dördüncü haftayı beklemektense, üç günlük oturma eylemi, miting ve arkasından üç günlük açlık grevi kararı aldı. İş bırakma bir eyleme dönüşmedi. Zaten bu süreçte merkezi olarak yapılan hiçbir çağrı bir eyleme dönüşmüyor. Nitekim, Tek Gıda İş Başkanı ve Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel, 17 Ocak’ta yetmiş binden fazla insanın katıldığı, Türk-İş Başkanı’nın “ideolojik değiliz” deyip başka da bir şey demediği, Alişan dinlenip eğlenilerek bitirilmek istenen, Tekel işçilerinin kürsüye yaklaştırılmadıkları, haliyle kürsü işgaliyle sona eren mitingden sonra işçilerin tepkisi karşısında, Türk-İş’in balkonundan başta Türk-İş olmak üzere konfederasyonların kendilerine yeterince destek vermediklerini açıkça ifade etti.

Gerçekten, emek hareketinin diğer “bileşenleri” için, Tekel direnişi, henüz başarılı olmak şöyle dursun, bir sınav olarak bile görülmüyor. DİSK Genel Başkanı Türk-İş’in önünde ve daha bir saatlik iş bırakma kararı bile alınmamışken yaptığı genel grev çağrısını çok çabuk unutmuşa benziyor. Hatırlanırsa DİSK, KESK ve Kamu-Sen’in birlikte yaptığı 25 Kasım grevine de 1 saat iş bırakma ile karşılık vermişti. Bu arada da eylemin ancak 29 uncu gününde bir süredir “sendikal hak ve özgürlükler için demokrasi” başlığıyla diğer örgütlerle birlikte sürdürdükleri oturma eylemini “güvencesiz ve düşük ücret dayatılan tüm işçiler ve Tekel işçileri ile dayanışma için” bağlığıyla sürdürmeye karar verdiler. DİSK’in bağlı birkaç sendikası dışında 17 Ocak mitingine pankartı ile katılmaması da oldukça manidar. Buradan bakıldığında DİSK, Tekel işçilerinin mücadelesini kısmi ve geçici olarak görmeye devam ediyor gibi gözüküyor. KESK için de benzer bir durum söz konusu. Sonuç olarak sendikalar, bu mücadeleyi bir süredir devam eden ve krizle iyice hızlanan güvencesiz ve esnek çalıştırmaya karşı kendi mücadeleleri değil, sadece Tekel işçilerinin güvenceli çalışması mücadelesi olarak görmeye devam ediyorlar.

Evet, Tekel direnişi, deyim yerindeyse, “artçı bir direniş”. Ama Tekel direnişinin önemi zaten orada değil. Onun önemi, sendikal bürokrasiye karşı verdiği militan ve dönüştürücü mücadelede. Ama Tekel direnişi, sadece Tekel direnişi olarak görülmeye devam ettikçe, güvencesiz çalışmaya karşı hem güvencesiz çalışanların hem de güvencesiz çalışma ihtimalleri günden güne artanların ortak mücadelesi olarak örülmedikçe, Tekel direnişi de güvenceli çalışma da geçmişte bir anı olarak kalacak. Ama hala bir umut var ve Tekel işçilerinin direnişi o umudu her gün yeniden tazeliyor.

Kısa tarih:

2008’de TEKEL fabrikaları özelleştirme kapsamında British American Tobacco (BAT)’a satılmıştı. İşçiler o zaman da parçalı eylemlerle özelleştirmeye karşı kendilerini işyerlerine kapatmışlardı. Büyük bir çoğunluğu BAT’ın teklifini kabul etmemiş, kamuda kalmayı tercih etmişlerdi. Şimdi verimsiz olduğu gerekçesiyle işyerleri kapatılıyor. Bu fabrikalarda çalışan işçiler de başka kamu işyerlerine 4/C statüsü ile gönderilmek isteniyor. Ancak 4/C bugüne kadar özelleştirilen işyerleri kapsamındaki işçilere uygulanıyordu. Kapatılan işyerlerinde ise geçerli değildi. Daha önce yapılan özelleştirmeler kapsamında da TEKEL’e 4/C statülü çok sayıda işçi gönderilmişti. Türkiye’de 4/C statüsünde çalışan 70.000 işçi bulunuyor. TEKEL işçilerinin 4/C’ye geçirilmesi, kazanılmış özlük haklarının kaybı dışında, 10 ay çalışma, iş güvencesinin ortadan kalkması ve ücretlerde yüzde 50’ye varan düşüş anlamını taşıyor.

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG