Bu yazının yazıldığı dakikalarda TEKEL işçilerinin Ankara sokaklarında geçirdiği 44. gün bitmek üzere. Hükümete tanınan süre dolmuş durumda. İşçi ve memur konfederasyonları ise 28 Ocak’ta başbakan ile yapılacak olan görüşmede sonuç alınamazsa 3 Şubat gününü iş bırakmak için belirlemiş bulunuyor.
Türk-İş’e bağlı Tek-Gıda-İş Sendikası üyesi TEKEL işçilerine işyerlerinin kapısına kilit vurulması gerektiği söyleniyor. Hükümet TEKEL’i tütün ve alkol piyasasını özelleştirdiği gibi özelleştirme yoluna gitmeden kapısına kilit vurarak devre dışı bırakma kararı vereli aslında çok uzun zaman oluyor. Ve fakat tüm mücadele dinamikleri sendikal bürokrasinin ayaklarının altında kalıp atıllaştırılan işçi sınıfı, geldiği son noktada bıçak boğazına dayanırken direnç gösterip, sınıfsal dinamiklerinin farkına varıyor. Aslında TEKEL’de gelinen noktanın baş mimarı önceki uygulamalara ses çıkarmadan “acemiliğimize geldi” diyen sendika yönetimidir. Yoksa sendika direnişi örgütlemiş değildir; aksine işçiler sendikayı direnme noktasında örgütlemiş ve geçirilmek istendikleri 4-C statüsüne karşı mücadeleyi önlerine koymuşlardır.
Hükümet özelleştirme kapsamında olmamasına ve kapısına kilit vurmak istemesine rağmen TEKEL işçilerini 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4-C maddesinde “Geçici Personel” olarak tanımlanan statüye geçirmek istemiştir. Yani kamu işçisi olan TEKEL çalışanlarını haklarını koruyarak bir başka kurum bünyesine dahi geçirip istihdam etmezken işsiz bırakmanın yollarını aramaktadır. 4-C’nin ne olduğunu artık az buçuk hepimiz zaten öğrenmiş bulunuyoruz. Ücretlerin yarı yarıya düşmesi, 10 aylık iş sözleşmeleri, 2 ay işsiz kalma, iş güvencesine/greve/toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip olamama, yıllık izin ve kıdeme hak kazanamama, sözleşme sona erdikten sonra hiçbir gerekçe gösterilmeksizin iş akitlerinin yenilenmemesi, örgütlenememe ve sair şimdi ellerinde bulunan bütün hakların yok edilmesi. Üstüne üstlük artık işçi sayılmama, haklardan yararlanamadan 657 sayılı yasaya tabi olma.
TEKEL işçilerinin Ankara sokaklarında hükümete ve polise rağmen gösterdikleri direnç hükümeti 657 sayılı yasadaki “4-B maddesini uygulayalım o zaman” demeye yöneltmiş durumda. Ancak 4-B’nin 4-C kadar bilinmediği de bir gerçek. Hatta bazı aklı evvellerin 4-B’yi iyi bir statü olarak algıladığına bile şahit oluyoruz. Bunlar hem direnişi kırmak hem de içine girdiği durumu bir an önce “temizlemek” isteyen hükümet, sendika ve konfederasyonunun ortak çabasının bir ürünü olsa gerek. 657 sayılı kanunda “Sözleşmeli Personel” olarak nitelendirilen 4-B şu şekilde tarif edilmektedir: “Kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde, Bakanlar Kurulunca belirlenen esas ve usuller çerçevesinde kurumun teklifi ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü üzerine Maliye Bakanlığınca vizelenen pozisyonlarda, mali yılla sınırlı olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti görevlileridir”. Aslında mevcut haliyle TEKEL işçilerini 4-B statüsüne geçirmek de mümkün gözükmemektedir. Yani özelleştirme kapsamında olmamasına rağmen özelleştirme kapsamına uygulanan 4-C ye geçirilmek istendikleri gibi 4-B statüsü de kanunda değişiklik yapılmadan TEKEL işçilerinin geçirilebileceği bir statü olmaktan uzaktır. Ancak buradaki plan sınıf hareketini frenlemek ve tansiyonu düşürmektir.
Peki 4-C ile 4-B’nin farkı nedir? Farkı pratikte sözleşmelerinin 12 ay olmasıdır. 4-B de belirsiz ve ara bir statüdür. Yani işçi sayılmayıp 657’ye tabi olma ama oradaki haklardan yararlanamama durumu. Benzerlikleri sayamayacağımız kadar çok. 12 ayın sonunda da işçilerin hizmetine gerek kalmadığı ve sözleşme koşullarına uymadığı gibi gerekçelerle her an feshedilebileceği, her şeyin Bakanlar Kurulu’nun iki dudağı arasında olduğu bir durum. Sözleşmede belirtilen ücret dışında herhangi bir ücretin ödenmeyeceği bir durum. Çalışma süreleri ve saati olarak, devlet memurları için tespit edilen çalışma saat ve sürelerinin dikkate alınacağı, ancak, işçinin kendisine verilen görevleri çalışma saatlerini aşsa dahi yerine getirmek zorunda olduğu; yani fazla çalışma karşılığında herhangi bir ek ücrete hak kazanmadığı, fazla mesai ücretinin olmadığı bir durum. 4-B statüsünde çalışan bir işçi ancak bir yılını doldurduktan sonra ücretli yıllık izin kullanabilecektir. Kıdem tazminatına bir yılı doldurmak suretiyle hak kazanan işçi, 4-B statüsünde ancak 2 yılı tamamlaması koşuluyla “iş sonu tazminatı” alabilecektir. İhbar tazminatı ise bulunmamaktadır. 4-B statüsünde de 4-C de olduğu gibi grev ve toplu iş sözleşmesi hakkı bulunmamaktadır.
Görüleceği üzere statünün adı değişse de tadı değişmiyor. Bu nedenle işçilerin çeşitli 4-B’ci vaazları dikkate almaması gerekmektedir. Asıl olan sınıf mücadelesini yükseltmek ve tüm toplumsal muhalefetin geri çekildiği koşullarda sokağı örgütleyen bir hareket olduğunu kanıtlayan işçi hareketinin gücünü hissedebilmektir. Bu anlamda gerek İş Kanunu’ndaki gerekse 657 sayılı yasadaki tüm esnek çalışma biçimlerine karşı savaş açılmalıdır. Sendikalar ve atıl hale getirilen işçiler hukuki mücadelenin dışına çıktıklarında, yani sokağa indiklerinde haklarını koruyabileceklerini ve daha fazla hak elde edebileceklerini görmüş durumdadırlar. Sınıf hareketini hukuki mücadeleye indirgemek, onun dinamizmini yitirmesine ve işçilerin iktidarı elinde tutanların yaptığı, sermayeyi baz alan kanunlarla baş edememelerine yol açacaktır. O nedenle işçi sınıfı artık geri adım atmanın değil, birlik ve mücadele ile sokağa inmenin, kendi bayrağını yükseltmenin, bileğinin gücü ve alınteri ile hakkını almanın yollarını arşınlamak zorundadır. Sınıfa karşı sınıf savaşı vermek mücadeleyi ve bayrağı yükseltmenin yegane yoludur. Bunun yolu da işçilerin birliğinden geçmektedir. O nedenle diyoruz ki: “Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin”.













