SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi TEKEL, DİRENİŞ, SENDİKA - Deniz Ortak

TEKEL, DİRENİŞ, SENDİKA - Deniz Ortak

e-Posta Yazdır PDF

Türk-İş Tek Gıda İş üyesi Tekel işçileri, 78 gün Ankara’da Türk-İş’in önünde, Tekel’in özelleştirilmesinden ve işyerlerinin kapanmasından sonra kadrolarının başka işyerlerine kaydırılması talebiyle ve adına 4/C denen güvencesiz çalışma koşullarından korunmak için gerçekleştirdikleri eylemler ve direniş geçtiğimiz dönemde bir hayli tartışıldı. Bu direnişin son yıllarda yaşanan “bildiğimiz” eylemlerden farkı ve onu değerli kılan unsur, yukarıdan aşağıya bir çağrı ile değil, aşağıdan yukarıya örgütlenmiş olmasıydı.
Temel olarak güvencesiz çalışmaya karşı gerçekleştirilse de, aslen Tekel işçisi, daha önce açıklanan Tekel’in özelleştirilmesine karşı da bir mücadele yürütmeye çalışmış; ancak bu mücadele bazı fabrikalarla ve az sayıda işçiyle sınırlı kalmıştı. Özelleştirmeye karşı mücadelenin yaygınlaşamamasının birincil nedeni, hiç kuşkusuz Tek Gıda İş sendikasının o dönemdeki uzlaşmacı tutumuydu. Nitekim, Tekel’i satın alan BAT, bu tutumu karşısında gazete ilanı da vererek sendikaya teşekkür etmişti. Aynı zamanda Tekel işçisi uzun yıllardır zaten parçalı olarak 4/C statüsüne geçiriliyordu. Yani 4/C’ye alışkın, özelleştirme karşısında toplu direnç gösterememiş olan Tekel işçisinden ziyade, bir Tek Gıda İş sendikası ile karşı karşıya olduğumuz açıktı. Ancak, hükümetin krizi de bahane ederek hızlanan işçi sınıfına saldırısı bir kitlesel 4/C’ye geçirme hamlesi haline dönüşünce, Tekel işçisinin yıllardır biriktirdiği parçalı mücadele deneyimleri büyük bir hızla ortaklaştı. Bu ortaklaşan hareket, sendikayı da, arkasından Türk-İş’i de zorlamaya başladı. Nitekim, hareketin başlangıcında illerde yapılagelen eylemlerde sendikalı işçi, sendikası olmadan alana çıkıyordu. Bu nedenle, Tekel işçilerinin Ankara’ya yürüyüşü ve başka bir yerde değil de Türk-İş’in önünde eyleme devam etmeleri aslında sendikaya kendilerine bir sahip çıkma çağrısı olarak da görülebilir. Nitekim, o günlerde sendika hükümetle pazarlık halindeydi ve Türk-İş’in önündeki havada bir de sendikasını baskı altında tutmak isteyen işçi kokusu vardı. 
Türk-İş’in Başkanlık Kurulu’nun bir saatle başlayarak her Cuma bir saat artırımlı iş bırakma eylemi önerisi de en fazla bir hafta dayanabildi. Tekel işçisinin “Genel Grev Genel Direniş” sloganları, toplantının yapıldığı dördüncü kattan açık seçik duyulmaktaydı herhalde.
Ama Türk-İş toplu iş bırakmanın gerçekleşmesini öngördüğü dördüncü haftayı beklemektense, üç günlük oturma eylemi, miting ve arkasından üç günlük açlık grevi kararı aldı. İş bırakma bir eyleme dönüşmedi. Zaten bu süreçte merkezi olarak yapılan hiçbir çağrı bir eyleme dönüşmüyor. Nitekim, Tek Gıda İş Başkanı ve Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel, 17 Ocak’ta yetmiş binden fazla insanın katıldığı, Türk-İş Başkanı’nın “ideolojik değiliz” deyip başka da bir şey demediği, Alişan dinlenip eğlenilerek bitirilmek istenen, Tekel işçilerinin kürsüye yaklaştırılmadıkları, haliyle kürsü işgaliyle sona eren mitingden sonra işçilerin tepkisi karşısında, Türk-İş’in balkonundan başta Türk-İş olmak üzere konfederasyonların kendilerine yeterince destek vermediklerini açıkça ifade etti.

Dönüm Noktaları

Her şeyden önce Tekel işçilerinin miting için geldikten sonra konuşlanmaya çalıştıkları Abdi İpekçi parkında kalmak yerine Türk-iş binasının önüne sürülmüş olmaları ve burada kendiliğinden başlayan eylem, stratejik olarak direnişi güçlendiren en temel unsurlardan bir tanesi olmuştu. Gerçi sendikanın işçileri Ankara’da “ağırlamak” gibi bir niyeti de yoktu. Ama yine de o günlerde sendikal bürokrasiye karşı değil, hükümete karşı gerçekleştirilmesi planlanan eylemde Türk-İş’in kendi üyesi olan işçilere yönelik tutumu son derece belirleyici oldu.
17 Ocak günü Ankara Sıhhiye Meydanı’nda gerçekleştirilen kelimenin tam karşılığı ile büyük işçi mitingi, sadece Tekel işçileri için değil, aynı zamanda bütün sınıf hareketi açısından da umut verici bir hadiseydi.
34 gündür Tekel işçileri sadece özlük hakları için değil, aynı zamanda bu mücadeleyi yürütmek için Türk-İş bürokrasisine karşı da mücadele verdi. Daha doğrusu, hakları için mücadeleyle sendika bürokrasisini aşmak için verilen mücadeleyi iç içe gördü. İşçiler direnişin bizzat içerisinde, bir yandan devlet bir yandan da sendika bürokrasisiyle karşı karşıya geldikçe başladıkları noktanın çok daha ilerisinde bir noktaya geldiler. 17 Ocak eylemi de bu mücadelenin bir anlamda bir ileri aşamasının başlangıcı olarak görülebilir. Referandumla eyleme devam kararı alan işçiler, aşağıdan yaptıkları baskıyla direnişin başından beri çeşitli uzlaşmacı yöntemlerle mücadeleyi başka bir hatta yönlendirmeye çalışan Türk-İş yönetimini bu tarz büyük bir eyleme zorladılar. Üç günlük oturma eyleminin üçüncü gününde gerçekleştirilen eylem, Ankara dışından gelen yaklaşık 25 bin emekçinin de katılımıyla işçilerin bir meydan gösterisine dönüştü.
Meselenin ikinci boyutu ise bundan sonrası. Bu da mitingin sonuna doğru Tekel işçilerinin Türk-İş yönetimine zaten mücadeleye ilk başladıkları günden beri dile getirdikleri “genel grev” çağrısı yapmaları üzerine yaptıkları baskıyla başladı. Kürsünün gerçek sahiplerinin kendileri olduklarını belirtircesine kürsüye çıkan işçiler, “Türk-İş göreve, genel greve” “Kumlu gelsin, bize söz versin” ve 34 günlük eylemin karalılığını gösteren “ölmek var dönmek yok” sloganlarıyla Türk-İş’i diğer sendikalara da çağrı yapmak üzere genel greve davet ettiler. Daha sonra Sakarya Meydanı’ndaki Türk-İş binası etrafında Cumartesi gününden itibaren başlattıkları oturma eylemi için kurdukları çadırlara doğru geçen Tekel işçileri, buradaki Türk-İş binasının da sendika bürokratlarının değil, kendilerinin olduğunu belirtip binaya girerek toplantıda olan Türk-İş yönetimine genel grev karar alması için baskı kurdular. Genel grev kararı, görüntü itibariyle DİSK’in zorlaması ile 4 Şubat için alındı. Ancak o tarihte de, Türk-İş yönetiminin eylemin soğurulmasından başka bir anlamı olduğu oldukça şüpheli olan bu karar, 25 Kasım grevinden sonra aslen DİSK sendikaları için de uygulanabilir gözükmüyordu. DİSK’in bu konudaki tavrı daha ziyade, geçmişe bakıldığında, Türk-İş içindeki bölünmeyi derinleştirmek olarak gözüküyor. Nitekim 4 Şubat günü, DİSK sendika ve kortejlerindeki düzensizlik ve hazırlıksızlık, bu tespiti doğrular nitelikteydi. Yine Türk-İş’in birkaç sendikası hariç grevle hiçbir ilgisinin olmaması, Hak-İş ve Memur-Sen’in grevden son anda çekilmiş olması hem yasak savmacı tavrı hem de konuyla ilgili hükümet baskısını da göstermekteydi. Bu noktada, 4 Şubat’ın genel olarak tüm çabalara rağmen güvencesiz çalışma, esnekleşmeye karşı taleplerden ziyade Tekel direnişçilerinin desteklenmesine odaklı bir örgütlenme yürüttüğü için bir sıçramadan öte hareketlenme de yaratamadığını not düşmek gerekiyor. Solun Tekel işçilerinin desteklenmesine endeksli siyaset yapma anlayışı, hareketin harareti ile birleşince, yine de anlamlı olmakla birlikte, mücadelelerin ortaklaştırılması açısından bir artı yaratamamış oldu.
Danıştay’ın direnişin 78 inci gününde 4C’ye başvuru süresi olan 30 gün sınırının yürütmesini durdurması, gereğinden fazla büyük bir zafer olarak algılandı. Başta Türk-İş olmak üzere Tek Gıda İş’in de işçilere göstereceği bir “zafer” ihtiyacını karşıladı. Elbette, “hukuki” zaferleri küçümsemek anlamında değil. Ancak yine de Tekel işçilerinin direnişinde daha önce adı bile geçmeyen bir hukuk “zaferinin” birden direnişin zaferi olarak genellenmesi, aslen eylem yorgunu ve kısmen dağılmaya başlamış olan işçilerin de bu dağınıklığının üzerini örtmek ve artık sürdürülmesi güçleşen eylemi “başka bir forma sokmak” için bir gerekçe sunmuş oldu. Hareketlerin taleplerinin ortaklaştırılması açısından çok önemli bir fırsat olan 1 Mayıs ise, Tekel işçilerinin ders niteliğindeki sendikal bürokrasiye karşı mücadelesi dışında, esaslı bir fırsat sunamadı. Ya da bu fırsat, birim enerjisinin çok önemli bir kısmını 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmaya harcamış olan sendikalar açısından iyi değerlendirilemedi.
Geçtiğimiz bir yıl içinde üçüncü, Tekel bağlamında ise ikinci deneme olan 26 Mayıs “genel grevi” yerlere düşen ivmesiyle, direnişin yeni formları önümüzdeki dönemde açığa çıkmazsa tükenmeye başladığının bir göstergesi niteliğindeydi.

Bürokrasi Parantezi:

Sendikalar, varlığını işçi sınıfının yaşam standartlarını aşağı çekerek sürdüren kapitalizmin bu özelliğine karşı iki seçenekle karşı karşıya kalır: Ya kendilerini devrimci örgütlere dönüştürmek ya da sermayenin sömürüsünün ajanları haline gelmek. İlkinin gerçekleşmediği bir tarihsel vakıa. Bunun birincil derecede sorumlusu, elbette “kendi sosyal sorununu tatmin edici bir biçimde çözmüş olan sendikal bürokrasi”. Bu nedenle, sendikal bürokrasiye karşı etkin bir mücadele gerçekleştirmeksizin, sendikaları tarihsel işlevlerini yerine getirmeye zorlamak mümkün değil. Ancak, sendikal bürokrasi eleştirisinin bizi götürdüğü yer, sendikaların ya da bazı sendikaların ilgası, yerine “bizim, yeni ve bu tarihsel koşullar altında kaçınılmaz olarak küçük” sendikamızı kurmak ise, sendikal bürokrasi, bizim için bir mücadele nesnesi değil, bir fikri egzersiz konusu haline gelebilir. Zira, bürokrasiye karşı mücadele, bir avuç teorisyenin tespit ve çözüm önerilerinden ziyade, işçilerin mücadelesi içinde yeşeren bir unsur olacaktır.
Ancak, Tekel direnişçilerinin sendikal bürokrasiyle karşı mücadelesi bir tarafa, bizzat mücadelesini olanaklı kılan unsur, her şeyden önce sendikalı olmalarıdır. Sendikal bürokrasiye karşı mücadele de, bir özgürlük düşüncesinden değil, bir ihtiyaçtan doğmuştur ve fikri egzersizin bu konudaki rolü gerçekten tarihin sınamasına bırakılmak zorundadır. Tekel işçilerinin karşılarına sendikal bürokrasiyi aldıkları an, onların güncel çıkarlarının bürokrasininkilerle uyuşmadığı andır.

Gelecek

Tekel direnişi sırasında aslında dayanışma grevi çağrılarının “genel grev” çağrısı haline getirilerek içinin boşaltılmasına tanık olduk. Her koşulda ve nasıl olursa olsun genel grev talebini öne sürmek onu anlamsızlaştırarak genel grevi işverenler ve hükümet açısından bir “tehdit” olmaktan çıkarabilir. İşsizliğe, taşeronlaştırmaya, güvencesiz ve esnek çalıştırmaya karşı saldırılara karşı direnişin elbette yaygınlaştırılıp genelleştirilmesi şart. Ancak, etkili ve adını hak edecek bir genel greve giden yolun da mücadeleyle hazırlanması, genel grevin yolunun sebatla inşa edilmesi gerekiyor. Bunun önemli bir koşulu da kararların Tekel işçilerinin gerçekleştirdiği referandum örneğindeki gibi, aşağıdan örgütlenecek, işçilerin kendilerinin söz ve karar sahibi olacağı mücadele formlarını yaygınlaştırmak.
Ancak emek hareketinin diğer “bileşenleri” için, Tekel direnişi, başarılı olmak şöyle dursun, bir sınav olarak bile görülmüyor. DİSK Genel Başkanı Türk-İş’in önünde ve daha bir saatlik iş bırakma kararı bile alınmamışken yaptığı genel grev çağrısını çok çabuk unuttu. Hatırlanırsa DİSK, KESK ve Kamu-Sen’in birlikte yaptığı 25 Kasım grevine de 1 saat iş bırakma ile karşılık vermişti. Bu arada da eylemin ancak 29 uncu gününde bir süredir “sendikal hak ve özgürlükler için demokrasi” başlığıyla diğer örgütlerle birlikte sürdürdükleri oturma eylemini “güvencesiz ve düşük ücret dayatılan tüm işçiler ve Tekel işçileri ile dayanışma için” bağlığıyla sürdürmeye karar verdiler. DİSK’in bağlı birkaç sendikası dışında 17 Ocak mitingine pankartı ile katılmaması da oldukça manidar. Buradan bakıldığında DİSK, Tekel işçilerinin mücadelesini kısmi ve geçici olarak görmeye devam ediyor gibi gözüküyor. KESK için de benzer bir durum söz konusu. Üstelik 657 sayılı devlet memurları kanununda değişiklik ile kamu çalışanları da güvencesizlik ve esnek çalışmanın kucağına itilmiş durumda. “Her koyun kendi bacağından asılır” zihniyeti,  bir dönem Eğitim-Sen başkanlarından birinin sarf ettiği, “bizi işçileştirmeye çalışıyorlar” şikayeti ile birleştirilince, mücadelelerin ortaklaştırılması için zemin son derece kaygan hale gelmiş oluyor. Sonuç olarak sendikalar, bu mücadeleyi bir süredir devam eden ve krizle iyice hızlanan güvencesiz ve esnek çalıştırmaya karşı kendi mücadeleleri değil, sadece Tekel işçilerinin güvenceli çalışması mücadelesi olarak görmeye devam ediyorlar. Kendilerininkini de kendi mücadeleleri…
Evet, Tekel direnişi, deyim yerindeyse, “artçı bir direniş”. Üstelik, zayıfladığı kesin olmakla birlikte gelinen noktada bitip bitmediği bile şaibeli olan bir direniş. Ama Tekel direnişinin önemi zaten orada değil. Onun önemi, birincisi, yine de sendikal bürokrasiye karşı verdiği militan ve dönüştürücü mücadelede. İkincisi, yeni güvencesiz ve esnek çalıştırılma biçimlerine karşı yeni ve kitlesel bir mücadeleyi önümüze koymuş ve sınıfın “muktedir” olduğunu hatırlatmış olmasında. 
Ama Tekel direnişi, sadece Tekel direnişi olarak görülmeye devam ettikçe, güvencesiz çalışmaya karşı hem güvencesiz çalışanların hem de güvencesiz çalışma ihtimalleri günden güne artanların ortak mücadelesi olarak örülmedikçe, direniş de güvenceli çalışma da geçmişte bir anı olarak kalacak.


 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG