SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa İşçi Hareketi Kıdem tazminatı tartışması ya da kriz mi geliyor? - Barış Alp ÖZDEN

Kıdem tazminatı tartışması ya da kriz mi geliyor? - Barış Alp ÖZDEN

e-Posta Yazdır PDF

2007 yılı yazında Amerikan konut piyasalarından başlayan kriz bir yıl sonra tüm dünyayı sardığında bunun kapitalist küreselleşmenin ilk gerçek krizi olduğuna dair pek az insanın şüphesi vardı. Kriz birden bire tüm coğrafyaları, sektörleri ve toplumsal kesimleri etkileyen topyekûn bir yaygınlığa ulaşmıştı. Oluşan panik havasında tüm dünyada ekonomik faaliyetler on yıllardır görülmemiş ölçüde dibe vurdu, küresel talebi ayakta tutan finansal varlık değerleri süratle aşındı, istihdam hemen her ülkede geriledi. ABD’de milyonlarca dar gelirli emekçi evlerini kaybederken, ulusal servetin yüzde 40’ını kontrol eden yüzde 1 azınlık dahi paniğe kapılmış, “aşırı lüks yaşam endeksleri” yükseldiğinde yaşam tarzlarını sürdürememe endişesiyle tasarruf etmeye başlamışlardı. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu tasarrufları yetersiz, sürekli dış açık veren ülkeler geçmiş on yılda küresel kapitalizme entegrasyonları ölçeğinde hızlı küçülme yaşadılar. Çoğu Afrika’da bulunan dünyanın en yoksul ülkelerinde ise finansal kriz gıda krizini tetiklemiş, milyonlarca insan açlık sınırının altına gerilemişti.

Küresel krizin aldığı bu devasa boyut, Bretton Woods sisteminin çöküşünden beridir 30 yıldır devam eden neoliberal dönemin çöktüğüne dair bir algının hızla yayılmasına neden oldu. Üstelik bu algı neoliberalizmin özelleştirme-deregüle etme-serbestleştirme formülasyonuna yıllardır zaten itirazı olan solcular-sosyalistler arasında değil, uluslararası kapitalizmin akil insanları ve küresel elitleri içinden de dillendirilir olmuştu. The Economist veya Financial Times gibi neoliberalizmin ideolojisinin tüm dünyaya yayılmasında köprübaşı olmuş dergilerde 2008 ve 2009 yıllarında pek az yorumcu bu ekonomik modelin devam ettirilebileceğini savunuyordu. Örneğin Economist, hâkim iktisat anlayışının krizle mücadele etmek konusunda donanımsız olduğunu itiraf ediyordu. Financial Times’ın en itibarlı ekonomik yorumcusu ise daha ileri gitmiş, “ideolojik tanrı”nın çöktüğünü ilan etmişti. Somut siyasalar alanındaysa merkez ülkelerin ardı arkasına açıkladıkları kurtarma paketleri, otuz yıldır yoksullaşmış ve güçsüzleşmiş emekçi sınıflara pek vaatte bulunmasa da (ABD’nin bu paketlerle saçtığı paranın sadece yüzde 3’ü istihdam artışı hedefine yönelikti), pek çoklarınca  “devletlerin geri dönüşü” olarak yorumlanmıştı. Bu yoruma göre kurtarma paketleri sermayeyi kurtarmayı hedefledikleri için amacına ulaşmayacaktı. Ancak bir kez devlet harcamalarının artırılmasının önündeki ideolojik-psikolojik engel aşıldığında “hakiki Keynesyen” politikaların uygulanması için bir imkân oluşacaktı.

Çok değil yaklaşık iki yıl içinde bahsettiğimiz ortamın dramatik bir biçimde değiştiğine tanık oluyoruz. Neoliberalizmin ideolojik temellerindeki aşınma egemen sınıflarca büyük bir maharetle tamir edilmiş gibi görünüyor. Krizin yarattığı ilk panik havasının ardından adeta neoliberalizmin bir yeniden doğum yaşadığını söyleyebiliriz. Küresel finans piyasalarında başlayan kriz neredeyse tüm dünyada bir kamu sektörü krizine dönüştürüldü. Krizin adlandırılma biçimindeki bu dönüşüm, onun maliyetinin kime ödettirileceği konusunda da bir hedefe işaret ediyor. Yunanistan krizi üzerinden verilen ideolojik mesajlar, kamunun müsrifliği, verimsizliği ve halkların tembelliği, genelleştirilerek neoliberal hegemonyanın derinleştirilmesine çalışılıyor. Kamuda kemer sıkma, hizmetlerin kısıtlanması ve yeniden dağıtımcı sosyal programların küçültülmesi sermaye açısından önümüzdeki dönemin esas gündemi olacak.

Emeklilik yaşının yükseltilmesinden, kamuda çalışan işçilerin ücretlerinin düşürülmesine, yüksek faiz dışı fazla hedefi doğrultusunda bütçenin sosyal kalemlerinde kısıntıya gidilmesinden, kamuda istihdamın düşürülmesine kadar pek çok düzenleme İrlanda, Yunanistan, İspanya, Macaristan, Letonya gibi acımasız kemer sıkma paketleri uygulamak zorunda bırakılan ülkelerde uygulamaya sokuldu. Bunun yanında İngiltere’den İsveç’e ve Kanada’dan Fransa’ya kadar pek çok merkez kapitalist ülkede hastanelerin özelleştirilmesi ve eğitimin daha pahalı hale getirilmesi yolunda saldırılar hız kazandı.

Bu politikaların hayata geçirilmesinde kuşkusuz büyük siyasal zorluklar da var. ABD’de Wisconsin, Madison’daki geniş emekçi kesimlerinin uzun yıllardır bir benzeri olmayan seferberliğinden İngiltere’de öğrencilerin eğitim, kamu çalışanlarının emeklilik hakkı için yaptıkları eylem ve grevlere, Yunan emekçilerinin kemer sıkma paketlerine karşı aylardır sürdürdükleri direnişten Arap isyanlarının dillendirdiği sosyal taleplere kadar neoliberalizm karşıtı direnişlere sosyal tepkileri dünyanın pek çok yerinde görüyoruz. Bu direnişler Yunanistan örneğinde olduğu gibi egemen sınıfların nasıl ilerleyecekleri konusundaki stratejilerini gözden geçirmelerine neden olabilir, kısmi de olsa kimi başarılar emekçi sınıfların özgüvenini artırabilir. Sermayenin neoliberal hegemonyayı parçalayıcı direnişlere cevabıysa her yerde kamu yönetiminin merkezileşmesi ve otoriterleşmesi, emek örgütlülüğüne yönelik yeni saldırılar biçiminde gerçekleşiyor.

Peki Türkiye?

Türkiye 2008 krizinden en fazla etkilenen ülkeler arasındaydı. Ülke ekonomisi o yılın son çeyreğinde yüzde 6’nın, takip eden yılın ilk çeyreğindeyse yüzde 14’ün üzerinde küçülmüş, 1,5 milyon emekçi işini kaybetmişti. Ancak 2009’un ikinci yarısından itibaren sıcak para girişinin tekrar başlamasıyla ekonomide çarklar yeniden dönmeye başladı. ABD para bastıkça Türkiye’ye kısa vadeli sermaye girişleri arttı, bunun kaşıdığı taleple beraber 2010 büyümesi yüzde 9’u buldu. Bununla beraber işsizlik tekrar düşmeye başladı, 2008’de ve 2009 başında işlerini kaybedenlerin çoğu tekrar iş buldular. 2011 ilk çeyreğindeyse büyüme yüzde 11’le yeni bir rekor kırıyordu. Üstelik pek büyümese de tarım sektörü dahil istihdam artışı devam ediyordu.

IMF ve uluslararası kuruluşlar cari açığın milli gelirin yüzde 10’una doğru koştuğuna işaret ederek bunun bir aşırı ısınmaya delalet olduğunu söylediklerinde, hükümet ve yandaş çevreleri sağ popülizmlerine yaraşır biçimde bunu önce bir kıskançlık veya komplo olarak yorumladılar. Hükümetten gelen ilk tepkiler “ağzımızın tadını bozmayın, hevesimizi kaçırmayın” biçimindeydi. Türkiye büyüyordu ve büyüdükçe de doğal olarak harcıyordu. Yüksek cari açık bunun bir maliyetiydi, ama geçiciydi ve sürdürülebilir bir boyuttaydı. Ancak hükümetin daha “realist”, neoliberal itikadı daha sağlam genç üyelerinin son bir iki haftadır yaptığı açıklamalar bu özgüvene gölge düşürmüş gibi gözüküyor.

Önce Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, yeni bir krizin işaretlerinin olduğunu ve bunun da Türkiye’yi etkilemesinin çok muhtemel olacağını açıkladı. Arkasından AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli, dünya ekonomisinin iyiye gitmediğini ve bunun Türkiye üzerinde de olumsuz etkileri olacağını söyleyerek, “Kötü haberi veriyorum; dünya ekonomisinde kara bulutlar gözükmeye başladı. Dünya daha büyük krizlerle karşı karşıya kalacak. Bunlar da oluyor. Muhtemelen dünya ekonomisinde bir kriz olacak. Türkiye'ye olumsuz etkileri olacaktır. O yüzden tedbirli olun. Ne varsa onu tutun. Fazla harcamayın” dedi.

Bu açıklamalar özellikle hükümet yanlısı basında bir kafa karışıklığına neden olsa da ana akım iktisatçılar tarafından hemen kabul gördü, desteklendi. Tabii hükümetin “fazla harcamayın” mesajı sermaye çevrelerinden hükümete, “sen de fazla açılma” cevabıyla karşılık buldu. Aslında hükümet sözcülerinin sıklıkla övündükleri gibi Türkiye’nin kamu maliyesi Avrupa’nın durumuna bakıldığında fena gözükmüyor. Hatta bu yılın ilk yarısında bütçe dengesi 3 milyar TL’ye yakın fazla verdi. Ancak bunun gerisinde kredi genişlemesi ve kredi kartı borçlarının kışkırttığı iç tüketimden ve ithalattan kaynaklı vergi gelirlerinin yanı sıra vergi affından sağlanan gelirlerin bulunduğu biliniyor. Gerçekten de Merkez Bankası’nın kararsız da olsa çabalamalarına karşı kredi genişlemesinin son bir yılda yüzde 44’lere vardığı görülüyor. Bununla beraber devletin KDV’den elde ettiği gelirler de yüzde 47’nin üzerinde artmış.

Eğer ekonomi soğutulacaksa gelirlerdeki bu artışı sürdürmek mümkün olmayacak. Hele dışarıdan gelecek sert dalgalarla ekonomideki yavaşlama umulanın ötesinde gerçekleşirse gelirlerde büyük düşüş yaşanacak. Dolayısıyla sosyal harcamalar söz konusu olduğunda hükümetin elinin daha sıkı olacağı, buna karşın dolaylı vergilerle emekçilerin üzerine daha fazla abanılacağı düşünülebilir.

Esas sorunun cari açık olduğu konusunda hem yurtiçinde hem de yurtdışında bir mutabakat var. Bu yüzden uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch yüksek cari açığın yarattığı belirsizlik nedeniyle Türkiye’nin kredi notunun arttırılmasının belirsizliğe düştüğünü açıkladığında, bu önce “darmaduman olmuş Tunus kadar da mı itibarımız yok” yakınmalarına neden olduysa da sonuçta dost uyarısı olarak algılandı. Şimdi sermaye çevreleri ve onların borazanları tarafından daha güçlü bir biçimde tekrarlanan öneriler Türkiye’nin bastırılmak zorunda olan iç talebinin ihracatla dengelenebilmesi için maliyetlerin düşürülmesi ve rekabet gücünün arttırılması, bunun için de seçim öncesinde dondurulan yapısal reformların bir an evvel hayata geçirilmesi. Bunların başında da işgücü piyasası reformu geliyor.

Zaten “işgücü piyasasında yapısal reform” iş çevrelerinin uzun zamandır dillendirdikleri bir talepti. Esnek ve güvencesiz istihdam biçimlerini yayma hedefi, 2011-2013 yıllarını kapsayan 2010 yılı Orta Vadeli Programı’nda da “işgücü piyasasının esnekliğini ve işgücüne katılımı arttıracak politikalara ağırlık verilecektir” ifadesiyle yer alıyordu. 2010 yılında sermaye çevreleriyle gizli saklı hazırlanan Ulusal İstihdam Stratejisi bu hedefi somut politika önerilerine dökmüştü. Bu kapsamda düşünülen bazı düzenlemeler Torba Yasa ile meclisten geçirilirken bölgesel asgari ücret uygulamasına geçiş ve kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesi gibi konular seçimden sonraya bırakılmıştı.

Yeni hükümet programında kıdem tazminatının bir fona aktarılması ve böylece işverenin tazminat ödeme yükümlülüğünün ortadan kaldırılması öngörülüyor. Böylece işverenler işten çıkarma/ayrılma sırasında hak kazanan işçiye, işçinin ertelenmiş alacağı olan kıdem tazminatlarını ödemeyecekler. Bu ödeme bir fon tarafından yapılacak, işveren açısından işçi çıkarmanın maliyeti azalmış olacak. Fon kurulmasının temel gerekçesi, işveren üzerindeki tazminat yükünü hafifletmek. İşveren örgütleri yıllardır kıdem tazminatının 15 güne düşürülmesini istiyor ve 30 gün üzerinden prim ödenecek bir fon uygulamasına sıcak bakmıyor. Kıdem tazminatı hâlihazırda olduğu gibi 30 gün üzerinden ödenmeye devam ederse, işverenlerin fona ödemeleri gereken aylık oran yüzde 8 olacak. Oysa şimdi işverenlerin fona yüzde 3 prim ödemesinden söz ediliyor. Bunun anlamı işten çıkarılan/ayrılan işçiye ödenecek kıdem tazminatı miktarının önemli ölçüde düşmesidir. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla bu düşen kıdemi almanın başka şartları da olacak. Basında çıkan haberlere göre kıdem tazminatı en az 10 yıl kıdemden sonra alınabilecek. Bunun işverenler tarafından işçiyi disipline etme, ücret baskılaması, fazla mesai zorlaması vs. karşısında işçiyi razı tutmak amacıyla kullanılacağını tahmin edebiliriz. Cebinden kıdem tazminatı ödemek zorunda kalmayan işveren işçilerin örgütlenme çabaları karşısında daha tahammülsüz olacak.

Belli ki AKP hükümetinin ustalık döneminde işçi sınıfına saldırısı bununla sınırlı kalmayacak. İstihdamın arttırılması ve kayıt dışılığın azaltılması gerekçesiyle bölgesel asgari ücrete geçiş, evden çalışma, uzaktan çalışma gibi esnek istihdam biçimleri gündeme gelecek; alt işveren uygulaması yaygınlaştırılacak. Muhtemeldir ki Bakanlık tarafından çıkarılacak yönetmeliklerle güvencesiz çalışanların bölünemeyen haklar, haftalık ve yıllık ücretli izin gibi konularda haklarının daha da geriletildiğini göreceğiz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi neoliberal dönemde kapitalist devletin yeniden yapılanması, kamu yönetiminin daha fazla merkezileşmesini ve şirketleşmesini beraberinde getiriyor. AKP hükümeti de devletin iç hiyerarşisinde giriştiği değişikliklerle (örneğin anayasal reformla yürütmenin güçlendirilmesini, bakan yardımcılarının özel sektörden devşirilmesinin yolunun açılmasını düşünün) alt sınıfların taleplerinden daha fazla yalıtılmış bir devlet mekanizması kuruyor. Aynı zamanda bu devlet emek örgütlülüğü karşısında daha otoriter bir hal alıyor. Bu şartlarda hükümetin bunca önem verdiği düzenlemelere direnmek daha da zor bir hal alacak. Üstelik bazı sendikalar/sendikacılar hükümetin yalanına ortak olacaklar, istihdam artacak ve iş güvencesi daha geniş kesimlere yayılacak mazeretiyle mücadeleden geri duracaklar.

Önümüzdeki dönem Türkiye’de özelleştirmenin iki yüzüne çok daha derinden tanıklık edeceğiz ve geniş emekçi kesimler olarak mağduru olacağız: Birincisi, tamamlayıcı sağlık sigortalarının şahlanışı ile sosyal sigortalar kapsamında temel teminat paketi alan çalışanların özel sigorta şirketlerine mahkûm edilmesine. İkincisi ise, on yıllardır emeklilik bir rüya haline gelmiş olanların kıdem tazminatlarında yapılan yeni düzenleme ile güvence için özel emeklilik sigortalarının kapısında dizilmeye başlamasına…

İşsizlik sigortası fonunun sermayeye hibe edildiği açıkça bilinirken, kıdem tazminatının da hükümet güvencesinde bir fon haline getirilmesi masalına inanırsak, kırmızı başlıklı kızdan hallice olacağız.

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Söyleşi: "Kıbrıs'ı Nasıl Bilirdiniz?"

Sevgi Göyçe'yi Kaybettik

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Mayıs 2012
P P S Ç P C C
29 30 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31 1 2

Kitap: "21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

 

Kitap: " Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle Tunus’ta başlayan Arap devrimci süreci, ‘devrim’ kelimesini ‘bölgede’ ve dünyada gündelik kullanıma sokmuştu. Sonra, başta İspanya ve Yunanistan bir dizi Avrupa ülkesindeki kitle eylemleri, ‘öfkeliler’ (indignados) hareketi geldi, daha sonra da özellikle ABD’de ‘işgal et’ (occupy) hareketleri. Bu kez bir İspanyol devriminden, Avrupa ya da Amerikan devriminden bahsedilir oldu.

Şili’deki devasa öğrenci muhalefetine ‘penguen devrimi’ dendi. Türkiye’deyse Kürt isyanı, ya da ‘Kürt Baharı’ tabirleri giderek popülerleşti. Elbette çoğu abartılı tanımlama ve yorumlardı bunlar. Ancak devrimin kendisinin değilse bile lafzının, bir devrimin mümkün ve istenir olduğu fikrinin yaygınlaşması, yeni yüzyılın belki de en önemli, en şaşırtıcı sürpriziydi. Benlisoy'un kitabı devrimin ansızın ve ‘vakitsizce’ yeniden siyasal tahayyül dünyamıza dahil oluşuna dair sorular soruyor ve bu sorulara uçarı olmayan, teori ve gerçekle aynı anda bağını koruyan cevaplar veriyor…

 

 

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

SİTE İÇİ ARAMA