SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Dünyadan Peter Gowan: Bir Yoldaşın Ölümü - Tarık Ali

Peter Gowan: Bir Yoldaşın Ölümü - Tarık Ali

e-Posta Yazdır PDF

Peter Gowan’ın 12 Haziran 2009’da son nefesini vermesiyle uluslararası sol en parlak siyasal analistlerinden, New Left Review da en cömert, en sebatkâr yoldaşlarından birini kaybetti. Peter, en çaplı sosyalist entelektüellerden biriydi; korkunç enerjisi ile bağımsız zihnini gerçek bir kolektif ruhla birleştirmişti.

1970’lerden itibaren NLR’ye düzenli katkıda bulunan Peter 1984’te editörler komitesine girmiş, dergideki yazılarıyla başlı başına sağlam bir analiz paketi ortaya koymuştu. Makaleleri ve kitapları birçok dile tercüme edilmiş olup her kıtada okur bulurken, bazılarından farklı olarak, kendisine yollanan e-postalara cevap vermekte inanılmaz bir sabra sahipti.

 

Görüşlerini eleştirenlere karşı her zaman için son derece saygılı davranmakla birlikte, sıkı tartışmalara bayılırdı.1 Benim gözümde onun kaybı, müthiş bir kişisel eksiklik duygusunu da getirdi. 1967’de Vietnam Dayanışma Kampanyası’nın militanları olarak birbirimizle ilk tanıştığımız andan beri yakın dostum ve yoldaşımdı. Son kırk yılı aşkın zamandır üzerinde tartışıp konuşmadığımız neredeyse tek bir konu dahi olmamıştı.

Peter 1946’da, kız kardeşi Philippa’dan üç yıl sonra doğdu. İkisi de klasik anlamıyla savaş bebekleriydi; savaş zamanı Glasgow’a yerleşmiş, İskoç atalardan gelen bir Kanadalı subay olan babaları yeni evlenmişti. Aynı şehirden nişanlandığı delikanlıyla arasını bozup esrarengiz Kanadalısını tercih ederek çevresini şaşırtan anneleri Jean MacDonald, varlıklı bir Glasgow ailesinden geliyordu.

İki çocuk da Jean’in Glasgow’daki baba evinde dünyaya geldiler. Büyükbabanın ölümünün peşi sıra ev alelacele satılınca Jean Belfast’a taşındı ve çocukları tek başına büyüttü; tabii bu çabasında, Peter’ın eğitim masraflarını karşılayan ağabeylerinden zaman zaman aldığı ‘yardımlar’ın katkısı vardı.

Philippa ve Peter babalarını bir daha hiç görmediler; bu durum Peter’ın üzerinde tabii ki kalıcı bir etki bırakacaktı. Nitekim bu meseleyi ikimiz kendi aramızda yıllarca konuştuk durduk. Ancak kendi çocuklarının dünyaya gelmesinden sonradır ki Peter’ın baba eksikliğinin ağırlığı azalacak, fakat bu etki hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacaktı.

Peter dört oğluna harika bir babalık yaptı, her zaman çocuklarına ve arkadaşlarına geniş zaman ayırmasını bildi. Akla gelebilecek her türde konuyu aynı enerjiyle tartışıyor, siyaset ve teoriden tutun, daha rahat zamanlarında bahçıvanlığa kadar el atılmadık tek bir mevzu bırakmıyordu.

Küçük Gowan önce Orwell Park hazırlık okuluna, daha sonra da, 1806’da sömürgelere kamu görevlisi yetiştirmek üzere East India Company tarafından açılmış bir eğitim kurumu olan Haileybury College’a gönderildi. 1858’den sonra kolejin kapıları herkese açılmıştı ve okul kısa süre içinde liberal öğretim kadrosuyla ün yapacaktı.

Clement Attlee da bu okulun öğrencileri arasındaydı ve onun başında bulunduğu hükümetin yaptığı reformlar 1950’lerde okul adına büyük bir gurur kaynağı oldu. Bizim küçük Peter, Haileybury’deyken İşçi Partisi’nin ateşli bir destekçisiydi. Onu sola yönlendiren, esasen kız kardeşinin etkisiydi: O zamanlar Hıristiyan sosyalist olan kız kardeşi, Canon Collins’in önderliğindeki CND’de ve piskopos Ambrose Reeves’in başını çektiği Apartheid-Karşıtı harekette aktifti.

Peter’ın dipnotta bilgisi verilen söyleşisinde anlattığı üzere, Southampton Üniversitesi’ndeyken ilham kaynağı olarak beslendiği hocalarından birisi, bağımsız düşünceli bir İrlandalı olup daha sonra iyice radikalleşen Miriam Daly’ydi.2 Daly’nin teşvikiyle yoğunlaştığı Rus Devrimi ve bu devrimin mirasını incelemek, kısa sürede Peter adına bir takıntıya dönüştü. Zaten elinin altında bulunan her şeyi son satırına dek okumadıkça tatmin olmayan bir yapısı vardı; bu alanda da muazzam büyüklükte bir literatürle karşı karşıyaydı.

Bunun üzerine yüksek lisansını, kadrosu içinde ünlü araştırmacı R.W. Davies’in de bulunduğu Birmingham Üniversitesi’ndeki Rus ve Doğu İncelemeleri Merkezi’nde yapmaya karar verdi. Fakat o sırada devrim rüzgârları esiyordu; bu yüzden doktorasını tamamlayamadı. Şahsen bundan şikayetçi olduğunu hiç duymadım.

Peter 1968’den 1976’ya kadar Uluslararası Marksist Grup’un (International Marxist Group - IMG) koyu militanı olarak faaliyet yürüttü. Bu ufak grubun birçoğumuzun gözündeki cazip tarafı, bilinçli anti-Stalinizmi ve daha önemlisi, kararlı enternasyonalist eğilimleriydi. Dahası bu grup, her kıtada militanları bulunan, Latin Amerika ve Güney Avrupa’daki diktatörlüklerde, bilhassa Portekiz, Yunanistan ve İspanya’da gizlilik koşullarında faaliyetlerini hiç aksatmayan Dördüncü Enternasyonal’in Britanya seksiyonuydu.

Devrimci siyaset insanın tam zamanını alan bir bağlanmaydı; bu faaliyetlerin bazı tekdüze tarafları çok sıkıcı olabilmekle birlikte, insana kıvanç veren tarafı varoluşunun bu çerçevede anlamını bulmasıydı. Her şey bir tarafa, dünyadaki siyasal koşullar (Vietnamlıların ABD’ye karşı direnişi, Küba Devrimi ve Che Guevara’nın serüven dolu yolculukları, Fransa, İtalya ve İngiltere’de işçi sınıfının ayağa kalkışı, 1974’te İngiltere’de Muhafazakâr hükümeti deviren madenciler grevi, aynı yıl Portekiz’de meydana gelen devrimin diktatörlüğü alaşağı edişi) müdahil olmayı gerektirmekteydi.

Partiye sadakat hiçbir zaman Peter’ın bağımsız biçimde düşünmesini engellemedi. 1967’de NLR, 1956 Macaristan ayaklanmasının sol önderlerinden ve NLR yazı kurulu üyesi Nicolas Krasso’nun güçlü eleştirisiyle, ‘Troçki’nin Marksizmi’ üzerine bir tartışma başlattı. Sovyetler Birliği’ndeki de-Stalinizasyon süreci sayesinde Buharin ile Eski Bolşeviklerin itibarı yarı iade edilmiş durumdaydı; aforoz edilmiş durumda bir tek Troçki kalmıştı ve bu, Troçki’nin mirasını daha geniş kapsamlı bir sol çerçeve tartışmaya yönelik ilk ciddi girişimdi.

Krasso, resmi komünist hareketin hem teorisi hem pratiğinde büyük tecrübeleri olan Lukacs’ın eski öğrencilerindendi. Ernest Mandel ona savunma ağırlıklı bir cevap verdi. Krasso Mandel’e bir kere daha meydan okudu; Mandel’in ikinci cevabı daha etkiliydi.3

Peter’ın ilk yazışmalara verdiği cevabı doğrusu iyi hatırlıyorum: “Krasso’yla aynı fikirdeyim,” demişti bana, “Ernest’in cevabı ikna edici değil”. Peter beni Krasso’nun yazdıklarını daha dikkatli bir gözle tekrar okumaya zorladı. Krasso’yu bir kere daha okuyunca Peter’ın savının iyi bir temeli olduğunu anlamakla birlikte, parti sadakati anlayışım bunu Peter’dan başka birinin yüzüne karşı ifade etmeme engel oldu.

Bu tartışmanın sonucunda, Macar solcuyla giderek yakın bir dostluk kurduk. Kendisiyle ölümünden kısa süre önce yaptığı bir söyleşide Peter, Krasso’dan Macar devriminin anlamını özetlemesini istemişti. Krasso kendine özgü esprili dili ve keskin zekâsıyla ona şu karşılığı verecekti: “Sovyetler Birliği’nde 1952’de yapılan 19. Parti Kongresi’ni çok sık hatırlarım. Stalin, Kongre’nin en sonuna kadar sessizliğini muhafaza etmiş, sadece son anda, basılı hali iki buçuk sayfayı geçmeyen kısa bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmasında, ilerici burjuvazinin kaldırıp attığı ve işçi sınıfının onları yerden alması gereken iki bayrak bulunduğunu söyledi: Bunlar, demokrasi ve ulusal bağımsızlık bayraklarıydı. 1956’da Macar işçilerinin bu bayrakları yukarı kaldırıp dalgalandırdığından kesinlikle hiç kimse şüphe edemezdi.”4

Şubat 1968’de Londra’da içimizden bir grup yeni bir radikal gazete çıkarmaya karar verdik. Gazeteye hangi ismi koyacağımızı tartışırken, şair Christopher Logue isim araştırmak üzere eski British Library’nin okuma odasına yollandı. Sonra da elinde, editörü Thomas Wooler’ın, devletin içinde Peterloo katliamını işleyenleri hedef alan ağır saldırıları yüzünden hapse atılmış olduğu on dokuzuncu yüzyıl gazetesi The Black Dwarf’ın (Kara Cüce) ayrıntılı notlarıyla çıkageldi.

1 Mayıs 1968’de bu ismi canlandırmaya karar verdik. Bir hafta sonra Paris’te barikatlar kuruldu ve gazetemizin yazı kadrosundan biri, Eric Hobsbawm, bu gelişmeleri Fransız tarihinin sürekliliği içine yerleştiren sıkı bir değerlendirme kaleme aldı.

Peter’dan ilk işi olarak yeni Black Dwarf’ın dağıtım sorumluluğunu üstlenmesini istedim. Peter bunun üzerine hemen Londra’ya taşındı, işgal evi olarak kullanılan bir binada kendine yer buldu ve kırık dökük bir kapalı minibüsle gazete nüshalarını kitapçılara dağıtarak, görevinin gereklerini şevkle yerine getirmeye başladı. O dönemden aklıma ona dair kalmış olan en tatlı anı, bir gün sevinç kahkahaları atarak Soho’da, 7 Carlisle Street’de (New Left Review’un bir alt katında) bulunan büromuza dönüşüydü.

Gazetenin o sayısında Robin Blackburn’ün Alasdair MacIntyre’a karşı Herbert Marcuse’ü savunan ve dobra bir üslûpla kaleme alınmış, sert bir yazısını basılmıştı. MacIntyre, ABD’de yaşayan bu Alman Marksisti için Fontano Modern Masters serisinde çıkan son derece eleştirel bir siyasal biyografi kaleme almıştı. Blackburn’ün yazısını hazırlarken Marcuse’nin, Kara Panter üyeleriyle birlikte bir kürsüde sıkılı yumruğunu sallarken çekilmiş bir fotoğrafını bulduk.

Yazının başlığı, “MacIntyre, Planın Suya Düştü” idi. Peter o sayıyı, bir günde yüz adet Dwarf’ın satıldığı Charing Cross Road’daki radikal kitapçı Collets’e daha yeni bırakıp da dışarı çıkmak üzereyken, büyük filozofun kapıdan içeriye girdiğini görmüş. MacIntyre doğruca bizim gazete yığınının olduğu köşeye yürümüş, bir nüshayı eline almış ve kendisine saldıran başlığı görene kadar parmağını şıklatıp durmuş.

Filozof, Blackburn’ün kendisine saldıran yazısını inceler, satırları takip ettikçe renkten renge girer ve en sonunda gazeteyi tekrar balyanın üstüne fırlatıp dışarı çıkarken Peter hep onu gözlemiş. Peter bunları bir çırpıda anlatırken hepimiz keyifle ona kulak kesilmiştik. Bir polemik yazısının hedefi üstündeki en doğrudan etkisine bu kadar yakından tanıklık etmek doğrusu her zaman nasip olmazdı.

1968 yılının başlarında Vietnam’da Tet saldırısıyla işaretleri alınan devrimci dalganın son aşaması, Kasım 1975’te Portekiz’deki, yanlış idare edilip yönlendirilen aşırı-sol ayaklanma girişiminin bozguna uğramasıyla tamamlandı. Portekiz’de bir önceki yıl, ordudaki radikal subaylarla askerler, işçiler ve köylülerin başını çektiği bir hareket, doğrudan sosyalizm ve demokrasi diline başvurarak bunak Salazar’ın diktatörlüğüne son vermişti. Fakat bu sonucu daha radikal bir yola sokma çabaları fazla bir kitle desteği bulamadığından, Sosyalist Parti ve müttefiklerince kolayca bastırılacaktı.

Lizbon’daki fiyasko, Avrupa’da yeni bir devrimci açılış sağlanacağına dair bütün umutları sona erdirdi ve buna bağlı olarak, solun iç kültürü kısa süre içerisinde yenilgi ve moralsizliğin bütün klasik belirtilerini sergilemeye başladı. Bunun en belirgin işareti de, solcuların bölünme hastalıklarının amansız bir süratle ilerleyip vahim boyutlara ulaşmasıydı.

Peter bu tür küçük grup dalaşmalarından çoğunlukla uzakta durmasını bildi. Barking College’dan Kuzey Londra’daki, daha sonra ilkin University of North London, ardından London Metropolitan adını alacak olan Politeknik Okulu’na geçerek ders vermeye başlamıştı. Kısmen Ukraynalı sosyalist Bohdan Kravçenko’yla bağı sayesinde Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sol muhaliflerle dayanışma faaliyetlerine gömülmüştü. Aynı dönemde, yine aynı çevrelerden Halya Kowalsky’yle tanıştı ve 1975 yılında onunla evlendi.

Doğu Avrupa

1970’lerin ortalarından itibaren Peter, Batı Avrupa solunun Doğu’da yeraltında sürüp gitmekte olan tartışmalara daha etkin bir şekilde müdahale etmesi gerektiğine ikna olmuş durumdaydı. Nitekim, kendisinin bu fikri, 1977’de, sosyal demokrat ve Avro-komünist temsilciler dahil olmak üzere solun geniş kesimlerinin desteğiyle, içinde Patrick Camiller, Günter Minnerup ve Gus Fagan gibi isimlerin yer aldığı yetenekli bir yayın kurulu gözetiminde yayın hayatına başlayan Labour Focus on Eastern Europe için işaret fişeği işlevi gördü.

Halya, gerek siyasal bakımdan gerekse teknik düzeyde bu yayın faaliyetinin vazgeçilmez bir unsuruydu. “Halya’nın dürüstlüğü, duyarlılığı ve cömertliği,” diye yazmıştı Peter, The Global Gamble başlıklı eserinin başında, “kendi payıma hem bir esin kaynağı hem de büyük destekti”. Karısının ufak tefek dertleri hiç umursamayan tutumu, Peter hayal gücünü salıp koyverdiğinde hemen önüne çıkıverirdi.

İlk zamanlarda derginin mizanpaj dahil olmak üzere neredeyse bütün masabaşı işleri Halya’nın sırtındaydı. Ona dair çok sıcak bir anım hâlâ aklımdadır: Kucağında yeni doğmuş oğlu Ivan’la Upper Street’deki IMG merkezine geldikten sonra, matbaanın bulunduğu o korkunç bodrum katının merdivenlerini inmiş ve bebeğini masaya bırakıp doğruca Labour Focus’un o sayısının hepsinin dizgisini halletmek üzere yerine oturmuştu.

Sonraki yirmi yılı aşkın süre boyunca bu dergi Jacek Kuron, Peter Uhl, Vaclav Havel, Rudolf Bahro, Roy ve Zhores Medvedev, Tamara Deutscher ve başkalarının metinlerine yer verdi, çok sayıda belge ve tartışma yayınladı, Charter 77, Sovyet işçi mücadeleleri ve Doğu Avrupa feministleri ve yeşilleriyle ilgili analitik makaleler bastı ve sayfalarını 1980’de Polonya’daki Dayanışma harektinin grev bültenleri gibi bildirilere açtı. 

Labour Focus Doğu Avrupa’daki muhaliflerin kalemlerinden çıkan yazılara yer vermenin ve bu muhalefetin çeşitli eğilimlerini yansıtmanın yanı sıra, hem editoryal çizgisiyle hem de ideolojik anlayışıyla bilinçli bir sosyalist dergiydi (hatta bir nevi, Batı solunun otoriteryan modele suç ortaklığı yaptığı tezini çürüten bir sicile sahipti). Doğu Avrupa ülkelerinin çöküşüne yol açan şey, büyük ölçüde bu rejimlerin, sosyalizmin demokratik bir eksende yenilenme yollarının önünü kapatarak, işçilerin toplumsal ve siyasal haklarına saygı göstermemeleriydi.

Peter bu dergide, annesinin kızlık soyadını kullanarak, Oliver MacDonald mahlasıyla editörlük yaptı. 1980’li yıllarda dergi sayfalarında onun kaleminden çıkmış çok sayıda önemli metin yer aldı. Polonya, Gorbaçovculuk ve Sovyet ayrılıkçılığı gibi meselelere el atan bu metinlere daha sonra, Amerika’nın Soğuk Savaş’tan galip olarak çıkmasının ardından, Avrupa Birliği ve Doğu Avrupa ile birleşik Almanya’nın rolünü değerlendiren makaleler, yine 1999’da NATO’nun Yugoslavya’daki savaşına ayrılan özel sayıda çok kıymetli bir katkı eklenecekti.

Labour Focus dergisi, o ülkelerde ekonominin toplumsallaşması temelinde daha demokratik biçimlerin filiz vereceği umudunu kaybetmeden, Sovyet bloğu rejimlerinin altının oyulmasından çekinmemişti. Doğu Avrupa’nın Washington’ın uydu devletleri haline gelmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Amerikan şok terapisinin marifetiyle sosyo-ekonomik bağların tamamen koparılması neticesinde, o küllerden daha iyi bir şeylerin boy atabileceğini umut eden herkes açısından tarihsel bir yenilgiyi temsil edecekti.

Labour Focus etrafında toplanan ekipten birkaçının bu gelişmelerden hiç tedirgin olmaması şaşırtıcı değildi.  O dönemde Peter’ın azmi ve kararlılığı üstün gelmişti. Zaten hepimiz bu gelişmelerin dostlar ve meslektaşlar üzerinde nasıl etkiler yapacağı konusunu uzun uzun konuşuyorduk. Peter’ın öngörüsü, travmanın daha derinleşeceği ve birçok kişinin yoldan çıkacağı yönündeydi. Nitekim 1990’lı yılların başlarında, Amerika Birleşik Devletleri saldırı okunun yönünü Irak’a çevirip, Saddam Hüseyin’e Kuveyt’i istila etmesi için yeşil ışık yakılınca bu öngörüsü doğrulanmaya başladı.

Solda yer alan birçok kimse birinci Körfez Savaşı’nı yeni ve canlılık katıcı bir kozmopolitanizmin (geçmiş on yıldır Batı’nın silahlandırıp bütün donanımlarını sağladığı bir ülke olup, canice bir rejimin hüküm sürdüğü bir coğrafya üzerinden ABD’nin desteğindeki bir küresel adaletin) göstergesi şeklinde değerlendirme yolunu seçti. Peter ise son derece duru bir bakış açısıyla, ABD’nin Körfez’deki varlığını muazzam derecede arttırmaya yarayacak olan bu savaşı, liberal bir insaniyet bayrağına bürünmüş şekildeki emperyal çıkarları kovalamanın önemli bir merhalesi şeklinde yorumluyordu.

Balkan Savaşları

Çok geçmeden Yugoslavya parçalandı: İlk önce, Almanya ve Avusturya’nın körüklemesiyle Slovenya ve Hırvatistan ayrıldı; onları ABD’nin teşvikiyle ve üç cepheli korkunç bir iç savaşa yol açan, her tarafın dehşetengiz katliamlar işledikleri bir süreçte Bosna’nın ayrılması izledi; son olarak da, eski Yugoslav devletinin kalıntıları üzerinde NATO savaşı patlak verdi.

Yeni ‘kozmopolitler’in çok geniş bir tabakası artık, bunun ‘faşizm’e, ‘soykırım’a ve ‘zorbalığa’ karşı bir savaş olduğu iddiasıyla NATO bayrağı altında toplanıyordu.5 Ben inanılmaz derecede geniş yürekli, felakete yürüyenler dahil olmak üzere insanları hep en iyi halleriyle görmeye eğilimli bir insan olan Peter’ın, Yugoslavya saldırısı sırasındaki kadar kızgın haline daha önce hiç tanık olmamıştım. Zaten bu konu üzerinde kaleme alacağı yazıların sayısı, geçmişte ya da günümüzde başka çatışmalar üzerine (New Left Review’da, Socialist Register’da ve Labour Focus’taki 140 sayfalık denemesi “The Twisted Road to Kosovo”da) yazdıklarının hepsinden daha fazla olacaktı.

Batı medyası Yugoslavya’da meydana gelen olayları yalnızca iç güçlerin, ülkenin dağılmasını arzu eden ‘ateşli milliyetçiler’in sonucu gözüyle değerlendirirken, Gowan Atlantik güçlerinin oynadığı can alıcı role işaret ediyordu. 1990’da Yugoslavların ezici çoğunluğu ülkenin herhangi bir şekilde parçalanmasına karşı çıkarken, ABD’nin yürüttüğü politika, eski-Comecon ülkelerine sık sık uygulanmış olan aynı ‘şok terapisi’ kıskacını tekrar devreye sokmaktan yanaydı.

Yugoslav başbakanı Ante Markoviç’in, Jeffrey Sachs’ın yardımıyla uygulamaya koyduğu IMF paketi, ülkeyi krize sürükleyip federal hükümetin temelini oyarak ‘trajedinin kritik dönüm noktası’ haline geldi. Devletin kasası tamtakır boşalırken, Oliver Cromwell’in vakti zamanında iyi kavramış olduğu gibi, kuruş para alamayan askerler doğrudan istikrar bozucu bir faktör işlevi göreceklerdi.

Peter, Almanların krizi iyice ağırlaştıran ve dolaysız biçimde Hırvatların bağımsızlık ilanına zemin hazırlayan girişimlerine karşı keskin eleştiriler yöneltmekteydi.6 ABD’nin siyasal bakımdan ya da anayasal zeminde var olmayan bir ‘Bosna ulusu’nun ‘kendi kaderini belirlemesi’ni kışkırtan ve bu kapsamda, Bosna Sırpları ve Hırvatlarını kaçınılmaz olarak Bosna Müslümanlarıyla kapıştıracak çabalarını da, Yugoslav krizinde öncülüğü Bonn’dan kendi inisiyatifine geçirmek amacına yoruyordu.

Washington’ın bu meseleyi takıntı haline getirmesi, nüfusu koruma kaygılarından ziyade, Batı Avrupa’nın kendi yörüngesine tabi kalmasını sağlama bağlamaktı. Öyle ki, Soğuk Savaş’ın akabinde çok açıkça fark edilmeyen bir durum olarak, NATO inisiyatif üstlenmekte gönülsüz davranıyordu ve Orta Avrupa’da, Almanların önünde potansiyel olarak Akdeniz’den Baltıklar’a uzanan yeni bir nüfuz alanı açılmaktaydı.

Gowan, ‘Batı’nın güç politikasına dayalı sistem’i ağır bir dille mahkûm etmişti: “Batı’nın bu sistemi, kendisine bir bedel ödetmeden Yugoslavya’nın kargaşalığa ve savaşlara sürüklenmesine önemli bir katkıda bulunurken, bu savaşlardan kendi jeopolitik amaçları doğrultusunda faydalanacak, sonra da, üstüne düşen hiçbir sorumluluğu kabul etmemenin yanı sıra, savaş suçları mahkemesinin vahşetin müsebbiplerine biçtiği yargılarından faydalanıp, siyasal kazanımlarını çoğaltmanın yollarını arayacaktı.”7

Balkan halkının güvenliğini başa alan bir Batı politikası, tamamen farklı bir yön takip etmeli, bütün bölge adına kalkınmayı ön plana alan bir çerçeveye uymalıydı. Peter son yıllarında, Balkanlar’a yayılan BM protektoralarındaki rezaletleri sayıp dökmüş ve onları gerçekleşmesi muhtemel gelişmelere karşı uyarmıştı. Ona göre, Avrupa kamuoyunun ABD’nin tercih edeceği savaşlarda NATO’nun ‘insani’ amaçlı bir güç olarak kullanılması ve saldırgan olmayan devletlerin bombalanmasının meşru görülmesi çizgisine katılmaları sonucunda Amerika’nın liderliğinde elde edilen tarihsel siyasal zaferin bedeli, muazzam ölçülere varan toplumsal yıkımdı.

‘Küreselleşme’

1990’dan itibaren Peter’ın çalışmaları, giderek Amerikan ve Avrupa elitlerinin, Soğuk Savaş’tan sonraki dünyanın yeniden yapılandırılmasında işbirliğine gitmeyi öngören stratejik hedeflerini analiz etmeye odaklanmıştı.

Bu çerçevede Peter’ın çıkış noktası her zamanki gibi şuydu: Devletin icra katında ve çoktaraflı kurumlarda politikalar büyük ölçüde halkın (ve kamunun) eleştirisine kapalı olarak belirlendiğinden, devlet gücünün nasıl ve hangi amaçlar uğruna kullanıldığını kavramak, perde gerisinde yürütülen müzakerelerin ayrıntılarına vakıf olmayı ve ortaya çıkan politik sonuçlardan geriye iz sürüp, süreçten kimin kazançlı çıktığının araştırılmasını gerektirmektedir.

İşte, Peter da finansal ve ekonomik kurumların, keza bunları idare etmenin gerektirdiği devlet adamlığı becerisinin son derece siyasal bir eksene oturduğu görüşünde ısrarcıydı. 1999’da çıkardığı The Global Gamble (Küresel Kumar) kitabında, ‘küreselleşme’nin organik ekonomik süreçlerin sonucu olduğu meselesini işlemiş ve 1990’larda dünya ekonomisinde meydana gelen köklü dönüşümü, Washington ve New York’ta esasen ‘Dolar-Wall Street Rejimi’nin hayli siyasal nitelikli hamleleriyle yönlendirilen bir süreç olarak değerlendiren etkili bir sav ortaya koymuştu.

Dolayısıyla, ‘küresel finans pazarı’ndan bahsetmek, 1980’lerden beri uluslararası finansal faaliyetlerin çok büyük çoğunluğunun merkezinin Wall Street, ya da onun uydusu sayılan Londra’daki City olduğunu gösteriyordu. “‘Amerikan’ sıfatının gereksiz olduğuna inananlar,” diyordu, “kendilerine, eğer uluslararası finansal sistem -İran’ı bir tarafa bırakın- diyelim Çin ‘deki piyasalar ve operatörlerin egemenliğinde olsaydı ortaya nasıl bir farklılığın çıkacağını sormalıdırlar”.

The Global Gamble Dolar-Wall Street Rejimi’nin kökenlerini takip ederek, uluslararası para sisteminin 1970’lerde Nixon yönetimince, üretim sektöründe ‘uzun dönemli gerileme’nin kendini göstermesi ve finans-kapitalin çıkarlarının ayrıcalıklı bir konuma oturması olgusunun iteklemesiyle yeni baştan yapılandırılmasına varmaktaydı.

Bretton Woods sonrasında altının temel alınmasından vazgeçilip, dolara dayalı dalgalı kur sistemine geçilişi muazzam derecede güçlü bir mekanizma ortaya çıkarmıştı ve bu mekanizma sayesinde, Washington ile ABD’nin başını çektiği uluslararası finans kurumları dünya çapındaki ekonomik işleyişte meydana gelen değişiklikleri etkileyebileceklerdi. Döviz dalgalanmalarının ve sermaye akışlarının sebep olduğu oynaklığa bağlı krizler ise, IMF tarafından başka yerlerdeki ulusal ekonomilerin neo-liberal hatta uygun bir biçimde yeniden yapılandırılması amacıyla kullanılıyordu.

Gowan’a göre, ‘neo-liberalizm’ salt bir serbest piyasa ideolojisi değil, bir toplumsal mühendislik projesiydi. Harici olarak, bir devletin siyasal iktisadını, küreselleşme adı altında ‘çekirdek’ ülkelerden gelen ürünlerle finansal akışlara açıyordu. Dahili olaraksa, devletin iç toplumsal ilişkilerinin “üretken sektörleri finansal sektörlere tabi kılıp, çalışan nüfusun büyük kesimine tamamen men ederek, kreditör ve rantiyelerin çıkarları lehine” yeniden şekillendirilmesi demekti.

“Üretken yatırımların işlevsel gerekliliklerinin karşısında rantiyelerle spekülatörlerin çıkarları”nı ayrıcalıklı konuma getirme eğilimi, türev ürünler ticaretinin aşırı derecede şişkinleşmesinin yolunu açmıştı. Gowan öngörülü bir yaklaşımla, “küreselleşme kumarı”nın “kronik finansal istikrarsızlığa” yol açıp, “ekonomnin kaderini menkul kıymetler piyasalarının performansına kilitleyerek istikrarsızlaştırıcı ve muhtemelen de ekonomik açıdan uygulanamaz” bir rol oynadığını saptamıştı. Ne ki, ekonomik zayıflık ‘olağanüstü siyasal başarı’yla birleşince, ortaya çıkan sonuç Amerika Birleşik Devletleri’nin kayda değer bir tehdit ya da rakiple karşılaşmaması olacaktı.8

Gowan yazılarında, anaakım görüşlere bağlı analizlerin edilgen ya da öznesiz (“Savaş çıktı” misali) formülasyonları karşısında, her zaman için bir fail olarak insanın (stratejik konumdaki politik elitler, yüksek kademelerdeki devlet görevlileri, askeri plancılar), belirli bir sınıfın ya da ülkenin çıkarlarını kovalarken oynadıkları rolü vurgulamıştır. Onun yaklaşımı, NLR’nin iç tartışmalarında bazen akla geldiği üzere, niyetlerin abartılıp yapının küçümsenmesi riskini doğursa bile, böylesine depolitize olmuş bir çağda tersine bükerek düzeltme yapmanın paha biçilmez bir önem taşıdığına işaret etmek yerinde olur.

Gowan’ın çalışmaları her örnekte dünyanın ıslah edilmesi projesine bağlı olarak potansiyel aktivistlerden, belirli hamleleri yapanlardan ve etkili kişilerden oluşan bir kitleyi hedef almıştır. Dolayısıyla kendi imzasını attığı her yazıda, çağdaş kapitalist iktidarın işleyişini ifşa etmeyi, bu mekanizmasının doğasını gözler önüne sermeyi, demokratik kamuoyunun “taşıdığı sorumluluğu, bünyesinde yaşamakta olduğumuz devletlerin davranışlarını etkileme yönünde kullanması”na yardımcı olmayı öngörmüştür.

Peter Gowan, klasik Gramsici anlamda solun organik entelektüellerindendi. Ne yazık ki, çalışmalarını kitlesel bir sosyalist partinin bulunmadığı bir yerde sürdürmekteydi. Uzun ve geniş göğüslü, sevinince bütün bedeniyle gülen bir insan Peter altmış üç yaşında, kaynağı asbeste bağlı olduğu için nihai aşamaya gelmeden önce teşhis konması mümkün olmayan (ve belki de Braking Tech’in bulunduğu, savaştan sonra köhne bir yapıda çalışırken kendisine bulaşmış) bir kansere boyun eğerek aramızdan ayrılmasaydı daha en az yirmi yıl yaşayabilecek güçte bir adamdı.

O uğursuz teşhis konmadan önceki ay, 2008 yazında Kanada’da tatildeyken günde altı mil koşuyordu. Ölümü olağanüstü bir sakinlik, neşe ve cesaretle karşıladı. New Left Review’un 55. sayısında yayınlanan ve birinci tur kemoterapiyi gördüğü sırada kaleme aldığı son makalesi “Crisis in the Heartland” dünya kapitalizminde 2008’de patlak veren erimenin görkemli bir analizidir ve kamu yararına işleyecek bir kredi sistemi benimsenmesi çağrısıyla sona ermektedir.

Peter’ın entelektüel yetileri son nefesini verene kadar gücünden bir şey kaybetmeyecekti; nitekim ömrünün son haftalarında, London Metropolitan University’deki meslektaşları ve dostları olan Mike Newman ve Marko Bojcun’la yaptıkları uzun bir röportaj dizisini kayda almışlardı.

Sonuna kadar Leninist olan Peter Gowan, cenaze törenini ailesiyle birlikte titizlikle planladı ve Country Joe’nun Vietnam şarkısıyla “Gimme an F!” bu dünyaya veda etti.

Ölüm döşeğindeyken, “Materyalist olduğuma o kadar memnunum ki,” demişti bana. Onda inanma saçmalığından eser yoktu. Zaten bir gün hepimiz bu dünyadan çekip gideceğiz; onun bizden tek farkı, gidişinin zamanını bilmesiydi. Sadece ölümü erken oldu –henüz yazacağı kitaplar, tutacağı sözleri vardı; ama ölümden de korkmuyordu. Onunla yaptığımız son telefon görüşmesinde, bugünkü savaşı, aynı derecede vahşice gerçekleşmiş olan daha önceki bütün savaşlara benzeterek Afganistan’dan bahsetmiştik.

En son da ona, Winston Churchill’in o bölgede henüz genç bir subay olarak bulunduğu on dokuzuncu yüzyılın sonundaki ruh halini çok iyi yansıtan Kipling’in şiirlerinden bir kıta okudum:

Vurulup da düştüğünde Afganistan ovasına,
Senden kalanları kesip doğramak için başına üşüşecek kadınlar,
Sense sarılmış tüfeğine, uçmuş beyninle,
Gideceksin bir asker gibi tanrına.

Peter sevindiğinde gürlercesine kahkaha atardı. Onun sesini zihnimde aziz bir hatıra olarak saklayacağım.


1) Bkz. Gowan’ın yılmaz Blair’ci Financial Times yazarı John Lloyd’la tartışması, NLR 1/216, Mart-Nisan 1996.
2) Kendi babası da iç savaşta Michael Collins’le aynı saflarda savaşmış olan Daly, daha sonra İrlanda’ya dönecek ve cumhuriyetçi sosyalist bir gruba katılacaktı. Daly 1980’de, bazı iddialara göre İngiliz istihbaratının ele vermesi sonucu, ayrılma yanlısı olmayan Protestanlarca vurularak öldürüldü. Gowan onun ölümünün ardından Socialist Challenge’da etkileyici bir yazı kaleme almıştı.
3) Bkz. Nicolas Krassó, “Trotsky’s Marxism”, NLR 1/44, Temmuz-Ağustos 1967; Mandel’in cevabı için bkz. NLR 1/47, Ocak-Şubat 1968; Krassó’nun cevabı için bkz. NLR 1/48, Mart-Nisan 1968; Mandel’in cevaba cevabı için de bkz. NLR 1/56, Temmuz-Ağustos 1969.
4) “Hungary 1956: A Participant’s Account”, ed. Ali, The Stalinist Legacy: Its Impact on 20th-Century Politics, Harmondsworth, 1984 içinde.
5) Bir zamanlar Yugoslav devletinin eşsizliğini savunanların, kendi savlarını desteklemek ve ABD’nin güvenlik düzeninin çekimine kapılmadan önce Bayan Thatcher’ın hazır bulunduğu suarelerde rahatlamak için Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin etmesiyle ilgili metinlerini aktarmaktan bıkmamaları gibi, bazı traji-komik kesintiler olmamış değildi. Nitekim, bu isimlerin birkaçı 2003’te Irak’a karşı açılan savaşa destek verecekti.
6) Onun görüşü, Saarbrucken’de 1 Mayıs 1999’da, maliye bakanlığından istifa etmesinden birkaç hafta sonra yaptığı konuşmada SPD lideri Oskar Lafontaine’in ağzından doğrulanacaktı. “Yaşanan süreçte Almanya’nın bildiğini okumaması gerektiğinin söylendiğini çok sık duydum, fakat size hatırlatmak zorundayım ki, bütün bu sürecin başında Almanya, açıkça Paris, Londra ve Washington’ın direnişi karşısında, Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetlerin bağımsızlığını resmi düzeyde tanınmasını isteme konusunda gerçekten kendi bildiğini okumuştur. ... Özgürlük ve kendi kaderini belirleme, ulusal ve etnik düzeyde dışlayıcı tutumların benimsenmesiyle bağdaşmaz. Özgürlük ve kendi kaderini belirleme, ancak dayanışma ve insani yakınlıkla bağı kurulduğu zaman tasavvur edilebilir. Bunun için, etnik farklılıklara dayanarak gündeme getirilen bu küçük-devlet saçmalıklarını tanımak yanlıştı. Ayrıca, NATO bombardımanlarıyla Hırvatistan’ın Sırpları Krajina’dan sürmelerine fırsat vermek de hataydı.” Bu konuda bkz. ed. Ali,
Masters of the Universe: NATO’s Balkan Crusade, Londra, 2000.
7) “The NATO Powers and the Balkan Tragedy”, NLR 1/234, Mart-Nisan 1999.
8) The Global Gamble: Washington’s Faustian Bid for World Dominance, Londra ve New York, 1999, s. vii-xi.

(Bu makale New Left Review dergisinin 59. Sayısında -Ekim-Kasım 2009- yayımlanmıştır. Makalenin Osman Akınhay tarafından gerçekleştirilen Türkçe çevirisi, Mesele dergisinde yayımlanacaktır.)

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG