|
Herhalde hatırlardadır. Bundan tam bir sene önce, Aleksis Grigoropulos adlı 15 yaşındaki bir gencin polis tarafından katledilmesi Yunanistan’da kelimenin gerçek anlamıyla bir ayaklanmayı tetiklemişti. Yaygınlığı, kitleselliği, kendiliğindenliği, militanlığı, müesses nizamın meşru kabul ettiği siyasal kanalları hiçe sayarak “aşağıdan” bambaşka siyaset etme biçimlerini devreye sokması, baskı aygıtıyla “doğrudan” kafa kafaya gelme iradesi ve uluslararası alanda yarattığı etkiyle “olaylar”, kendi sesinin büyüsüne kapılan devrimci bir jargon gereği değil, otantik anlamda bir ayaklanmaydı. Peki bir sene sonra ayaklanmadan geriye kalan bir şey var mı? Her renkten sinikler için cevap apaçık ve kesin bir “hayır”.
Hakikaten, uzaktan bakıldığında, iki haftayı aşkın bir zamana yayılan eylemler Yunan manzara-i umumisinde pek bir değişiklik yaratmamış gibi. Öyle ya daha kısa zaman önce gerçekleşen seçimlerde Karamanlis ailesinden gelen “merkez sağ” partiye mensup başbakan yerini Papandreu ailesinden gelen “merkez sol” partinin liderine bıraktı. Görünen, Yunan cephesinde yeni bir şey olmadığı, merkez sol ile merkez sağın dönüşümlü olarak iktidara geldiği siyasal sistemin dimdik ayakta olduğu. Dahası solun toplam oylarındaki görece düşüş ve hatta aşırı sağın siyasal etki ve gücündeki artışı hesaba kattığımızda, ayaklanma sonrasında tablonun daha da karardığı sonucuna varmak pekâlâ mümkün.
6 Aralık yaklaşırken cumhurbaşkanından merkez sağ parti Yeni Demokrasi’nin başına henüz geçen Antonis Samaras’a kadar hemen herkes “talihsiz” genç Grigoropulos’un ölümünü yayımladıkları mesajlarla anmayı ihmal etmedi. Göstericilere de şiddetten uzak durma, “aşırıya kaçmama” çağrısı yaptı. Samimi bir hassasiyetin ifadesi ve rutin bir itidal çağrısından ziyade anma etkinliklerini müesses nizamın meşru kabul ettiği sınırlar dahilinde tutma, yıldönümünü ehlileştirme çabasının ürünüydü elbette bu mesajlar. Yani neticede “aşırıya kaçan” bir polisin neden olduğu ve “anormal” sayılması gereken bir hadisenin kınanması ve fazla da abartılmaması gerekliydi. “Düzen partisi”, sağıyla soluyla, Aralık hadiselerinin kollektif hafızaya bir “ayaklanma” olarak kazınmaması için daha ilk günden büyük çaba sarfetmekte. Aralık’ın en önemli mirası ayaklanmanın mümkün olduğunu göstermesiydi gerçekten. Dolayısıyla da hadisenin bu yönü kollektif şuurdan silinip atılmalı, Aralık “talihsiz” bir olaya verilen “aşırı” bir tepki, patolojik bir vaka olarak görülmeliydi. Aralık, neyse ki hızla iyileşilen ateşli bir hastalık, norm olandan bir sapma, bir toplumsal “anomali” olarak hatırlanmalıydı.
Dolayısıyla anma etkinlikleri de bu çerçevede kalmalı, ayaklanmanın, yani toplumsal düzenin kitlesel, doğrudan ve eylemli olumsuzlamasının mümkünlüğünü hatırlatacak herhangi bir eylemden uzak durulmalıydı. Aksi takdirde, sağlı sollu kalem erbabına ve siyaset esnafına göre Grigoropulos’un hatırasına “saygısızlık” edilmiş olacaktı. Çiçeği burnunda “sosyalist” hükümet de daha baştan bu hatıraya halel getirilmesine karşı katı bir tutum alacağının işaretlerini verdi. Zaten iktidara geldiği ilk günden beri PASOK hükümeti polisin toplumsal muhalefet karşısında elini rahatlatan, daha “sert” tutum takınmasına imkân tanıyan bir çizgi izliyor. Gösterilere müdahale, keyfi gözaltılar, Atina’da toplumsal muhalefetin merkezi sayılabilecek Eksarhia semtinin adeta abluka altına alınması ve elbette göçmenlere yönelik şiddet kanıksanan uygulamalar halini aldı. Fakat, hakkını yemeyelim, Papandreu hükümeti, aynı zamanda da içişleri bakanlığının adını ancak George Orwell’in hayal edebileceği şekilde “yurttaşları koruma bakanlığı” olarak değiştirdi. Yıldönümüne geri dönelim. Pazar günü gerçekleşen eylem bir hayli kalabalıktı. 10 bin kişiyi aşkın bir kitleden bahsediliyor ki, Atina standartları düşünüldüğünde, hele hele medyanın günler öncesinden yarattığı korku iklimi akla getirildiğinde küçümsenecek bir kalabalık değil bu. Pazartesi günü ise lise ve ortaokul öğrencileri, Atina’nın birçok semtinde, polis karakollarını sembolik olarak kuşatma eylemleri düzenledi. Üniversite öğrencileri ise aynı gün yine hayli kalabalık bir yürüyüş düzenlediler. Yine okul ve üniversitelerde sembolik işgaller gerçekleştirildi. Çatışmalar sınırlıydı ama medya, sinekten yağ çıkarırcasına eline geçen her “kareyi” ahaliyi terörize etmek ve polis şiddetini meşru göstermek için tekrar tekrar kullanmaktan imtina etmedi. Eylemler öncesinde polis “önleyici” baskınlar düzenleyerek çok sayıda “potansiyel” eylemciyi gözaltına aldı. “Önleyici savaş”ın sadece sabık başkan Bush ile onun etrafına toplanmış bir avuç yarı çılgın yeni muhafazakârın benimsediği bir doktrin olmadığı çok açık. “Önleyici savaş” doktrini çerçevesinde mesela, anarşist ve anti-otoriterlerin yıllardır kullandığı bir sosyal merkez olan “Resalto”, daha Cumartesi gününden basılıp içeridekiler gözaltına alındığında boş bira şişeleri de “potansiyel” molotof kokteylleri olarak suç aleti sayılabiliyor. Bu yazının kaleme alındığı saatlerde gözaltı sayısı 800’e yaklaşmıştı. Çok sayıda tutuklamanın olacağı aşikâr. PASOK hükümeti “aktif” bir güvenlik siyaseti izlemekle ve Atina ve ülkenin belli başlı kentlerini geçen seneki gibi “vandalizme” teslim etmemekle övünüyor. Ana akım medya da hükümetin “aktif” ve “kararlı” tutumunu alkışlıyor.
Çatışmalar geçen seneye göre sınırlıydı. Geçen senenin mekanik bir tekrarını özleyenler yok değildi elbette; ancak malum, bir ayaklanmanın ısmarlanması, takvime göre ayarlanması mümkün değil. Hayır, kitlesel bir ayaklanmayı laboratuvar koşullarında tekrar etmek, bir kez olmuş olduğu şekilde tekrarlamak mümkün değil. Anılan bir ayaklanma, bir kalkışma da olsa “yıldönümü”, adı üstünde, bir ayaklanma teşkil etmez. Bir ayaklanmayı “zorlamak”, “çatışmak için çatışmak”, ayaklanmayı bir rutin haline getirir, onu tecrit eder. Bu riski daima göz önünden bulundurmak gerekiyor.
Diğer yandan, Aralık’ın geride bıraktığı radikal tortuyu hafifsememek gerek. Pazartesi günü çeşitli karakollar önünde toplanan on beş, on altı yaşındaki gençler ayaklanmanın mirasının hâlâ bizlerle olduğunun en açık deliliydi. Bu mirasın nasıl “harcanacağı”, nasıl kullanılacağı ise ne kadar önemli olsa da bir yıldönümünün ağırlığını aşan ciddi bir tartışma başlığı ve tartışma ancak önümüzdeki dönemin toplumsal mücadelelerin ışığında bir yere bağlanabilecek. Kendi ebeveyninden daha olumsuz koşullar içerisinde bir hayat süreceğini gören, giderek daha ticarileşen bir eğitim sistemine, esnek çalışma ilişkilerine, “mezarda emekliliğe” ve elbette daha fazla polis keyfilik ve şiddetine mahkûm olduğunu duyan, sezen, gören öğrenci-çalışan gençlik, Yunan toplumsal muhalefetinin itici gücü olmaya devam edecek gibi görünüyor. Tayin edici mesele, bu dinamiğin başka rezerv güçlerle birleşip birleşemeyeceği, düzen karşıtı bu reaksiyonun yaygınlaşarak, toplumsal hinterlandını genişleterek daha kapsamlı bir siyasal-toplumsal alternatife mi dönüşeceği yoksa yalıtılıp kuruyacağı mı sorularında düğümleniyor.
Yıldönümleri her zaman tehlikeler barındırır. Anılan hadise ne kadar radikal olsa da onun hatırası her an ele geçirilip ehlileştirilmeye, konformizmin nesnesi haline getirilmeye açıktır. Öyleyse bellek ihmal edilmemesi gereken bir mücadele alanıdır. Hele söz konusu olan bir ayaklanmanın hatırasına gösterilecek “sadakat” ise. Geçen seneki eylemler esnasında gösterici gençlerin Nazi işgaline karşı mücadele vermiş bir direnişçinin büstünü “barikat” yapmak için kullanması çokça tartışılmıştı. Eylemciler cehaletle, apolitikle, geçmiş mücadelelere saygısızlıkla, bu mücadelelerin değerini bilmezlikle, hayırsızlıkla suçlanmışlardı. Aslında meseleyi yerli yerine oturtabilmek için tartışmayı ve soruyu başka şekilde formüle etmek elzem. Nazi karşıtı kurtuluş mücadelesinin anısına, antifaşist direnişçinin hatırasına gerçekten saygı gösterip sadık kalanlar kimler? Onun büstünü dikip ehlileştirenler, konformizmin rutinine, rehavetine teslim edenler mi yoksa onun büstünü barikatlarına katıp yeniden saflara katanlar mı?
|