Anasayfa Dünya'dan Obama: Umuttan Kâbusa - Aykut T. Kılıç
Obama: Umuttan Kâbusa - Aykut T. Kılıç PDF Yazdır e-Posta

Bir yılın ardından Obama yönetiminin ‘değişim’ vaadi büyük bir kâbusa dönüşüyor. Her ne kadar Wall Street medyası anlaşılması hayli güç sayısal verilerle krizin seyrine ilişkin bir iyimserlik havası yaymaya çalışsa da işsizlik, yoksulluk ve mülksüzleşme gizlenemeyecek boyutlara ulaşmış durumda. Söz konusu iyimserlik Şangay’dan New York’a kadar dünya borsalarındaki kısmi canlanmayla alakalı. Fakat bu kriterdeki sınıfsal önyargıya dikkat etmek gerekiyor: Borsadaki değerlenmeye sevinmeliyiz çünkü işçiler için istihdam ve ücret yaratacak ‘reel ekonomideki’ canlanma bir kural olarak finans sektöründeki iyileşmeyi takip eder. Özellikle Anglo-Sakson dünyasında 2002’den 2007’nin sonuna kadar finans sermayesindeki genişlemenin ‘istihdam yaratmayan bir büyüme’ olduğu büyük ölçüde unutulmuş görünüyor ve medya da bu amneziyi hayli başarılı bir şekilde yaymaya devam ediyor.

Dünya borsalarındaki göreli iyileşmenin toplumun refahının artmasıyla uzaktan yakından alakalı olmadığını görebilmek için sadece ABD’deki işsizlik rakamlarına kabaca bir göz atmak yeterli. Şu an itibariyle yaklaşık on altı milyon kişi (aktif işgücünün % 10.2’si) işsizlikle boğuşurken 27 hafta ve üzeri bir süredir iş bulamayanların sayısı altı milyonu geçmiş durumda. Durgunluğun başladığı 2007 yılının sonu baz alındığında bu rakam sekiz milyonu geçiyor. Artık iş aramaktan vazgeçmiş ya da iş bulma umudunu tamamen yitirmiş insanların (literatürdeki adıyla ‘cesareti kırılmış işçiler’) sayısıysa bir milyonun üzerinde. Öte yandan, finans sektöründeki iyileşmenin asli olduğuna ilişkin neoliberal tezlere meşruiyet kazandıran ‘zenginler kazanırsa alt sınıflar da bundan faydalanır’ gibi yaygın bir inanışın ne denli büyük bir hurafe olduğunun en iyi kanıtı ise toplumun en yoksul kesimlerinden biri olan 16-24 yaş grubundaki siyah erkekler arasında % 34.5'e varan işsizlik oranı olsa gerek. Bu rakam halihazırda Büyük Bunalım dönemindeki oranı yakalamış durumda.

Fakat bu denli büyük bir işsizlik oranına ve yeniden değerlenme imkânlarının son derece kısıtlı olması nedeniyle büyük ölçüde değersizleşme tehlikesiyle karşı karşıya bir sermaye fazlasına rağmen kârlılık oranları azalmamakta. ABD ekonomisiyle ilgili en güvenilir tahminlerin sahibi Standard & Poor’s şirketinin en büyük 500 şirketin Temmuz ve Eylül 2009 arasındaki kâr oranlarına ilişkin tahminlerinde % 81 oranında yanılması bunun en ciddi kanıtı. Aralarında kriz patlak verdiğinde devlet müdahalesiyle kurtarılan birçok finans kuruluşunun da olduğu bu şirketlerin büyük bir çoğunluğu, beklentilerin üzerinde kârlılık oranlarına ulaşmış durumda. ABD Ticaret Bakanlığı’nın son verilerine göre finans sektörünün toplam şirket kârlılıkları içerisindeki payı % 31.5’e ulaşmış durumda. Emlak spekülasyonunun en yüksek seviyede olduğu büyüme yıllarından bile daha fazla olan bu oran, önümüzdeki zaman zarfında kaçınılmaz olarak patlayacak yeni bir balonun hızla şiştiğinin en somut göstergesi. Tek başına çok güvenilir bir veri olmasa da üretkenlik rakamları da kârlılık oranlarının artmaya devam ettiğini gösterir nitelikte. Üretkenlik 2009 yılının üçüncü çeyreğinde % 9.5 oranında artarken (2003 yılından bu yana ulaşılan en büyük oran), aynı dönem için emek gücü maliyetleri % 5.2 azalmış durumda. Bu rakamlar hâlâ bir işi olanların ücret kesintileri, ücretsiz izinler, işyeri sayısının azaltılması gibi uygulamalarla çok daha fazla baskı altına alındığını gösteriyor.

Kriz koşullarında finans şirketlerinin bu kadar büyük bir kârlılık payına sahip olmasında devletin giderek artan bir rolü söz konusu. Çünkü finans şirketleri bu kâr oranlarına ABD Merkez Bankası FED’in neredeyse sıfır faizle kendilerine borç verdiği paraları % 3.5 faizle hükümete satarak ulaşabiliyor. Ütopyacı bir serbest piyasa söyleminin aksine neoliberalizmin mevcut pratiklerinin tamamında finans sermayesi ve kapitalist elitler devletin koruması altındadır. Fakat devlet müdahalesinin giderek daha sistematik bir hale gelmesiyle birlikte finans sermayesinin her an karşı karşıya olduğu varsayılan ‘subjektif riskler’ nosyonu başka bir düzleme taşınmış durumda. Bu tür risklere giderek daha fazla dikkat çekilirken devlet iktidarının somut kârlar için gerekli ekonomik ortamı yaratma görevinin artık çok daha önemli olduğu sık sık topluma hatırlatılıyor.

Bu tür pratikler sadece toplumun işsiz veya düzenli istihdam olanaklarından yoksun kesimleriyle sınırlı olmayan bir mülksüzleşme sürecini daha da derinleştiriyor. ABD’de adeta seküler bir din haline gelmiş kamuoyu yoklamalarının mucidi sayılan PEW’in henüz açıkladığı bir rapor, son iki yıl içinde Amerikalıların % 65'inin finansal durumunun hızla kötüleştiğine işaret ediyor. Bu kadar büyük bir oranın nedeni sadece işsizlik ve sömürü oranlarının artması değil, aynı zamanda sermayenin krizle birlikte daha fazla el koyarak, mülksüzleştirerek ve borçlandırarak biriktirmesi. Sermaye bir yandan sosyal haklara yönelik saldırılarını yoğunlaştırmaya devam ederken öte yandan daha fazla insanı çeşitli borç ve kredi mekanizmalarıyla piyasanın boyunduruğu altına sürüklüyor. Emeklilik fonlarının kriz tarafından yutulması ve mortgage kredilerine bağlı borç ve ipoteklerin ardından geçtiğimiz yaz sonunda gündeme getirilen yeni sağlık reformu tasarısı bu sürecin en gelişkin örneğini teşkil ediyor.

Sadece ABD kamuoyunun değil dünyadaki bütün neoliberal hükümetlerin sonucunu merakla bekledikleri yeni sağlık reformu tasarısı evlere şenlik bir havada cereyan etti. Bir yanda Cumhuriyetçilerin ‘ABD’de komünizme izin vermeyeceğiz!’ histerisi, öte yanda Obama yönetiminin kamuoyunda yarattığı sahte iyimserlik arasında tartışma tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Mevcut sosyal güvenlik programları Türkiye’deki yeşil kart uygulamasına denk düşen Medicaid ile (onlarca bürokratik engeli aşabildiğiniz takdirde) sadece yaşlılar ve engellilere bakım sağlayan Medicare'de çok küçük iyileştirmeler yapılırken, seçimlerden önce Obama'nın en önemli vaadi olan kamusal sağlık hizmeti opsiyonu tasarıdan çıkarıldı. Sigorta, ilaç ve hastane şirketlerinden oluşan sağlık lobisinin devasa bağışlar yaparak yarattıkları basınç sonucu yeni tasarıdaki tek kayda değer değişiklik her ABD vatandaşının ‘zorunlu’ olarak yaptıracağı bir özel sağlık sigortası oldu. Sonuç olarak, Şubat ayında yasalaşması beklenen tasarıyla birlikte bir yandan her türlü hükümet desteğine rağmen krizin hâlâ çok ciddi olarak tehdit ettiği sigorta şirketleri ve bunların sahibi finans kurumlarına daha fazla müşteri yaratılması, öte yandan da şirketler arasındaki rekabeti artıran birtakım düzenlemeler aracılığıyla talebin daha da artırılması hedefleniyor. Sigortalı olmaya ‘direnen’ ABD vatandaşlarını ise hatırı sayılır vergi cezaları bekliyor. Bu sürecin sonunda sigorta şirketlerinin yıllık kârlarını toplam 450 milyar dolar civarında artıracakları tahmin ediliyor.

Benzer bir durum emeklilik fonları ve mortgage borçları için de söz konusu. ABD’de insanların önemli bir kesiminin gelecekte hak edecekleri emeklilik ikramiyeleri çeşitli finans şirketleri tarafından borsada oynanıyor. 2008 yazından bu yana kriz tarafından yutulan emeklilik fonu miktarı yaklaşık iki trilyon(!) dolar değerinde. Krizin ardından FED’in finans kuruluşlarının faaliyetlerine yönelik hiçbir bir ciddi yasal sınırlama getirilmemesi yönündeki yoğun ısrarı, Wall Street’te -sadece mecazen değil gerçek anlamıyla da- gözle görülebilir bir iyileşmeyi beraberinde getirmiş durumda. Finans sektörünün genç köpekbalıkları bir önceki dönemin finans devlerinden kalan enkazı elekten geçirerek yağlı kırıntıları midelerine indirmeye başladılar. Öncelikli ve en kolay hedefleri ise bir kez daha emeklilik fonları. Wall Street’in çevresinde yeni kurulan onlarca butik finans kuruluşu birçok özel şirket ve kamu kuruluşuna ait emeklilik fonlarını -yani vergi mükelleflerinin paralarını- tekrar hızla genişlemeye başlayan, son derece riskli türev piyasalarındaki spekülasyonlara yatırmaya başlamış durumdalar. Patlamaya hazır diğer bir bomba ise bu spekülasyon zincirinin önemli bir halkası olan ipotekli mülkler. Aynı finans kuruluşları tarafından değerinin çok altında ve çoğunlukla yatırım bankalarından kredi kullanılarak satın alınan bu mülkler son derece kârlı spekülasyonlara açılıyor. Krizin en önemli nedenlerinden biri olan mortgage borçlarının çok az bir kısmının geri ödenebildiği düşünüldüğünde böylesi bir spekülasyon biçiminin borçlu insanların sayısını hızla artıracağı aşikâr. Özetle kriz öncesindeki senaryo benzer yöntemlerle bir kere daha gündemde.

Bütün bunlarla mücadele edebilmek için öncelikli olarak Obama ve Demokrat Parti’den kopabilmiş bağımsız bir sosyalist hareket ile krizin sonuçlarına direnebilecek ve sermayeyi geri adımlar atmaya zorlayacak bir toplumsal hareketin ortak mücadelesine ihtiyaç var. İlki ABD için hala çok uzak bir ihtimal olarak gözükmekle birlikte şu an için insanların mücadele etmesini engelleyen işsizlik, ücretlerin düşürülmesi ve çalışma saatlerinin artırılması gibi süreçler bir noktada mücadeleyi ateşleyecek olanaklar barındırmaya devam ediyor. Çünkü sermayenin kendisini kurtarma ve kâr hırsını tatmin etme güdüsü çok daha fazla sayıda insanı, giderek daha da kötüleşen koşullara direnmek zorunda bırakacak gibi görünüyor.

 

YENİYOL Son Sayı

8 Mart

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG

Yazın Yayıncılık'dan


Marx'ın Kapitali - Ernest Mandel

Ernest Mandel'in, Kapital ciltlerine yaptığı katkılardan ve önsözlerden oluşan bu kitap ekonomi politiğe çok yararlı bir giriş niteliğinde. Bir yandan Marks'ın görüşlerini açarken, öbür yandan da onları deyim yerindeyse güncelliyor, Mandel.


1968 - Son ve Devam
Daniel Bensaid - Alain Krivine
Bensaid ve Krivine kırkıncı yılında 68'i değerlendiriyorlar. Efsanelerden ve masallardan uzak 68'in gerçekleri ve bugünden o günün fırtınalı ortamına bir bakış.