Geride bıraktığımız hafta Yunanistan’da patlak veren kriz tüm dünyada geniş yankı buldu. Kriz karşısında çeşitli iktidar merkezlerinde alınan kararlar uygulamaya konulduğunda “bildiğimiz” Yunanistan artık olmayacak. Hali hazırda ülke zaten, bütçe açığını %3’le sınırlayan İstikrar Paktı’nın hükümleri gereği AB Komisyonu, AB Merkez Bankası ve IMF’nin üçlü ekonomik denetimine girmiş durumda. Son olarak Çarşamba günü toplanan AB finans bakanları, eğer Yunan hükümetinin uygulamaya koyacağı önlemlerle bütçe açığını %4 oranında (GSMH’nin %12,7’sinden %8,7’ye) düşüremeyeceği görülürse Mart ortasında tek taraflı olarak daha sıkı önlemlere başvuracağını açıkladı.
Yunanistan’ın bütçe açığı ve borçları üzerinden gelişen kriz Avrupa Birliği’nin Maastricht Antlaşması’yla pekişen neoliberal yöneliminin ve monetarist siyasetinin açığa çıkmasında turnusol işlevi görüyor. Yunanistan’ın krizin sarsıntıları karşısında Brüksel’den ve siyasetten “bağımsız”AB Merkez Bankası’ndan destek beklentileri yanıt bulmamakla kalmayıp kuru ve belirsiz bir “siyasi destek”le sınırlı kaldı. Zaten avro bölgesinin en güçlü ekonomileri Almanya ve Fransa kriz başladığından beri asıl olarak kendi ekonomilerini kurtarmaya yönelerek daha zayıf “ortaklarını” kendi kaderleriyle başbaşa bırakmışlardı. Böylelikle IMF, Komisyon ve AB Merkez Bankası’nın “aydınlanmış denetimi”ne tabi kılınan Yunanistan hükümeti alacağı “önlemlerle” uluslararası piyasaların güvenini kazanıp Nisan başında borçlarının taksitlerini ödemek için uygun faizlerle 20 milyar avroluk bir borçlanmaya gitmeyi hedefliyor. Öte yandan Papandreu’ya hararetli destek verdiği izlenimini yaratmaya çalışan Sarkozy’nin Yunanistan’a üç milyar avroluk altı fırkateyn satmak için anlaşmasıysa kaynakların nerelere harcandığının bir göstergesi.
Bu noktada açığa çıkan krizin Yunanistan’la sınırlı olmadığını bilmek önemli. Daha önce Letonya, Macaristan gibi AB üyesi doğu Avrupa ülkeleri de kriz karşısında IMF’nin şefkatli kollarına düşmüşlerdi. Yunanistan’ın durumunu farklı kılansa ilk defa AB’nin sert çekirdeği olarak tanımlanan avro bölgesi üyesi bir ülkenin (AB’nin 27 üyesinden 16’sı avroya dahil) kriz karşısında IMF’in “teknik bilgisinden” istifade edecek olması. Krizi Yunanistan’a has olmaktan çıkaran bir başka husussa AB’nin merkezi tarafından aşağılayıcı bir biçimde ülke baş harflerinin biraraya getirilmesiyle PIGS (Domuzlar) olarak adlandırılan AB’nin Portekiz, İtalya, Yunanistan ve İspanya’yı (bu ülkelere bir de coğrafi olarak kuzeyde olsa da daima daha yoksul güneyin parçası sayılan İrlanda’yı ekleyin) etkiliyor olması. Özellikle İspanya %20’ye varan devasa işsizlik oranı, %11’e varan bütçe açığı ve durgunluktan bir türlü çıkamamasıyla krizin bir sonraki hedefi olarak gösteriliyor.
Şok Doktrini Uygulamada
Kriz üzerine Yunanistan’da şekillenen toplumsal psikolojiyi Naomi Klein’ın “şok doktrini” kavramıyla açıklamak mümkün. Yunan toplumu son haftalarda krizin boyutlarına ilişkin medya tarafından adeta bir bombardımana tutuldu. Verilen ana mesaj, krizin asıl sorumlusunun hakettiğinden daha iyi yaşayan toplumun kendisi olduğu yönündeydi. Asıl sorumlu “vergi kaçıran” taksici ya da küçük esnaf, maaşları yüksek kamu çalışanları ve iş piyasasında rekabet edemeyen emekçilerden başka kim olabilirdi ki? Bu bombardıman esnasında sermayenin, hele hele bankaların kriz koşullarında dahi büyük kârlar elde ettikleri gündeme pek gelmedi elbette. Asıl amaçlanan toplumda genel bir şaşkınlık ve suçluluk psikolojisi yaratmaktı. Bunda da kısmen başarılı olundu.
AB’nin krizden çıkış için önerdiği önlemler manzumesi ise bildik IMF reçetesini aratmayacak cinsten. Krizin yarattığı toplumsal psikolojiden faydalanarak kriz öncesi tek tek gündeme gelseler toplumun büyük çoğunluğu tarafından reddedilecek “önlemler” dayatılarak son onyılların toplumsal hak kazanımlarının büyük bir kesiminin ilgası hedefleniyor. Bunlar arasında iş piyasasının esnekleştirilmesi, ücretlerin dondurulması hatta düşürülmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, sağlıkta reform (piyasalaşma diye okuyun), eğitimin iş piyasasıyla uyumlulaştırılması (ticarileştirilmesi), kamuda çalışanların sınırlandırılması, dolaylı vergilerin arttırılması gibi “önlemler” baş sırayı işgal ediyor. Üstelik bir kriz ortamında bu türden daraltıcı politikaları uygulamanın durgunluğu derinleştirici, işsizliği arttırıcı bir işlev göreceğinden de zerre kadar bahsedilmiyor. Ama asıl amaçlanan da bu değil mi? Dibe doğru bir yarışı andıran küresel kapitalizm içerisinde aşağıdakileri bütün kazanımlarından yoksun kılmak etkin ve verimli bir ekonomi olarak adlandırmanız için yeterli. Varsın işsizlik doruğa çıksın, varsın İtalya’daki gibi iş bulma umudunu kaybeden çalışanlar arasında intihar oranları doruğa çıksın; önemli olan piyasalara güven aşılamak ve bütçenizin açık vermemesi.
Daha birkaç ay önce merkez sağ Yeni Demokrasi’yi seçimlerde mağlup ederek iktidara gelen Papandreu yönetimindeki merkez sol PASOK hükümetinin izlediği siyaset ise AB bürokrasisi ve sermaye çevrelerinin “güvenini kazanmak” olarak özetlenebilir. “Yunanistan Avrupa’nın deney hayvanı oldu” ya da “egemenliğimizden çok şey kaybettik” gibi dramatik çıkışlar yapsa da başbakan Papandreu seçim vaatlerini hızla terkederek “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” siyaseti izliyor. Üstelik krizden halefi Karamanlis hükümetini sorumlu tutarak acı ilacı içiren dürüst lider imajına oynuyor. Aynı zamanda sosyal demokrat II. Enternasyonal’in başkanı da olan Papandreu hükümetinin bu performansı, neoliberal emekçi karşıtı siyasaları en iyi uygulayabilenin kimi durumlarda sosyal demokratlar olabileceği (burada sabık Alman şansölyesi Schröder geliyor insanın aklına) gerçeğini bir kez daha sergiliyor.
Ancak umutsuzluğa kapılmak için henüz erken. Neoliberalizmin siyasal ve ahlaki olarak meşruiyetini bu ölçüde yitirdiği bir dönemde çözüm olarak yine bu politikaları önermek sanıldığı kadar ikna edici olamıyor. İlk zamanlardaki şok hali aşılmaya başlamış durumda. Çiftçilerin yol kapama eylemleri, 10 Şubat’ta kamudaki grev toplumsal hoşnutsuzluğun ilk işaretleri. Özellikle tabanın baskısıyla hükümet yanlısı sendika bürokrasisine adeta dayatılan 24 Şubat’taki genel grevin başarılı olması halinde acı ilacın bu kadar rahat içirilemeyeceğini kanıtlayacak. Ulusal ölçekteki bu tür eylemlerin yanı sıra krizden en fazla etkilenecek güney Avrupa ülkeleri emekçilerinin ortak inisiyatifler ve eylemlilikler geliştirmeleri, Maastricht ve Lizbon Anlaşmalarının ve İstikrar Paktı’nın oluşturduğu deli gömleğine karşı bu anlaşmaların ilgası ve Avrupa Merkez Bankası’nın siyasete bağımlı kılınması için Avrupa ölçeğinde inisiyatifler oluşturulması, sermayenin yarattığı krizin bedelini bu ülkedeki emekçilerin ödememeleri için zorunlu.
Son olarak Yunanistan’daki krizin Türkiye’deki hâkim medyada yansıtılış biçiminin oldukça sorunlu olduğunu belirterek bitirelim. Yerli ve hatta yabancı medya, Yunanistan krizi örneğinde, Avrupalı medeni âlemin terbiye etmek zorunda kaldığı tembel ve atıl Doğulu ya da Balkanlı imajını, emperyalist yayılmacılığı ve sömürgeciliği uzun bir müddet meşrulaştırmış bu tipik oryantalist dizgeyi yeniden üretmekte bir beis görmüyor. Oysa meseleyi iyi niyetli ve akılcı AB’nin desteğini çarçur eden, müsrif, tembel, yoz, “Avrupa’nın şımarık çocuğu” Yunanistan şeklindeki şematik algı çerçevesinde değerlendirmek oldukça kolaycı bir tutum. Böylesi bir yorumun kolaycılığına teslim olmak krize ilişkin hâkim neoliberal algıyı baştan kabullenmek anlamına geliyor. Yukarıda sıralanan yorumun çeşitli biçimlerine kimi solcularımız arasında bile rastlayınca insan o zaman Erdoğan’ın TEKEL işçilerine verilen maaşı çok bulmasına neden şaşırıyoruz diye sorası geliyor.













