
Bu yazıyı kaleme aldığımız sırada Yunan medyasında halkın dikkatini kitlesel ve süregiden bir seferberlikten uzaklaştırıp, Avrupa Birliği içinde Yunanistan’ın yardımı “hak edip” etmediğine ve IMF’ye başvurunun hangi sınırlar dâhilinde kabul edilir olacağına ilişkin gergin tartışma ortamına yöneltmek için yoğun bir çaba sarfediliyor.
Bu tartışma en azından iki nedenden ötürü, kuşkusuz hiç önem taşımıyor değil. Bir kere, Avrupa’nın birliğine ve meşhur anayasasına dair tumturaklı söylevlerin, kapitalistler arasındaki çelişkiler keskinleştiğinde nasıl birer kâğıt parçası haline geldiklerini görmeyi olanaklı kılıyor. Dahası, Yunan devletinin atanmış Avrupa kurumlarının ve Alman ve Fransız hükümetlerinin gözetimi altına alınması, Yunanistan’da emekçilerin bu gelişmelere gerçekten etkili bir tepki vermesinin Avrupa düzeyinde bir işçi sınıfı karşı saldırısını gerektirdiğini açıkça ortaya koyuyor. Öte yandan, bu yönde sınırlı kalmakla birlikte cesaret verici tavırlar söz konusu: örneğin ETUC [ASK-Avrupa Sendikalar Konfederasyonu] Genel Sekreteri John Monks’un 24 Şubat’ta Atina’da düzenlenen büyük gösteride kortejin önünde yer alması, Yunanistan’da işçi mücadeleleriyle çok sayıda dayanışma bildirileri.
Buna karşın, 24 Şubat ve 11 Mart’taki genel grevlerin ertesinde sendika liderleri, bürokratik önderlikle PASOK yönetimi arasındaki sıkı bağları – sanki gerek varmış gibi – bir kez daha teyit ederek yeni eylemleri daha sonraya erteliyorlar.
Hem GSSE (yegâne sendika konfederasyonu Yunanistan Genel İşçiler Konfederasyonu), hem de ADEDY (Kamu Kesimi Emekçileri Federasyonu) önderliklerinde çoğunluk akımı PASOK çizgisinde. Şu anda PASOK ve – hatırlatmakta fayda var, halen Sosyalist Enternasyonalin Başkanı olan – Başbakan Yorgo Papandreu açısından esas mesele ne yapıp edip halka Eylül 2009 büyük seçim zaferinin [1] her şeyden önce sağa ve onun kemer sıkma politikalarına karşı bir zafer olduğunu unutturmak. PASOK önderliği birkaç hafta içerisinde İç Savaşın 1949’da sona ermesinden bu yana halka karşı alınmış en berbat önlemleri benimsemiş durumda. Bu yazı bu önlemleri ve işçilerin seferberliklerini ele alacak. Ancak, mesela Fransa’da Sosyalist Parti’nin Sarkozy’ye ve sağa karşı daha yeni büyük bir seçim zaferi kazandığı bir dönemde, sadece sağı değil, aynı zamanda onun politikalarını da yenilgiye uğratmak için seferberlikleri güçlendirmenin ve sosyal demokrasiden ve onun teslimiyetçi politikalarından bağımsız antikapitalist bir örgüt inşa etmenin acil bir görev olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok.
Felaket Yaratacak Önlemler
Papandreu geçen Ağustos sonundan bu yana, bir önceki hükümetin rakamları tahrif ettiğinin ve böylece ülkeyi bir iflasın eşiğine getiren bir ekonomik durumun açığa çıkması bahanesine sığınarak, ülkeyi her şeyden önce kaçınılmaz ve son haftalarda da sanki bir savaş hali söz konusuymuş gibi ulusal birlik gerektiren önlemler olarak sunulan bir takım önlemlere hazırlamak istiyordu… Birkaç hafta içinde çeşitli “paketler” halinde alıştıra alıştıra ilan edilen önlemler gerçekten de bir toplumsal savaşa delalet ediyor:
a.Kamu kesimi ücretleri: 2000 Avro’nun üzerindeki ücretlerin dondurulması, ama özellikle on üçüncü ve on dördüncü ay ücretlerinde %30 kesinti, ikramiye ve diğer fazladan ödemelerde %10 - %20 arasında azalma;
b.Emekli maaşları: emekli maaşlarının dondurulması ve 65 yaşından itibaren asgari emeklilik maaşının bağlanmasıyla emeklilik yaşının 62 ya da 63’e yükseltilmesi. Emeklilik maaş seviyelerinin gelecek yıllarda %30’lara kadar düşeceği öngörülüyor;
c.Satış vergilerinde artış: Kurşunsuz benzinin litresi şu anda 1,43 Avro ki bu AB’de Hollanda ve Danimarka’dan sonra üçüncü en yüksek fiyat. KDV uygulanan ürüne bağlı olarak %5 - %21 arasında belirlenmiş ve dolayısıyla %2 civarında artırılmış durumda;
d.Gelir vergisi: (Devletten ayrılmış durumda olmayan) zengin Ortodoks Kilisesini nihayet vergilendiren bir plan dâhilinde şirketlerin ödediği vergilerde bir artış öngörülmezken, ortalama ücretler ve (üstelik PASOK’un seçmen tabanının bir bölümünü oluşturan) serbest meslek gelirleri üzerindeki vergiler arttırılıyor. Devletin “müşfikliğinin” bir ifadesi olarak, hükümetin 60.000 Avroya kadar işten çıkarma tazminatlarını vergi dışı bıraktığını kaydetmek gerekiyor…
Bunun yanı sıra, Avro bölgesi tarafından 25 Mart’ta sağlanan “destek” aslında sadece piyasalar ve IMF ile Avro bölgesinin diğer ülkelerinin temin edeceği bir krediler silsilesiyle kredi anapara ve faiz ödemelerinin süreceği güvencesinin verilmesiyle Yunanistan gibi borçlu ülkelerden talep edilen fahiş faiz oranları için bir destek oluyor. Bu göz önünde bulundurulduğunda, hele hele henüz metni yayınlanmamış olan anlaşmanın tam da toplam krediler içinde azınlık payına sahip olan ve Macaristan’a “yardıma koşması” kamu sektöründe bir gerilemeyle ve özelleştirmelerle sonuçlanmış olan IMF’ye başvuruyu içerdiği dikkate alındığında, Papandreu ne derse desin yeni saldırılar hazırlanıyor.
Ücretlere saldırının aynı şekilde özel sektöre de yayılmasını beklemek mümkün. Gerçekten de kimi şirketler inisiyatifi şimdiden ele almış durumdalar. Ama aynı zamanda işverenlere göre işçilere özellikle işten çıkarma durumunda hâlâ çok fazla koruma sağlayan iş yasalarının ilgası da söz konusu. Yunanistan Ulusal Bankası’nın CEO’su, Yunanistan’da işgücü maliyetlerinin diğer Avrupa ülkelerine kıyasla çok yüksek olduğuna dikkat çekerek hükümetin rekabet edebilirlik eksikliğiyle savaşmasının şart olduğunu belirterek bu önlemlere desteğini ifade ediyor.
OECD ise bazı tavsiyelerde bulunmak için %28’e varabilecek genç işsizliğini önlemek istediğini iddia ediyor: yeni işçilere daha düşük ücret, işten çıkarma şartlarının hafifletilmesi (mevcut yasa çalışan sayısının %2’sinin üzerinde aylık tensikatı yasaklıyor) ve işsizlik ödemelerinde değişiklik…
Bütün bunlar tüm bu saldırıların esinleyicileri ve “ehven-i şer” çözümler üzerine tartışmaların anlamsızlığını ortaya koymak için yeterli: IMF, AB ve Yunan burjuvazisi; amaç açık biçimde işçilere saldırırken kârları korumak.
Dramatik Sonuçlar
İşte size ücretlere ilişkin önlemlerin somut bir örneği: yılda 14.000 Avro kazanan bir devlet memuru 1.200 Avro, 24.000 Avro kazan bir memur ise 2.200 Avro kayba uğrayacak. Şimdiki halinde bile sefil bir düzeyde olan emeklilik maaşlarına gelince, yeni düzenlemeler yüz binlerce kişiyi salt bir hayatta kalabilme durumuna sürükleyecektir. Yakın zamana kadar bir rol oynamayı becerebilmiş aile içi dayanışmanın altı oyulduğundan durum daha da vahim hale gelecektir. Büyük şehirlerin sokaklarında evsiz barksızlar görmek şimdiden mümkündür. Bu önlemler yalnızca işverenlerin saldırılarını cesaretlendirmeye yaramaktadır: 25 Mart tarihli To Vima gazetesi tensikat tehdidiyle daha düşük ücretlerle bireysel sözleşmeler dayatmak için toplu sözleşme anlaşmalarını ayaklar altına almakta olan şirketlere çok sayıda örnek vermektedir. Üstelik bu şirketler bunu memleketin her yerinde, hem Kuzey Yunanistan’da, hem de adalarda ve (işsizlik oranının %25’e vardığı) Pire ve Patras gibi büyük şehirlerde yapmaktadırlar. Bu önlemler kuşkusuz bireysel tüketimde bir düşüşe (tahminler %3 ila %6 arasındadır) yol açacak ve (140.000 konutun şimdiden boş beklediği) inşaat ve turizm gibi sektörlerde olumsuz etkilere sahip olacaktır. Otelcilik sektörü 500 milyon Avroluk bir açık beklemektedir. Üstelik bu, istihdamın ancak üçte birinin kayıtlı olduğu bir sektörde olmaktadır – ayrıca 2009’da kayıtlı 10.000 işçi işlerini kaybetmişlerdir. Bu koşullarda, işsizlikte patlama olacaktır. Resmi rakamlar (11 milyonluk bir nüfusta) işsizliğin 2009’un son çeyreğinde 514.000’den 2010 Mart’ında 766,000’e yükseldiğini göstermektedir. Aynı rakamlar kadın ve genç işsizliğinde artışın çok daha yüksek olduğunu ve bazı bölgelerin (Doğu Makedonya, Trakya) özellikle sert bir biçimde etkilendiğini ortaya koymaktadır. Gayrı resmi tahminler 2010 için %2, hatta %4 ila %5 arasında bir küçülmeyle birlikte işsizlik için halen %18 düzeyini verirken, bizzat Çalışma Bakanlığı resmî işsizlik rakamlarının yıl sonu itibariyle %20’ye ulaşmasını ihtimal dışı görmemektedir…
Yunan Krizi Mi?
Rakamlar apaçık ortadadır: 2009 sonu itibariyle kamu borcu GSYİH’nın %135’ine, bütçe açığı ise %12,7’sine ulaşmış durumdadır. Güya gizlenmiş olan bu rakamlar Avrupa ekonomisinin başında olan erdemli insanları sözüm ona şoke etmiştir. Durum bu denli dramatik olmasa insan buna ancak gülebilir: 2004 Olimpiyatlarına karşı çıkanların bu Olimpik Oyunların organizasyonunun yol açabileceği kalıcı ve korkutucu borçlanmayı sorguladıklarını anımsamak yeterlidir… Pascal Franchet’nin söylediği gibi, “Avrupa Komisyonu’nun 2001’den sonra Yunanistan tarafından sunulan hesapların güvenilir olmadığından haberdar olmaması mümkün değildir” [2]. Her halükarda Yunanistan bu durumda, uygun biçimde isimlendirilmiş sermaye piyasalarında borçlanmayı daha da ağırlaştıran ve Papandreu’yu önlem almaya, Avrupa’yı yardıma çağırmaya zorlayan %7’yi aşan faiz oranlarıyla bir iflas sarmalına sürüklenmiştir.
Kısa vadede 5 milyar Avroluk kredi arayan Papandreu bu yardımın her şeyden önce spekülatörlere Yunanistan’ın kredilerinin geri ödenmesi için Avrupa garantisine sahip olduğu yolunda siyasi bir sinyal olduğunu açıklamıştır. İç siyaset düzeyinde ise halkın yaptığı fedakârlıkların bir amaca hizmet ettiğini “iyi bir anlaşma” ile haklılaştırabilmeyi arzu etmiştir. Aslında hafifletilmiş bir destek elde edebilmiştir: Fransa Cumhurbaşkanı ile Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet tam manasıyla Avrupalı bir çözüm istediklerini iddia ederlerken, Alman Şansölyesi IMF’nin finansal desteğin yaklaşık üçte birini sağlayarak devreye sokulmasını talep etmiştir.
Tüm bu müzakereler hepsinin ötesinde güzel bir mizansen örneği olmuştur: her şeyden önce aynı Trichet – elbette teşvik faiz oranları söz konusu değildi ama – spekülatörlerin talep ettiği faiz oranının birazcık altından sağlanacak kredilere sadece bir teminat verilmesinde ısrarlı olmuştur! Bunun ardından, eninde sonunda Avrupa’dan sağlanacak para söz konusu olduğundan, müzakereler Merkel ve Sarkozy tarafından yürütülmüş, diğer Avrupa hükümetleri işin içine sonradan dâhil edilmişlerdir. Tartışmaların ayrıntılarına vakıf değiliz ama hesaba katılması gereken gerçeklik Yunanistan’ın Almanya’nın ikinci büyük silah alıcısı (Yunanistan’ın alımları Almanya’nın son otuz yıldaki silah satışlarının %9,6’sını, 2006 yılında ise %18,2’sini oluşturmuştur), Fransa’nın dördüncü büyük müşterisi (son otuz yılda Fransa’nın toplam silah satışlarının %5,5’i, 2007’de %35,9’u!) olmasıdır. Ve bu iki ülke Yunanistan’ın sipariş verdiği (toplam 3 milyar Avroluk) altı Fransız firkateynini ve denizaltısını, yanı sıra Almanya’dan düzinelerce savaş uçağını satın alabilecek güçte olmasını istemektedirler!
Her halükarda kesin olan şu ki hem IMF hem de Avro bölgesi liderleri bundan böyle Yunanistan’daki duruma canlarının istediği gibi müdahale ediyor olacaklardır. Örneğin sosyal güvenlikte radikal bir reform ya da kamu işletmelerinin özelleştirilmesini talep edebileceklerdir.
Buna karşın, şayet Yunanistan’ın Avrupa’da tek başına bir vaka olmadığını göz önünde bulundurursak, Avrupalı liderlerin Yunanistan vakasını ele alış tarzlarının kasıtlı olduğunu, esasen bunun bir örnek oluşturması maksadıyla yapıldığını anlamamız mümkün olacaktır: Yunan halkına ağır önlemlerin dayatılmasında başarılı olunması her şeyden önce, bir tarafta işçilere diğer tarafta ise bankalara ve spekülatörlere kimin çıkarlarına hizmet edildiğini açıkça gösteren bir örnek olarak kullanılmalıdır. Çünkü temelde Brüksel’deki anlaşma hiçbir şeyi çözümlemezken işleri daha da beter hale getirmekten başka bir şey yapmamaktadır. Böylece, vergi kaçağına ilişkin hiçbir şey çözüme bağlanmamakta ve ne Papandreu ne de Avrupalı liderler Yunanlı büyük ticaret filosu sahiplerinin “offshore” statülerini ve böylelikle vergiden kaçmalarını tartışma konusu yapmaktadırlar!
Bunların özel girişime tutkuyla bağlılıkları Yunan toplumsal sisteminin zaaflarından birisini iyice pekiştirecektir: Yunanistan’da çok kötü koşullarda çalışan kayıt-dışı işçi sayısı 1,5 milyon olarak tahmin edilmektedir. Böylece, özel posta hizmetleri sektöründe toplu sözleşme anlaşmasına sahip olmayan, ücreti geç ödenen, bu yıl (kamu kesimi örnek alınarak…) on dördüncü ay maaşları ödenmeyecek olan, (ülkeyi baştan başa dolaşmalarına bağlı) geçirdikleri kazalar iş kazaları sayılmayan bu tür 12.000 işçi bulunmaktadır. Özel çağrı merkezlerinde geçici sözleşmeyle istihdam edilen işçiler Pazar dâhil haftada beş gün sabah sekizden gece yarısına kadar ayda 450 Avroya çalışmaktadır. Ayda 650 Avroya günde sekiz saat çalışan büyük şirketlere “kiralanmış” işçilerin sözünü bile etmiyoruz. Bunları hepsi yasadışıdır, fakat ülkede yeterince iş müfettişi bulunmamaktadır ve tüm bu durumlar özel sektörde sendikalaşma oranının neden %15’te kaldığını izah etmektedir.
Böylesi bir modeli Avrupa’nın tamamına yaymak; Avrupa burjuvazisinin ve onun temsilcilerinin düşlerini süsleyen işte budur. Bunlar, klasik Keynesgil çözümleri dahi uygulamak yerine spekülatörlere ve modern köle tüccarlarına kısa vadeli kârlar sunmayı tercih etmektedirler.
Direniş!
Yegâne mümkün olanlar olarak takdim edilen önlemlerin ilan edilmesine nüfusun çoğunluğunun bunları desteklediğini gösteren kamuoyu yoklamaları eşlik etti. Fakat her ne kadar PASOK’lu sendika önderliği işleri ağırdan almaya çalıştıysa da, işçiler iki etmen sayesinde seferberlik için bastırdılar: 17 Aralık’taki ilk genel grevin başarısı ve yerel sendika şubelerinin federal ve konfederal düzeydeki atalete karşı koymada üstlendikleri aktif rol. Aslında sendikaların yerel şubeleri, özellikle kamu sektöründe yer alanlar, Eylül’de seçimle işbaşına gelen PASOK hükümetinin hiçbir önlem almadığı kriz karşısında seferberlik için aylardır baskı yapmaktaydılar. Bazı sektörlerde geniş destek bulan 17 Aralık’taki bir günlük ulusal grevin başlatılmasındaki rolleri belirleyici olmuştu. KKE’nin (Yunan Komünist Partisi) PAME olarak adlandırılan sendika örgütlenmesi bu greve (GSEE ve PASOK’a karşı) sekter bir mantıkla büyük ölçüde müdahale etti, ama sonuçta, PAME’nin bu güçlü ağırlığına rağmen 17 Aralık grevi GSEE’ye karşı olarak değil, daha çok yapılması gereken şey olarak algılandı.
Böylece, Papandreu “bir halk, bir ulus, Helenizm olarak blokajlara, grevlere ve iş durdurmalara tahammül edecek durumda değiliz” diyerek “istikrar ve kalkınma” (!) programının ilk paketini açıkladığında, ADEDY 10 Şubat’ta bir ilk grev için derhal çağrıda bulunmak zorunda kaldı. Grev kamu kesimi işçilerince çok iyi desteklendi, buna karşın herkes bunun yalnızca bir ilk adım olduğunu elbette bilmekteydi.
İşçilerin bastırmasıyla atılan ikinci adım GSEE ile ADEDY’nin ortak çağrıda bulunduğu ve 50.000 işçiyi Atina sokaklarına çıkaran 24 Şubat genel grevi oldu. Bu grevi daha da kitlesel 11 Mart grevi takip etti. Bu arada iş durdurmalar, işgaller (Maliye Bakanlığının PAME tarafından işgali, Atina’nın ana caddelerinden birinin Olimpiaki Havayolları’ndan kovulan işçilerce bir hafta süreyle trafiğe kapatılması…) ve tabi ki ADEDY tarafından 23 Mart’ta örgütlenen gösteri gibi gösteriler de gündeme gelmekteydi. Sonuç, Eleftherotypia gazetesinin kamuoyu yoklamasının gösterdiği gibi halkın %62’sinin anti-sosyal önlemlere karşı harekete geçmeye hazır duruma gelmesi oldu! Buna karşın – ki bu bir sürpriz değil – GSEE ve ADEDY önderliklerinin mücadeleleri teşvik etmek şöyle dursun, büyük eylemler için artık hiçbir tarih belirlemediklerine tanık oluyoruz. Daha yeni yapılan GSEE kongresi seferberliğin ivediliğinden fersah fersah uzaktaydı. Bu kuruluşun lideri Yannis Panagopoulos’un felsefesinin açık olduğu söylenmelidir: işçilerin krizin maliyetinin tamamını ödemeleri haksızlıktır… bu da üstü kapalı biçimde bunun bir kısmını ödemeleri gerektiğini söylemektir. Dahası GSEE işten çıkarma tazminatlarının 60.000 Avroya kadar vergiden muaf olması konusunda memnuniyetini ifade etmiştir! Aynı lider demeçlerinde krizin bedelini ödemek işçilere düşmez demeye cüret etse de GSEE’nin PASOK karşısında yaltaklanması açıktır. Bu ayrıca 2001 yılında o dönemdeki liderinin, kendisi de PASOK üyesi olduğu halde, PASOK’un emeklilik sistemi reformuna karşı örgütlediği çatışmadan bir kopuş oluşturan bir şeylere tekabül etmektedir. ASK liderinin Yunanistan’a ilişkin olarak “İyi dengelenmiş ve toplumsal olarak kabul edilebilir planlar istiyoruz” dediğinde söylediği sanki bundan farklı bir şey midir?
Yerel sendika şubelerinin, açık biçimde ilan edilemeyecek durumda olup somut seferberliklerle (grevler, işgaller…) hazırlanması gereken sürekli olacak bir genel greve doğru baskıyı artırarak bu bağlamda oynadıkları rolü görebiliyoruz. İşçileri hareketsiz kılma (çok sayıda yorumcu Aralık 2008 isyanını fersah fersah aşacak bir toplumsal patlama korkusunu ifade etmektedir) ve onları büyük sermaye temsilcileri arasındaki “çatışmalarda” salt seyirciler haline getirme yönündeki açık niyetler karşısında militan güçler, PAME akımının pratiklerinin tersine geniş ve birleşik inisiyatifler önerme gücüne sahip olabilmelidirler.
Seferberlikler ve Antikapitalist Alternatif
Bu süreçte kazanılabileceklerin ve kaybedilebileceklerin önemi ve seferberliğin önüne çıkarılan engeller PASOK’tan başlayarak siyasi partilerin alacağı tavırların/tutumların ve aralarındaki muhtemel çelişkilerin hesaba katılmasını kuşkusuz zorunlu kılmaktadır. PASOK’un yönetim kademesinde yer almayan üyeleri ilk bakışta nakavt olmuş gibi görünmektedirler: tek tartışma IMF’nin müdahalesini kabul etmenin gerekip gerekmediği üzerine liderler arasında sürmekle birlikte bu meseleyi Avrupa yardım etmediği takdirde IMF’ye yalnız başına başvurma tehdidiyle ortaya çıkaran kuşkusuz bizzat Papandreu’nun kendisi olmuştu! Aslında PASOK kadroları tarafından dile getirilen “sol” eleştiri önlemlere ihtiyaç olup olmadığına değil, ekonomik büyümeyi teşvik eden eş önlemlerin yokluğuna ilişkindir. Dolayısıyla, şu andaki zorlu görev PASOK’un şu anda sessiz kalan ancak daha önceki seferberliklerde yer almış geniş sıradan üye kitlesini seferberliklere katmayı başarabilmektir.
PASOK açısından en kötü şey bugün başlıca siyasi desteğinin Eylül’deki yenilgisinden sonra kendini toplamakta büyük güçlük çeken Sağdan değil, ulusal birlik kozunu oynamakta olan ve işçilere yönelik bu saldırılar karşısında olsa olsa memnuniyet duyacak olan aşırı-sağdan gelmesidir. Aşırı-sağ liderinin bu şekilde PASOK’un itibar yitirmesinden fayda ummasının dışında, aşırı-sağın göçmenlere ve sol eylemcilere saldıran son derece vahşi faşist gruplar aracılığıyla aktif olmaya devam ettiğini de kaydetmek gerekir. Bunun da ötesinde, bu milliyetçi aşırı sağın çeşitli polis güçleri üzerindeki etkisi kendisini hayli sık ortaya koyar olmuştur ve buna birleşik bir cevap verilmesi ihtiyacı ivedilik kazanmaktadır!
PASOK’un solunda iki tip tepkiyi birbirinden ayrıt etmek mümkündür: bunların ilki KKE’nin ve onun sendikal akımı PAME’nin tepkisidir. Kimi zaman antikapitalist vurgulara sahip bir söylemin gerisinde tehlikeli bir sekterlik yatmaktadır. Bunlara göre krize yegâne çözüm kendi örgütlerinin güçlendirilmesinden geçmektedir ve çoğunluk sendikalarıyla asla ve kat’â birleşik ya da aynı yerde eylem yapmamak için her çareye başvurmaktadırlar. Buna karşın bu kesimin çoğu militanının savaşkanlığı açıkça ortadadır; dolayısıyla bu militanları birlikçi çerçeveler içerisinde çalışmaya çekme görevi ortada durmaktadır.
Diğer tutum hükümet önlemlerini bozguna uğratmak için birleşik seferberliği amaçlamaktan ibarettir. Anti-liberal ve antikapitalist solun iki kümelenmesi Syriza ile Antarsya bu eksende yer almaktadırlar. Kuşkusuz, Syriza içerisindeki şu anda hayli bölünmüş fraksiyonlar arasında dahi çok sayıda analiz farklılıkları mevcuttur: hareketin sözcüsü Alexis Tsipras özellikle ekonomik gelişmeyi teşvik eden önlemlerin yokluğu üzerinde dururken, eski sözcü Alekos Alavanos ise hükümeti istifaya davet etmektedir. Antarsya içerisinde de, genel grevden gayrı hiçbir şeye tam olarak güvenmeyen akımlarla, (Dördüncü Enternasyonalin Yunan Seksiyonu) OKDE-Spartakos gibi bu genel grevi bir gerçeklik haline getirmek için gerekli süreçler üzerinde ısrar eden başka akımlar arasında küçük farklılıklar mevcuttur. Her halükarda, her iki kümelenme de bugün halk kitlelerine doğrudan hitap eden yerel komitelerin kurulması amacıyla PASOK’un istikrar programına karşı komiteler oluşturulması yönünde görüş bildirmektedirler. Bu yaklaşım aynı zamanda hem KKE militanlarını hem de, partilerine doğrudan bir çağrı söz konusu olmasa da PASOK militanlarını da işin içine katmaya çalışmaktadır. Fakat en önemlisi bu komitelerin sendikal militanları (ki bu noktada yerel sendikal yapıların rolü önemlidir) ve diğerlerini, yani herhangi bir örgütsel bağları olmayanlar da dâhil siyasi militanları ve mahallelerdeki eylemcileri birlikte çalışmaya itmeyi hedeflemesi gerekecektir. İlk inisiyatifler bunun mümkün olduğunu fakat hepsinin fevkinde de burjuva nizamının (ya da nizamsızlığının) savunucularının korktukları dinamiği zincirlerinden boşaltmak için esas olduğunu göstermektedir! Bunun için eksen bir kapitalizme-radikal-biçimde-meydan-okuma mantığı olmalıdır: askeri harcamaların reddi, 1.400 Avroluk asgari ücret, çalışma saatlerinin azaltılması, bankaların kamulaştırılması, kamu kesiminde memurların daimi sözleşmeyle çalıştırılmaları…
Atina, 28 Mart 2010
Tassos Anastassiadis ve Andreas Sartzekis Dördüncü Enternasyonalin Yunanistan Seksiyonu Yunanistan Enternasyonalist Komünistler Örgütünün (OKDE-Spartakos) lider kadrosu içinde yer almaktadırlar. OKDE-Spartakos antikapitalist Sol koalisyon Antarsya içinde yer almaktadır.
NOTLAR
[1] Bkz. Andreas Sartzekis and Tassos Anastassiadis, “A defeat for the right, but now its policies have to be defeated!”, International Viewpoint 417, October 2009
[2] Bkz.: http://www.cadtm.org/The-meaning-of-the-Greek-crisis
Internationalviewpoint sitesinde yayımlanan bu yazı Osman Binatlı tarafından çevrilmiştir.