Yerli yabancı, yazılı görsel, her neviden medya bildik bir masal anlatıyor bizlere Yunanistan hakkında. Ağustos böceği ile karıncanın masalı... Ağustos böceği, yani Yunan halkı yaz boyunca yan gelip yatmış, har vurup harman savurmuş, vur patlatıp çal oynamış. Kış gelip de hazırdakiler bitince de açıkta kalıvermiş. Artık keyif çatmanın, tembellik etmenin zamanı geçmiş, karınca misali çalışma vakti gelmiştir. Yapılabilecek yegâne şey, şarkıyı türküyü, oyunu sefayı kesip işe koyulmaktır. Masal deyip geçmemek lazım, hiçbir masal masum değildir, hele toplumsal-siyasal süreçleri anlamlandırmaya soyunma iddiasındakiler.
Masallar dünyasına veda edip Yunanistan’a geçelim. Komşu ülkedeki kriz hakkında belki de akılda tutulması gereken ilk husus, krizin bir “Yunan krizi” olmadığı, dolayısıyla sadece Yunan vakasının özgüllükleriyle anlaşılamayacağı. Yani iktisadi kriz Yunan siyasal sisteminin, iktisadi toplumsal yapısının geri kalmışlığıyla, modernize edilememişliğiyle ilgili değil. Yunan halkının keyif ehli olmasının ürünü hiç değil. Yunan krizi, küresel kapitalist krizin, bir borç krizine dönüşen Avrupa bağlamındaki bir görünümü sadece. Merkel beyhude yere “AB’nin kaderi Yunanistan’da tayin olacak” demiyor. Sırada Portekiz ve İspanya var. Daha önce İzlanda, İrlanda, Letonya ve Macaristan vardı. Bu son ikisi IMF’nin şefkatli kollarına teslim edilmişti zaten. Şimdi IMF Avro bölgesine, yani AB’nin merkezine dahil oluyor. Kapitalist küresel kriz Avrupa’nın göbeğine taşınıyor, sermaye sınıfı krizi fırsat bilerek emeğin kazanımlarına topyekün hücum ediyor.
Beş altı yıl önce solda AB konusunda yaşanan tartışma belki hatırlardadır. Solda AB taraftarlığının en revaçta argümanı “Avrupa sosyal modeli” idi, yani Avrupa kapitalizminin azgın neoliberalizme bir alternatif oluşturduğu. Oysa Yunanistan’daki kriz Avrupa’nın mevcut bütünleşme biçiminin sermaye lehine olduğu gerçeğini, AB’nin hiç değilse Maastricht Antlaşması’ndan itibaren neoliberal temelde şekillendiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Avrupa Merkez Bankası’nın esas itibariyle bankalara ve finans kurumlarına hizmet ettiği, Avrupa Komisyonu’nun neoliberal itikadın dünya yüzeyindeki belki de en ateşili savunucularından oluştuğu Yunan örneğinde hemen her gün yeniden ortaya çıkıyor. IMF tipi “kemer sıkma” ve sıkı bütçe önlemlerini dayatan AB kurumları ortadayken “sosyal Avrupa”dan bahsetmek en hafif tabirle abes kaçıyor.
İşten çıkarmaların kolaylaştırılması, esnek ve güvencesiz çalışma ilişkilerinin yaygınlaşması, ücretlerin dondurulması, sosyal ödentilerin kesilmesi, sosyal güvenlik sisteminin sermaye lehine yeniden yapılandırılması, kamu kesiminde binlerce işten çıkarma, alt gelir gruplarını vuran dolaylı vergilerin artırılması... PASOK hükümetinin meclise sunduğu IMF-AB destekli önlemler paketinin birkaç başlığı böyle. Daha önce bir tekinin bile gündeme getirilmesi ciddi bir toplumsal tepkiyle karşılaşacak bir dizi “reform” önerisi tek seferde, bir “şok terapi” şeklinde ahalinin karşısına çıkarılıyor. Yunanistan aracılığıyla Avro bölgesi “Latin Amerika tipi” neoliberalizmle tanışıyor, hem de “kundakçı-itfaiyeci” IMF eli ve desteğiyle.
Neoliberalizm demişken bir hatırlatmada bulunmakta fayda var. Korku filmlerinin çok tipik bir anlatı formudur. Zombiler, vampirler ya da başka türlü melanetlerce kovalanan kahramanımız bir an için onu takip edenlerden sıyrılıp kaçmayı başarır. Onunla birlikte biz izleyiciler de rahat bir nefes alırız, hiç beklenmeyen bir anda kahramanımız bir sığınak bulmuş ve peşindeki canavarlardan kurtulmuştur. Tam rahat birkaç nefes alırken birden bire ve hiç beklenmedik şekilde “kötülük” hem de bu sefer daha da tehditkâr bir biçimde ortaya çıkar. Gerilim düzeyi tam düşmeye başlamışken bu sefer daha da yukarılara çıkar, izleyicilerin nefesi kesilir. Filmin belki de en korkutucu anıdır bu, sığınılacak hiçbir yer yoktur, kaçacak bir delik kalmamıştır, “kötülük” her yerdedir.
2008 krizi patlak verince içerde dışarıda neoliberalizmin artık bir daha toparlanamayacağı bir darbe yediği, tarihe gömüldüğü yorumlarının ne kadar sık yapıldığı hatırlardadır. Son otuz yıla damgasını vurmuş bir “iktisadi model” krizle birlikte artık tarihe gömülüyor, daha “dengeli”, daha “sosyal” bir iktisadi model ufukta beliriyordu. Oysa krizle beraber neoliberalizm ideolojik düzeyde belli bir darbe almış, toplumsal meşruiyetinde bir sarsılma yaşamışsa da toplumsal güçler alanında, “sokakta” yenilmiş değildi. Ve işte bir iki rahat nefes aldıktan sonra, neoliberal beladan bir an için kurtulduğumuzu, kurtulabileceğimizi sandıktan sonra krizle birlikte neoliberalizm daha saldırgan, daha vahşi, daha ürkütücü bir biçimde geri geliyor. Sermaye sınıfı krizi bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor ve emeğe saldırısını daha da yoğunlaştırıyor. İlk deney alanı Yunanistan. Battı batıyor, gitti gidiyor çığlıkları arasında Yunanistan cunta sonrası oluşan sosyal mutabakatı hak-i yeksan eden bir şokla, bir toplumsal depremle karşı karşıya bırakılıyor. Emekçiler son 30 yılda elde etmiş bulundukları hemen bütün kazanımları “vatan elden gidiyor” hengamesiyle terke zorlanıyor.
Başka bağlamlarda ancak demokratik siyasal koşulları ortadan kaldıran darbelerle mümkün olmuştu böyle şok terapileri. Günümüzde ise demokrasi sadece tankla tüfekle askıya alınmıyor. Piyasanın görünmez eli (yumruğu demek daha doğru) demokrasiyi tanklardan da e-muhtıralardan da daha etkili bir biçimde terbiye edebiliyor. Ekonomi siyaset dışı bir alan olarak telakki edildiğinden emeğin iktisadi ve sosyal kazanımlarını ortadan kaldıran önlemler paketine yönelik her reaksiyon da bilim dışı, “reform karşıtı”, “muhafazakâr” tepkiler olarak takdim ediliyor. Sanki söz konusu olan kendi hayatına sahip çıkma iradesini gösteren insanlar değil de “çağın gereklerini” idrak etmekten uzak kara kalabalıklar. İktisadi alandaki gelişmeler sanki bir doğa olayıymışçasına siyaset dışı, “verili” ve “değişmez” addediliyor. İzlanda’nın toplumsal zenginliğini berhava eden kriz ile ülkede yaşanan yanardağ patlaması aynı neviden olaylarmışçasına ele alınıyor. İkisi de kaçınılmaz, ikisi de insan eylemleriyle değişemeyecek şeyler sanki. Yunanistan’da hemen her grev ve gösteri sonrasında hükümeti, ana muhalefeti, medyası koro halinde bağırıyor: “Aman ses etmeyin yoksa kredi notumuz daha da düşer”, “aman grev yapmayın yoksa daha da yüksek faizle borçlanırız”, “ama gürültü etmeyin piyasaların ülkemize güveni sarsılır”. ABD’nin önde gelen bankalarınca finanse edilen “bağımsız” derecelendirme kuruluşlarının verdiği kredi notu ya da piyasaların güven veya güvensizliği en az sansür, sıkıyönetim kadar etkili günümüzde. Vaktiyle Lenin, demokrasiyle kapitalizm arasında “mantıksal bir çelişki” olduğundan bahsetmişti. Türkiye’de de demokrasi tartışmasını muhabbetimizden hemen hiç eksik etmezken unuttuğumuz, neoliberal kapitalizm devrinde iyice belirgin hale gelen işte bu “mantıksal çelişki”.
Yunanistan gerçekten bir deney alanı bugün. Emeğin güçlü kazanımlarının bulunduğu, solun tüm renklerinin oldukça canlı olduğu, toplumsal muhalefetin, emek hareketinin gelişkin olduğu bir ülkeden bahsettiğimizi unutmayalım. Daha bir sene önce Aralık ayında ülkede ne muazzam bir radikal birikim olduğunu ortaya koyan bir gençlik ayaklanması yaşanmıştı. Böyle bir ülkede “düzleyici” bir neoliberal programın, bir şok terapisinin başarılı olup olmayacağı toplumsal mücadelelerin ve solun kıta ölçeğinde kaderini belirleyecek bir deney olacak. PASOK hükümeti son aylara kadar bir korku ve terör havası yaratarak, giderek daha milliyetçi bir dil kullanıp (aşırı sağı da yedeğine alarak) ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye dönük klasik stratejiyi kullanarak toplumsal tepkileri yumuşatmayı becerebilmişti. Ancak hava dönüyor. Geniş kitleler söz konusu önlemlerin bir seferde uygulanıp sonra kenara bırakılacak şeyler olmadığını anlıyor, görünür gelecekte her şeyin yine eskisi gibi olacağına dair beklentilerini yitiriyor. Kısacası önlemlerin Yunanistan’ın sosyal-iktisadi yapısını bütünüyle değiştireceğini görüyor. Gördüğü için de tepkiler yaygınlaşıyor, öfke büyüyor.
Hemen herkesin hatırındadır; PASOK esas rakibi merkez sağı ezip geçtiği bir seçim zaferi neticesinde hükümet olmuştu yakın zamanda. PASOK’un seçim programı, bir yeni “New Deal”den, “yeşil kalkınma”dan bahsediyordu. Demagojik de olsa bir neoliberalizm eleştirisi yapıyordu. Papandreu seçim öncesinde Karamanlis’e meclis kürsüsünden efeleniyordu; “krizin bedelini halka ödetemeyeceksiniz” diye. Sonra nasıl olduysa iflasın eşiğinde olunduğu farkedildi ve “acı reçeteler” birbirini takip etti. Yani PASOK hükümeti kendisine oy verenlerin rızaları hilafına, seçim vaadlerinin tam zıddı bir program uygulamaya soyunmuş durumda. Dolayısıyla aslında PASOK göründüğünden çok daha zayıf bir hükümet. Daha şimdiden reformları uygulayacak bir teknokratlar hükümetinin ya da merkez sağ ve merkez solu kapsayacak bir “milli mutabakat” hükümetinin kurulması gerektiğine dair seslerin işitilmesi bu zayıflığın işareti. Kriz ve uygulanmaya çalışılacak önlemlerin Yunan siyasal hayatında ciddi sarsıntılara yol açacağını tahmin etmek güç değil. Aslında bütün Avrupa’da geçerli olan bir eğilim Yunanistan’da daha da belirgin hale gelebilir. Siyasal hayatın giderek daha polarize olduğu, sol ile sağ arasında kutuplaştığı bir döneme girdiğimiz aşikâr. Aşırı sağın kıtada gelişmesi, merkez sağın giderek daha pervasız ve saldırgan oluşu (Berlusconi ve Sarkozy isimlerini anmak yeter herhalde) bu eğilimin ifadesi.
Meclisten geçen önlemler paketi sokakta durdurulabilir mi? Yunan toplumsal muhalefeti, emekçileri kendi hayatlarını ellerine alma cüretini gösterebilecekler mi? Solun parçalı yapısı, sendikal bürokrasinin PASOK’a bağımlılığı ve “ssoyal diyalogcu” tutumu, krizin yarattığı atomizasyon ve bireysel çözümler arama eğilimi, işçi sınıfının parçalı yapısı (kamu çalışanları, özel sektörde çalışanlar, esnek ve güvencesiz çalışanlar, göçmenler) terazinin karşı kefesinde duruyor. Kitlelerin acil, yakıcı taleplerini radikal bir toplumsal dönüşüm ufkuyla birleştirebilecek, “önlemlerin” olabilecek tek seçenek olmadığını eylemli olarak sergileyebilecek, hızla yaygınlaşan yerel ve kısmi direnişleri (grevler, işgaller vs.) bütünleştirebilecek bir birleşik cephe Yunan halkına yeniden özgüven verebilir, “paket” de böylece sokakta yenilebilir. Şimdiden hangi seçeneğin ağır basacağını bilmek mümkün değil elbette. Ancak bu mücadelenin önümüzdeki dönemde ne yönde gelişeceği kıta ölçeğindeki sınıflar mücadelesini ve toplumsal güçler dengesini tayin edecek. Unutmayalım, bu kavga sadece Yunan emekçilerinin kavgası değil, 1 Mayıs günü cam silerken düşerek hayatını kaybeden Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi taşeron temizlik işçisi Aytekin Körsülü’nün, sendikalaşmaya çalıştıkları için işten atılan Bilgi Üniversitesi çalışanlarının, hepimizin kavgası...













