SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Dünyadan Gölgelerle Dans: Arap Coğrafyasında Emperyalizm ve Ayaklanma - Foti Benlisoy

Gölgelerle Dans: Arap Coğrafyasında Emperyalizm ve Ayaklanma - Foti Benlisoy

e-Posta Yazdır PDF

“Türkiye solunun bir kesimi uzunca zamandır ‘polemik’ yerine gölge boksu yaparak, kendi durdukları pozisyonu güçlendirmeye ya da meşruluk kazandırmaya çalışıyor” diye yazıyor Emir Yıldız “Ortadoğu Üzerine Birkaç Not” başlıklı yazısında (Birgün sitesi, 1 Şubat). Katılmamak elde değil. O nedenle de gölgelerle yumruklaşmaksızın (kendisinin bu husustaki performansını daha sonra tartışalım) amiyane tabirle “zurnanın zırt dediği” noktadan başlayalım: Tunus ve Mısır’da diktatörlüklerin devrilmesinin tetiklediği bölgesel düzeydeki süreci ele alırken kerteriz noktamız ne olmalı? Bu hareketlerin, kimi yerde daha fazla kimi yerde daha az, harekete geçirdiği aşağıdan gelişen kitle seferberliği mi, yoksa bölgede her daim hazır ve nazır olan emperyalist tasarım ve müdahaleler mi? Laf kalabalığına, gölgelerle güreş tutmaya hacet yok, bu soruya verilecek iki cevap, iki ayrı politik pozisyona denk düşüyor. 

Arap coğrafyasında emperyalist müdahaleciliğin tarihini burada anmak muhtemelen gereksiz. Belki de ta 1798’de, Fransa’nın Napolyon komutasındaki Mısır seferinden itibaren bu coğrafyadaki hemen her gelişmenin ardında emperyal bir tasarım aramanın meşru bir temeli var doğrusu. Ancak gelin fazla geriye gitmeyelim ve yakın zamanlı gelişmeleri hatırlamakla yetinelim: Soğuk Savaş’ın nihayete ermesinin ardından ABD küresel düzeyde tek “süper güç” haline gelmiş ve bu “tek kutupluluk momenti”nin verdiği avantajı bilhassa bölge düzeyinde “tepe tepe” kullanmıştı. 11 Eylül saldırıları, ABD müdahaleciliğinin daha küstah ve saldırgan bir dönemini tetiklemiş, “teröre karşı savaş” adı altında başta Afganistan ve Irak olmak üzere bir dizi işgal gerçekleştirilmişti.

Arap coğrafyasındaki devrimci dalga işte bu yeni Amerikan müdahaleciliğinin bir devamı, başka araçlarla güncellenmesi olarak değerlendirilebilir mi? Tunus devrimiyle başlayan süreç Büyük Ortadoğu Projesi’nin yeni bir versiyonu mudur?  Son bir yıldaki gelişmeleri değerlendirir ve dahası tutum alırken bu ve benzeri emperyalist tasarımlardan mı hareket etmeliyiz? Yoksa bölgede yeni bir durumla mı, yeni ve beklenmedik bir faktörün devreye girmesiyle tanımlanan farklı bir süreçle mi karşı karşıyayız? Emir Yıldız’ın bu sorulara yanıtı çok açık. Kendi deyimiyle “sürecin ana karakteri ve yönelimlerini” şöyle özetleyiveriyor: “Türkiye’nin içinde –model ülke olarak- yer aldığı yeni bir –ılımlı- İslamcı kuşak yaratılarak Ortadoğu’da emperyalizmin yeni nizamı kurulmaya çalışılıyor.” Yani yine kendi ifadesiyle: “bölgenin emperyalist müdahale ile Müslüman Kardeşler’e teslim edilerek ‘ılımlı İslamcı kuşak’ oluşturulmaya dönüştüğü bir ortamdayız.”

Bu “ılımlı İslamcı kuşak” meselesine az sonra geri dönmek üzere devam edelim. Son otuz yılın siyasal apatisini berhava eden yükselen bir kitle mücadeleleri dalgası, üstelik de bölge düzeyinde gerçekleşen bir ayaklanmalar zinciriyle karşı karşıyayken, sadece adını sıkça duyduğumuz ülkelerde değil, Fas’ta, Ürdün’de, hatta Kuveyt ve Suudi Arabistan’da sokak mücadelelerinin gündeme geldiği yeni bir durum söz konusuyken Yıldız, emperyalist manipülasyonlara dikkat çekmeyi büyük bir siyasal belirleme sayıyorsa yazık. Ancak hakkını yemeyelim, Yıldız bu “iddialı” tespitinde haklı. Arap coğrafyasında yaşananlar bölgede emperyalist tasarımların tümden geçersizleştiği anlamına gelmiyor. Emperyalist güçler gelişen süreci denetim altına almak, onu ehlileştirip kendi lehlerine olabilecek kanallara akıtmak istiyor. Libya bunun en açık örneğiydi. Suriye'deki durum ciddi riskler ihtiva ediyor. Ama açıkçası bunu, yani emperyalistlerin durumu kendi lehlerine çevirmeye dönük manipülasyonlara giriştiğini, halk hareketleri dalgasının tepesine yerleşmeye çalıştığını, hem de bunca tantanayla, sanki büyük bir buluşmuşçasına ilana gerek var mı? Ne yani, bölgede ortaya çıkabilecek kitle hareketlerinin emperyalist dayatma, müdahale ve manipülasyonlardan azade gelişebileceğini mi zannediyorduk yoksa? Onca yıllık siyasal ataletin ardından birden bire laboratuvar koşullarında gelişecek steril kitle mücadeleleri mi bekliyorduk yoksa? Üstelik bu yeni ve görülmemiş bir şey mi? ABD’nin okyanus aşırı emperyal müdahaleciliğinin tarihi böyle örneklerle dolu değil mi? Daha 19. yüzyılın sonunda Küba'ya müdahale, buradaki İspanyol karşıtı kurtuluş hareketini pasifize edip yedeğine alarak, bu hareket aracılığıyla kendine bir meşruiyet kılıfı yaratarak gerçekleşmişti. Bu durumda ne yapalım yani? Emperyalizme beddua okumakla mı yetinelim? Yoksa bütün bu mücadelelerin yaratmakta olduğu yeni güçler dengesinde ezilenler lehine ne gibi dinamiklerin devreye girebileceği sorusuyla sokağa kulak mı kesilelim?

Belki şu basitlikte sormak daha iyi olacak: Şu son bir senede sadece Mısır'da gerçekleşen (maalesef eşi şimdilik bizim memlekette bulunmayan) büyük kitle mücadelelerinden, meydanlara kamp kurmaktan polis karakolu kuşatmaya, sayısız grevden okul işgallerine onca direnişten öğrenebileceğimiz hiçbir şey yok mu? Sahiden, geleceksizlik ve güvencesizlik cenderesine sıkışmış gençliğin, “diplomalı işsizlerin” bir dizi ülkede yaşanan mücadelelerde ön planda olması ya da kamusal mekânların toplumsal muhalefeti görünür hale getirecek şekilde işgal edilmesinin gücü gibi, bizim de mücadelelerimize katkı sağlayacak hususları değil de sadece  emperyalizmin oyunlarını ısrar ve şehvetle tartışmamızda bir problem yok mu?Doğal olan böylesi yığınsal mücadelelerden heyecan duymak, onları anlamaya ve onlara soldan katkı sunmaya çalışmak, dayanışma içerisinde olmak değil mi?Hadi Libya ve Suriye'yi “anladık” diyelim, koca memlekette Mısır'da hâlâ sokaklarda olan ve ordunun yönetimiyle mücadele eden devrimcileri desteklemek adına  şu bir yıldır kaç tane eylem yapıldı? Jeostratejinin soğuk ve mesafeli aklı ne vakit biz solcuları da teslim aldı?

Evet, gölgelerle boksa gerek yok: Fas’tan Suriye’ye yaşanmakta olan süreci karakterize eden, tayin edici yeni faktör, elbette farklı ülkelerde farklı gelişkinlik düzeylerinde olan (mesela Tunus, Mısır ya da Fas gibi ülkelerde hareketin “sosyal” karakteri başka örneklere nazaran çok daha baskın) aşağıdan diktatörlük karşıtı halk hareketleridir. Bu geniş halk hareketlerinin ardında toplumsal eşitsizlikler, yığınsal işsizlik, en ufak demokratik meşruiyetten yoksun despotik rejimlerin baskısı, iktisadi ve siyasal yolsuzluklar ve yozlaşmanın yarattığı bileşimin patlama noktasına varmış olması yatıyor. Dahası ayaklanmalar, Suriye'den Tunus'a neoliberal açılımların (infitah) bölgedeki otoriter rejimlerin toplumsal tabanını ne ölçüde daralttığını ortaya koyuyor. Bir dizi ülkede daha bir yıl önce tasavvur edilmesi dahi imkânsız olan çok büyük toplumsal mücadeleler cereyan ediyor. Bu mücadeleleri daha radikal bir rotaya sokacak, devrimci sürecin derinleşmesine olanak sağlayacak siyasal güçlerin zayıflığı sürecin temel karakteristiklerinden biri. Bu eksizliğe karşın sürecin açığa çıkardığı radikal enerjinin yerli yabancı düzen güçlerince öyle kolay soğurulamayacağı da açık.

Hal böyleyken Emir Yıldız neyse ki kül yutmuyor ve bu mücadelelerin arkasındaki emperyalist tezgâhları teker teker deşifre ediveriyor. Aslında, maalesef öyleymiş, evet hepsi koca bir yalanmış. Bu mücadele dediklerimiz aslında “ılımlı İslamcı kuşak” yaratmak maksadıyla ileri sürülen bindirilmiş kıtalardan ibaretmiş. Dolayısıyla değişen bir şey yok, biz emperyalizme karşı hu çekmeye devam edelim ve Yıldız'ın deyimiyle, “emperyalizmin bu politikalarına karşı mücadele içinde, dünyanın pek çok yerindeki devrimci direniş hareketlerinin gelişmesi”ni bekleyelim. Yıldız'a demek ki hatırlatmak gerek: Sıradan insanlar Tunus'ta, Mısır'da, Bahreyn'de, Yemen'de, Suriye'de vs. halihazırda onca bedelle mücadele ediyor. Kitlelerin Yıldız'ın hayalindeki ideal direniş hareketlerinin doğmasını beklemeyecek sabırsızlık ve nankörlükte olmaları elbette hazin. Ancak ne yapalım yani? Sokaktaki, mücadele içerisindeki insanlara “bekleyin o gün bugün değil” diyerek sabır mı temenni edelim? Devrimcilik bu mudur? İşkence edilen, kurşunlanan insanlara akıl vermek midir? Yoksa o “içerden muhalefet” diyerek aşağıladığınız mücadeleler içerisinde yer alarak onları daha devrimci bir noktaya evriltme uğraşı mıdır? Ya da basitçe sorayım: Emir Yıldız bu yazıyı yazmadan evvel belli ki ABD’nin 2012 Ulusal Güvenlik Stratejisi metnini okumuş ama mesela Suriye'deki yerel koordinasyon komitelerinin bir bildirisini okuma zahmetine katlanamamış. Katlanmış olsa böyle, kusura bakılmasın, “ucuz” genellemelerde bulunmaktan kaçınırdı.

Evet, kesinlikle gölgelerle yumruklaşmayalım: Bugün emperyalist müdahalecilik aksiyoner konumda değil, kontrolü dışında gelişen süreci denetimi altına almak amacıya reaksiyon gösteriyor. Kaybettiği inisiyatifi geri kazanmaya dönük hamle yapıyor ve süreci çarpıtmaya dönük hamleleri mümkündür ki daha da artacaktır. Ama şu bir yıllık süreçte sürükleyici etkin güç, Pentagon ya da Beraz Saray menşeli projeksiyon ve planlar değil, aşağıdan gelişen halk hareketleri oldu. Emir Yıldız ve onun gibi düşünenlerle temel ayrım noktası tam da bu. Bakın ne yazıyor Yıldız: “Bütün bu süreçte tespit edilmesi gereken temel nokta, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden düzenleme çabası ve krizle birlikte emperyalistler arasında başlayan –yeni adı konulmamış- paylaşım savaşıdır.” Yani “tespit edilmesi gereken temel nokta”, eskilerin deyimiyle Düvel-i Muazzama, yani büyük güçlerin tasarımları ve onlar arasındaki çelişkiler. Oysa bizim hareket noktamız, yaşanan gelişmeleri tartacağımız terazi, emperyalist müdahale ve tasarımlardan önce sürece kendi rengini veren bu kitle mücadeleleridir, bu mücadelelerin devrimci müdahaleler açısından yarattığı imkânlardır. Dünyanın birçok ülkesinde Arap mücadelelerinden esinlenen irili ufaklı kitle hareketlerine şahit olmamız, bölgede yaşanan ayaklanmaların nasıl bir tesir gücüne sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bereket versin İspanya’da ya da ABD’de sokağa çıkan kitleler Yıldız gibi düşünmüyor, yoksa halimiz nice olurdu? Geride bıraktığımız 2011 yılı, malum, dünyanın bir dizi bölgesinde eksik ve zaaflarıyla da olsa yeni bir mücadele dalgasının doğuşuna şahit oldu. Yıldız ya da başkası beğense de beğenmese de bu mücadeleleri sembolik düzeyde belirleyen şey “Arap Baharı” oldu. “Emperyalistler arasında yeni başlayan adı konmamış paylaşım savaşı” gibi debdebeli tespitlerden evvel bunun nedenleri üzerinde düşünmek gerekmez mi?

Sol mahfillerde pek popüler olan “ılımlı İslamcı kuşak” meselesine geri dönelim. Tez şu: ABD ve sair emperyalist güçler Ortadoğu siyasetini kendi lehlerine radikal bir biçimde yeniden şekillendirmek amacıyla başta Müslüman Kardeşler olmak üzere “ılımlı” (yani ABD yanlısı) İslamcıları başa getiriyor. Yıldız ne demişti hatırlayalım hemen: “Bölgenin emperyalist müdahale ile Müslüman Kardeşler’e teslim edilerek ‘ılımlı İslamcı kuşak’ oluşturulmaya dönüştüğü bir ortamdayız.” Ancak kısmen doğru olan ve her kısmi doğru gibi vahim politik yanlışların önünü açan bir belirleme. Bir önceki dönemin emperyal statükosunu berhava eden halk hareketleri dalgası karşısında ABD’nin geleneksel müttefiklerinin popüler meşruiyeti tuzla buz olmuş durumda ve bu nedenle ABD “bölgede” yeni ittifaklar oluşturma gayreti içerisinde. Mısır’da mesela Müslüman Kardeşler liderliğiyle yakınlaşıyor. Müslüman Kardeşler’in ülkedeki devrimci enerjinin kontrol altına alınması açısından yerli yabancı düzen güçlerine büyük imkânlar sunduğu açık. Ancak bu örgütün ABD’ye Mübarek ya da Mısır ordusu düzeyinde itaatkâr olup olmayacağını ancak süreç içerisinde göreceğiz. Yani söz konusu işbirliği, gerilimleri ve çelişkileri de ihtiva ediyor. Bölgeye dayatılan bir büyük plandan ziyade tarihin bunca hızlandığı her devirde olduğu gibi, kararsız, istikrarsız bir durumun yarattığı belirsizlikler söz konusu.

Birçok ülkede ayaklanmaların, sokaktaki mücadelelerin sürükleyici gücü İslamcı örgütler olmasa da bunlar, ciddi organizasyonel ve mali kapasiteye sahip neredeyse yegâne siyasi örgütlenmeler olduklarından seçim düzeyinde başarılı oluyorlar. Nahda ya da Müslüman Kardeşler gibi “ılımlı” İslami siyasal güçler, sokaktan aldıkları güçle eski düzende oluşan boşluğu doldurmaya soyunuyor. Bunda başarılı olup olamayacakları her ülkedeki toplumsal mücadelelerin sürekliliğine ve kararlılığına ve bu mücadeleler içerisinde alternatif, etkili siyasal güçlerin doğup doğamayacağına bağlı olacak. Tunus, Mısır ve Fas gibi ülkelerde daha şimdiden yeni bir Arap solunun nüveleri şekilleniyor. Bu “nüanslar” Yıldız için fazla elbet. O kadir-i mutlak bir emperyalizm anlayışından hareket ettiğinden emperyalizme karşı lafta değil hakikatte bir mücadelenin, ancak o toptanlaştırıp “içerden muhalefet” diye hakir gördüğü toplumsal mücadelelerin açtığı gedikler aracılığıyla mümkün olduğunu görebilecek halde değil.

Toparlayalım ve artık bu konuya bir nihayet verelim: Emperyal müdahale ve manipülasyonlar gündemde diye Şark cephesinde değişen bir şey yokmuş gibi davranırsak “bölgedeki” siyasal ve sosyal güç dengelerinde ezilenler lehine gerçekleşebilecek bir kayma ihtimalini bütünüyle gözden çıkarmış oluruz. En başta iki politik pozisyondan bahsetmiştik: Emir Yıldız gibi düşünenler, Arap coğrafyasında yaşanmakta olanları temelde “olumsuz” bir gelişme, bölgedeki emperyalist tesirin artışına yol açan doğrudan ya da dolaylı bir müdahale olarak değerlendiriyorlar. Buradan çıkardıkları siyasal ödevler ise en iyi ihtimalle “bekle ve gör” niyeti taşıyan bir apati hali. Bir de son bir yılda yaşanan büyük kitle mücadelelerinin bölgede siyasal denklemi bütünüyle değiştirdiğini, ezilenler lehine (kimi ülkelerde daha az kimi ülkelerde daha fazla) devrimci müdahale imkânları yarattığını düşünenler var. Bunların gözü kulağı emperyalist projeksiyonlardan ziyade bu ülkelerde kurulan yeni bağımsız sendikalarda, kadın örgütlerinde, inşa edilmekte olan yeni sol partilerde. Bu sonuncular Arap coğrafyasındaki direniş ve mücadelelerden dersler çıkarmayı, bu dersleri kendi mücadeleleri içerisinde sınamayı ve her şeyden önce yaşanmakta olan bu mücadeleler içerisindeki devrimci-sol güçlerle dayanışmayı bir siyasal görev olarak önlerine koyuyor. Emperyalizmle mücadelenin kerameti kendinden menkul “antiemperyalist” hanedanların değil, bu doğmakta ve gelişmekte olan siyasal ve sosyal güçlerin işi olduğunu öne sürüyorlar.

Sosyalistler bütün olumsuz koşullarda ezilenlerin mücadeleleri içerisinden süzülebilecek en ufak imkân ve ihtimalin üzerine titrer, onu büyütmeye var güçleriyle çalışırlar. Mesela Arap ayaklanmaları silsilesinin bölge halklarının özgüveninde ve kolektif gücünde nasıl bir değişime tekabül ettiğini, sürecin kitleler nezdinde nasıl bir siyasallaşma ve deneyim birikimine vesile olduğunu anlamaya çalışırlar. Emperyalizme karşı mücadelenin koşul ve kökenlerini bu sıradan görünen ama neticede tarihi devindiren kolektif birikimlerde ararlar. Hareket noktamız, gerçek ya da muhayyel emperyalist girişim ve müdahalelerden önce, kitlelerin kendi mücadeleleridir, devrim köstebeğinin yerüstü ve yeraltındaki, kimi zaman sessiz kimi zaman tantanalı kazı faaliyetidir. Karl Marx, zamanında devrimi, Britanya, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya gibi o dönemin dünya siyasetini tayin eden beş büyük ülkenin, yani büyük güçlerin dışında ve karşısında yer alan bir”altıncı güç” olarak tanımlamıştı. “Devrimci” sıfatını hak etmek için tam da kalkış noktamızın bu “altıncı güç” olması icap etmez mi?

Not: Emir Yıldız bir de şöyle yazmış: “Libya’nın NATO bombaları ile yerle bir edilmesini dahi ‘hayırlı bir gelişme’ olarak görenlerden Foti Benlisoy, şimdi emperyalizmin rolünün göz ardı edilemeyecek biçimde görünür olmasıyla birlikte araya ‘emperyalist müdahaleye de karşı çıkmak gerekir’ türünden laflar serpiştirerek yaşanan gelişmeleri olumlamaya devam ediyor.” Bu tantanalı cümle Yıldız’ın gölge boksu hususundaki maharetini değilse de gölgelerle dans etmekteki kıvraklığını ortaya koyuyor. Bu konuda Benlisoy’dan bir tane alıntı var mı? Yok. Nerede demiş bunu Benlisoy? Bilemiyoruz. Emir Yıldız diyor ya, artık ona güveneceğiz herhalde. Gölge oyunlarını bırakalım hayat-ı hakikiye dönelim: Yıldız bu konuda, yani “Libya’nın NATO bombaları ile yerle bir edilmesini dahi ‘hayırlı bir gelişme’ olarak gören” değil bir paragraf, bir cümle bulmazsa (ki bulamaz) en azından “müfteri” sıfatını gani gani haketmiş olmaz mı? Polemik fikri hayatımıza canlılık kazandırır, yeter ki adabıyla yapılsın. İnsanlara kendi hayal dünyasından siyasal pozisyonlar icad edip karikatürler (gölgeler?) yaratmak, böyle kara çalmak polemik falan değil, kusura bakılmasın, terbiyesizliktir.

Not iki: Emir Yıldız, hızını alamamış olacak son dönemdeki faşizm tartışmaları hususundaki yanlışlarımı “şimdilik bir parantezle düzeltmeye” girişiyor. Yıldız'ın bu hususta edecek lafı bir parantezden ibaret midir bilemem. Ama kendisi G20 üyesi Türkiye'nin ne menem bir “yeni sömürge” olduğunu izah edip merakımı giderirse çok memnun olacağımı kendisine bildirmek isterim.

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Söyleşi: "Kıbrıs'ı Nasıl Bilirdiniz?"

Sevgi Göyçe'yi Kaybettik

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Mayıs 2012
P P S Ç P C C
29 30 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31 1 2

Kitap: "21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

 

Kitap: " Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle Tunus’ta başlayan Arap devrimci süreci, ‘devrim’ kelimesini ‘bölgede’ ve dünyada gündelik kullanıma sokmuştu. Sonra, başta İspanya ve Yunanistan bir dizi Avrupa ülkesindeki kitle eylemleri, ‘öfkeliler’ (indignados) hareketi geldi, daha sonra da özellikle ABD’de ‘işgal et’ (occupy) hareketleri. Bu kez bir İspanyol devriminden, Avrupa ya da Amerikan devriminden bahsedilir oldu.

Şili’deki devasa öğrenci muhalefetine ‘penguen devrimi’ dendi. Türkiye’deyse Kürt isyanı, ya da ‘Kürt Baharı’ tabirleri giderek popülerleşti. Elbette çoğu abartılı tanımlama ve yorumlardı bunlar. Ancak devrimin kendisinin değilse bile lafzının, bir devrimin mümkün ve istenir olduğu fikrinin yaygınlaşması, yeni yüzyılın belki de en önemli, en şaşırtıcı sürpriziydi. Benlisoy'un kitabı devrimin ansızın ve ‘vakitsizce’ yeniden siyasal tahayyül dünyamıza dahil oluşuna dair sorular soruyor ve bu sorulara uçarı olmayan, teori ve gerçekle aynı anda bağını koruyan cevaplar veriyor…

 

 

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

SİTE İÇİ ARAMA