SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Feminizm İçimizdeki sınırlar, dışımızdakiler… - Ecehan balta

İçimizdeki sınırlar, dışımızdakiler… - Ecehan balta

e-Posta Yazdır PDF

 

Yaşam süremin nerdeyse yarısı kadar zaman önce feminist olmuşum. Feminist olmak, “okuduklarımdan öğrendiğim bir şeyler” olmanın  ötesinde, okuduklarımın hayatımı anlamamı kolaylaştırması  ile ilgili idi daha çok. Başka kadınlarla bu deneyimleri paylaştıkça, bu anlama mücadelesi ister istemez dönüştürme mücadelesi ile de iç içe geçti. Genelleştirmiş oluyorum ama; feminizm en azından benim kuşağımdaki pek çok kadın için, kendinden başlayan ve kişisel olandan genele uzanan bir mücadele biçim oldu. Sosyalizm ise, yine bizim için genellikle tersten işleyen, genelden başlayan ve kendimize uzanan bir mücadele biçimi. Yani, önce işçi sınıfını “duyarız”, kendimizi “onun için” mücadele ediyor sanırız; sonra bir bakarız ki ne sosyalizm mücadelesi işçi sınıfından ibarettir, ne de tamamen bizim dışımızdadır.

 

 

Eğer ikisinin temas noktalarında bulunmamış bir okuyucu iseniz, feminizm ve sosyalizmle ilgili gerilimli ilişkinin, bir sosyalist feministin gündelik yaşamının nasıl da parçası haline geldiğine şaşırırsınız. Fakat böylesi bir gerilim, aynı zamanda sosyalist hareketin işçi hareketini kendisinin dışında gördüğü “yeni zamanları” sorunsallaştırmak, insanların “dünyayı değiştirmeye kendilerinden başladıkları” gerçek bir ütopya için bir fırsat da sunmakta. Kişisel tarihim açısından, bu fikrin yeniden popülerlik kazanmaya başlamasının, bizden, feminist hareketin görünürlüğünden çok, 1990’ların başlarında postmodernizm ve post-Marksizm’in yarattığı siyasal iklimle örtüştürülmesini hayli sorunlu buluyorum. Özetle, sadece feminist olduğu için “postmodernist” olmakla eleştirilen başka kadınlar da olduğuna eminim. Ama, elbette 1990’ların başında en radikal döneminden geçen Kürt hareketinin de deyim yerindeyse “çarpan etkisi” ile birleşince, bir süre sonra sosyalist/antikapitalist hareketin ana gövdesinin, bu hareketleri birer “kimlik ifadesi/mücadelesi” olarak “daha meşru” gördüğü bir dönemece girmiş olduk. Benim de içinde olduğum, 1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Türkiye sosyalist hareketi içerisinde ilk kez bu kadar yaygın bir şekilde, bütün bu “kimlik mücadeleleri” ile bir rezonansa girmeyi, onları “kapsayan” bir çatı olmayı önüne koyuyordu. Kürt hareketi, kadın hareketi ve LGBTT’nin neredeyse eşzamanlı olarak yükseldiği, kamu çalışanları hariç işçi sınıfı hareketinin göreli olarak gerilediği ve kuramsal olarak postmodernizmin ve post-Marksizm’in damgasını vurduğu bu dönemde, gelinebilen noktanın burası olmasını hep çok ilginç bulmuşumdur; hala da teorik olarak da anlamlandırabildiğimi söyleyemem. Galiba, bu etkenlerin hangisinin sosyalist hareketin ana gövdesini daha fazla etkilediği sorusu, halen spekülasyon sınırında duruyor. Yine de sanırım, bu hareketlerin kapsayıcı olduğunu iddia eden (sosyalist hareket) ile kurdukları gerilimli ilişki ve kapsayıcılığının dışlayıcı niteliği (“ben varken başkasına gerek yok”) çok haklı olarak “ayrılıkçı pozisyon alışları” beraberinde getirirken “post ideolojilerin” ortak etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. En azından geldiğimiz nokta itibariyle, pratik sonuçlar bu fikri doğrular gibi görünüyor. O da şu; bütün bu kimlik / çoğulculuk meseleleri etrafında, sosyalist hareket kendisini “hareketlerden bir hareket” olarak tanımlarken ana ekseni “kapsayıcılık” olan bir dışsallaştırmadan; ana ekseni dışsallaştırma olan bir eşitleme ilişkisine geçiyor. Özellikle antikapitalist hareketin 2000’li yıllardaki yükselişi, bu sorunu yeniden, bazen de tersine çevirerek gündeme getirdi. Antikapitalizm politik hattı içinde buluşmak, çeşitli toplumsal hareketler açısından hiyerarşi sorununu ortadan kaldırmış oluyordu. Çünkü, antikapitalist hareket, hepsini kapsayan ama kendine ait öznesi olmayan bir hareket, “hareketlerin hareketi” olarak kurgulanabiliyordu. Fakat, bu kez de, ekolojist, ulusal, feminist v.s. hareketlerin çoğu zaman “mücadele alanı” temelli, ya da “temel paradigma” mantığını yeniden üreten, bu bakımdan da onları hiyerarşinin üzerine yerleştiren yaklaşımlarının serpilip geliştiği bir döneme tanık olmaya başladık. Örneğin ekolojistler açısından kapitalizmin tanımlayıcı özelliği “ekolojik yıkım”, feministler açısından “patriyarka”, dolayısıyla sosyalistler açısından da “burjuvazi-işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişki” haline gelmekte.

 

Peki, bunların dışında bir sosyalizm anlayışı mümkün mü? Bu soru, kapitalizmi nasıl tanımladığımızla yanıtlanabilir. Ben, eleştirel-gerçekçi yaklaşımın “içsel-zorunlu/dışsal-olumsal ilişki” kavramını, bağlamından koparmayı göze alıp, ödünç alarak, ırk, sınıf, cinsiyet, ve doğa sömürüsünün kapitalizmle içsel-zorunlu bir ilişkisi olduğunu ileri süreceğim. Böylece, bunlardan herhangi birini tablodan çıkardığınızda elinizde kalan kapitalizmin zaten artık kapitalizm değil, başka bir şey; dolayısıyla kapitalizmin tüm bunları kapsayan, içeren, bu parçalardan oluşan bir sistem olduğunu; bu nedenle antikapitalizmimizin ya da sosyalizmimizin aynı anda ırkçılık karşıtı, feminist, ekolojist ve sınıf sömürüsüne karşı olması gerektiğini düşünmekteyim. Bu, bir ırkçılık karşıtı ile bir feministin yan yana gelmesinden daha da ötede, bir feministin (sosyalist feministin) aynı zamanda ırkçılık karşıtı ve ekolojist olmasını, bir ırkçılık karşıtı sosyalistin de aynı zamanda antiheteroseksist ve cinsiyetçilik karşıtı olmasını gerektirir. Bunun da ötesinde, cinsiyetçiliğin kendisi de aynı zamanda ırk ve sınıf bağlamından kopartılarak analiz edilemez. Bu çok katmanlı ezme-ezilme ilişkilerini görmezden gelerek, salt bir dizisellik algısı içinde “başkalarının eylemlerinin etkileri sonucu nesneleştirilmiş olmak” bağlamında bir kadın kimliği kurup, bunun kendi içindeki diğer mekanizmaları görmezden gelmek, feminizmin kadın kimliğini verili, ayrıştırılmış ve sorunsuz bir biçimde kabul etmesi anlamını taşır.

 

Sınır Tanımayan Feminizm

 

Chandra Talpade Mohanty’nin Sınır Tanımayan Feminizm’ini1 tam da bu noktadan ve tam da bütün bunlar kafasının içinde dolaşıp duran bir okuyucu olarak elime aldım. Mohanty’nin antikapitalist feminist eleştiri tanımı, bu iç içeliğe dikkat çekmek bakımından son derece önemli ve sanırım benim uzunca cümlelerle anlatmaya çalıştığım şeyi çok daha konsantre bir biçimde özetliyor: “Günümüzde kapitalizmin özgül işlemlerine ve söylemlerine dikkat çeken, ırka vurgu yapan sosyalist bir feminizm; yani sermayenin kar, birikim ve egemenlik arayışı içinde, erkekliği, kadınlığı ve heteroseksüelliği küresel düzeyde ekonomik, ideolojik ve kültürel olarak iç içe geçiren süreçlerin üzerinde duran sosyalist bir feminizm” (2008: 15).

Mohanty, sosyalizmi daha ziyade bir ütopya olarak tanımlayıp, sınıf vurgusundan daha çok, demokratik ve katılımcı bir özyönetim biçimi olarak görmesine karşın, sosyalist feminizmin genellikle eksik bıraktığı heteroseksizm ve ırkçılığı da analize katması güçlü yanları. Ona göre, iç içe geçen seksizm, ırkçılık, heteroseksizm ve kadın düşmanlığı toplumsal ve siyasal düzen kurumlarının temelini oluşturmakta ve beslemekte. Hatta Mohanty kendi feminizmini “ırkçılık karşıtı feminizm” olarak tanımlıyor ve bunu büyük önem taşıyan siyasal ve epistemolojik bir edim olarak görüyor. Bu manzaraya etnik milliyetçilik ve kapitalist tüketimciliği de ekleyen Mohanty, tüm bu etmenlerin hayatlarımızın bütününü kuran bir etkide bulunduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla bu bütüncüllük karşısında, gündelik, şimdiden başlayan ve dönüştürücü ve yine bütüncül bir strateji öneriyor: Sömürgeleştirme karşıtı mücadele, antikapitalist eleştiri ve feminist dayanışma2, Mohanty’nin tartışmaya açtığı bu bütüncül stratejinin üçayağını oluşturuyor. Bütün bunların merkezinde ise, “sınır tanımayan feminizm” duruyor. “Sınır tanımayan feminizm” hem feminist mücadelenin enternasyonalist karakterine, hem de “sınır tanımayan hekimler” örneğinde olduğu gibi, bir aciliyete de işaret ediyor. Onun “sınır tanımayan feminizmi”; sınırların temsil ettiği “fay hatları, çatışmalar, farklılıklar, korkular, set çekmenin farkındadır. Yine, tek bir sınır algısının olmadığını, ulus, ırk, sınıf, cinsellik, din ve engellilik halleri arasındaki sınır çizgileri ile bu kategorileri boylu boyunca arşınlayan sınır çizgilerinin gerçek olduğunu kabul eder. Sınırların aynı anda hem çoğul hem dar oluşuyla, gündelik hayatımızda bu sınırlar boyunca yol almanın, onlarla karşılaşmanın, onları aşmanın özgürleştirici potansiyeli arasındaki gerilime dikkat çekmek üzere suskunluğu ve dışlamayı tanımayan bir feminizm”. (2008:2-3).

Çokça sınıra çarpıp, dağıldığımız olmuştur. Sınırlar yüzünden yapamadıklarımız, gidemediklerimiz, okuyamadıklarımız.. Hatta çoğu zaman bunların farkında bile olmayız; çünkü sınırlar aslında hayal gücümüzü de sınırlarlar. Size, içinde hareket edeceğiniz kısıtlı alanlar bırakılması demektir sınır. Üstelik, sınırlar orda durdukça, sınırın dışına da çıksanız, o sınırı yanınızda taşırsınız.

Diğer yandan, Avrupa merkezcilik, feminizme kuramsal bir sınır çiziyor. Avrupa merkezci feminist eleştiri, analize, sömürgecilik karşıtlığını ya da muhafazakarlaşmayı bizim, Üçüncü Dünyalı/Güneyli kadınların kattığı gibi katmaz. Avrupa’da muhafazakarlaşmaya karşı mücadelenin, temel gündem maddelerinden bir tanesi haline geldiği son on yılda, örneğin İslamafobi eleştirisinin feminist kadınları İslam konusunda söz söylemekten alıkoyuyor olması, hem Avrupamerkezci bir sınıra işaret eder, hem de iç içeliği görmezden geldiğinizde karşınıza çıkacak sınırlara…

 

Sınırların ortadan kalkması için Mohanty, “dayanışmayı” öneriyor. Ama salt kadın olduğumuz için bir dayanışma değil, kendi üzerine düşünen kolektif bir pratiğin meydan okuması olarak dayanışmayı.. İçimizdeki ve dışımızdaki sınırları aşabilmek için.

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 08 Mart 2010 12:53  

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG