Kadınların gündelik yaşamda ve savaşta tecavüze uğradığını biliyoruz. Her iki durumda da bunu yapanlar erkekler olduğu için aralarında karşılıklı bir ilişki olmalı. Sıradan, herhangi bir erkeği cephede tecavüzcüye dönüştüren şey sırtındaki üniforma ve elindeki silahın yanı sıra, cephe öncesinde hangi süreçlerde kuruluyor? Karşımızda asker gibi davranan bir erkek mi yoksa erkek gibi davranan bir erkek mi var? Bu soruları yanıtlamaya çalışırken militarizm karşımıza kilit bir kavram olarak çıkıyor. Çünkü bu kavram aracılığıyla kurumlaşmış baskı ve şiddetin, erkeklik normunun ve değerlerinin oluşumundaki rolünü görüyoruz. Daha genel bir anlamda ise, bütün bir toplumu zapturapt altına alma ve savaş gibi açık şiddet ve imha politikalarının cinsiyetçi dinamiğini görüyoruz.
Cinsiyetçiliğin kapitalist sanayileşmeyi nasıl kolaylaştırdığını biliyoruz. Militarizasyon sürecini bu bağlamda da değerlendirmeliyiz. Kapitalist sanayileşme erkeklerin çıkar ve ayrıcalıklarına bağlı olduğu kadar, kadınların baskı altında tutulmasına da bağlı. Dolayısıyla erkeklerin kurduğu hiyerarşi ve toplumsal düzeni sürdürmek ve garantilemek için militarizm süreci gerekli. Bu süreç, ideolojik düzeyde kadınları potansiyel bir tehlike olarak görüyor ve kadınlık dışlanıyor. Ancak bu dışlama kadınların sistemin dışına itilmesini değil, cinsiyetçi işbölümü içinde sistemin altlarında (düşük statüde, düşük ücretle) tutulmasını sürdürecek bir dışlama ve marjinalleştirme. Ayrıca kapitalist cinsiyetçi işbölümü altında bazı sivil sektörlerde (tekstil-gıda-elektronik) ucuz kadın emeği istihdamı, o toplumların militarize edilmesinde güçlü bir araç olabilmekte. Filipinli ve Güney Koreli kadınlar ülkelerinin militarizasyonun kadınların yoğun sanayileşmeye seferber edilmesiyle mümkün olduğunu söylüyorlar.(1)
Ataerkil sosyal ilişkilerle, özellikle aile içindeki erkek egemenliği ile, iktidar ve egemenliğin kurumsallaşma biçimlerinin ilişkisini kurmak bakımından militarizm yine kilit bir kavram. Klasik patriyarkanın hüküm sürdüğü Fas'tan Bangladeş'e uzanan bir kuşakta, devlet şiddetinin toplumda bu denli kabul görmesi rastlantı olamaz. Biçimsel militarist kurumlar toplum dokusunun derinindeki güç ve iktidar içeren cinsiyet ilişkileri temelinde biçimleniyor ve meşruiyet kazanıyor.
Emperyalizm bağlamında sömürgeleştirme stratejilerinin o toplumun cinsiyet ilişkileri sistemini gözönüne almaması olanaksız görünüyor. Orta ve Latin Amerikalı kadınlardan, kadınların baskı altında tutulmasının hem toplumdaki diğer eşitsizlikleri pekiştirdiğini hem de bu yolla emperyalist tahakküm ve sömürüyü kolaylaştırdığını öğreniyoruz. Bunun bir diğer sonucu ise, emperyalizmin aradığı ucuz emeğin kadın emeğine denk düşmesi. Ayrıca yerleşik maço kültürünün yanı sıra ırkçı kast sistemi de militarizmin dayanağı işlevini görüyor. (2)
Bütün bu dünyaya yayılmış olan Amerikan üslerinin ayrılmaz bir parçası fahişelik olduğu kadar (Filipinler, Honduras) tecavüz askeri operasyonların ayrılmaz bir parçası. Halkları sindirme ve imha politikalarında tecavüz etkili bir araç olarak karşımıza çıkıyor (Vietnam).
Dolayısıyla cinsiyetin yapılanması ile militarizm arasında ilişki kuran teorik yaklaşım, şiddetin aşikar kurumlaşmış biçimleri ile erkekliğin kurulma süreçlerinin nasıl iç içe geçtiğini ve birbirini beslediğini görünür kılıyor.
Militarizmin cinsiyetçi muhtevası askeri diktatörlüklerce sürdürülen kitlesel tutuklamalarda, kadın tutuklulara yapılan işkence ve tecavüzlerde iyice görünür hale geliyor. Siyasi mahkumların yakınları olarak, onları sindirmek ve demoralize etmek için kadın ve bedeni araçsal bir işlev görüyor. Çünkü kadınlar, erkek siyasi mahkumların mülkleri ve benliklerinin bir uzantısı olarak değerlendiriliyor. Erkek tutuklulara yönelik işkencenin cinsel içeriği, onların duyduğu cinsel güveni yok etmeye yönelikken, kadın siyasi bir mahkuma yönelik işkence ve tecavüz doğrudan kadının cinsel kimliğini parçalamaya yöneliyor. Geleneksel 'anne' ve 'eş' rolünün dışında, muhalif bir siyasi özne olarak kadın, askeri rejimlerin özellikle kabul edemediği bir durum. Dolayısıyla bu rejimlerin kitlesel tecavüz politikaları (Şili, Guatemela) kadınları cinsel köleleştirme ve depolitize etme amacına yönelik. Kadınların anne ve eş rolünü sürdürmemelerinin yolları kapatılmak isteniyor. Muhalif bir kadına, ancak bir erkeğin karısı, annesi ve kardeşi olarak saygı gösterilebileceği öğretiliyor. (3)
Ayrıca milliyetçilik, ırkçılık, faşizm gibi ideolojiler meşruiyetini kısmen cinsiyet ilişkileri dolayımı ile sağlıyor. Güç kullanmayı meşrulaştıran bu ideolojilerin cinsiyetçi dinamiği Bosna örneğinde açık biçimde görüldü. Galiba şiddetin erkeksi yüzü hiç bu kadar maskesiz olmamıştı. Cephede ve cephe gerisinde kadınlara yönelik tecavüz ve şiddet açıkça patriyarka'da tanımlanan erkeksi değerlerin manipülasyonu üzerine temellendi. Kadın düşmanlığı Boşnak ve Hırvat ulusunu yok etmek planlarını biçimlendirdi. Bunun sonucunda kitlesel tecavüzler ve Sırp kadınların uğradıkları eviçi dayak, şiddet, tecavüz ve hırpalanma olaylarında artış oldu. Özellikle savaşın Sırp kadınlarına yönelik yüzü de konuşulmaya başlandıkça saldırgan milliyetçiliğin erkeklikle ilişkisi daha bir görünür oldu. Yugoslavya'da ırkçı-patriyarkal söylem militarizmi biçimlendirdi. Ve de diğer ulusların (Boşnak-Hırvat) moral değerlerinin, onurunun ve sınırlarının temsilcisi olarak kadınları doğrudan hedef aldı.(4) Etnik kin seksualize edildi, tecavüzle doyuma ulaştı.
Bu savaşa ilişkin diğer çarpıcı bir gerçek ise pornografinin bir soykırım aracı olarak ortaya çıkması oldu. "Cinsellik etnik kini yaratmak, harekete geçirmek ve manipule etmek için kullanıldı".(5) Nazilerin Yahudi soykırımında bu tür motifler vardı, ancak Sırp örneği bu bakımdan bilinçli, sistematik ve psikolojik yönüyle ilk ve korkarım etnik kin ve ulusal husumetlerin cinnet çağında bir model olma potansiyeli taşıyor. Bu soykırımın nasıl bu denli seksualize olduğu noktasında genelde pornografinin kadınların baskı altında tutulmasındaki rolünü, Yugoslavya özelinde ise bu toplumun savaş öncesinde pornografiye doymuşluğunu göz önüne almak gerekiyor.
Bütün bunlara bakarak militarizmin bir olgu olmaktan çok bir süreç olarak değerlendirmek gerekiyor. Kapitalizmin cinsiyetçi-ırkçı dinamiği bir yandan sömürüyü garantilerken, diğer yandan bütün bir toplumu hiyerarşize etme işlevi görüyor. Bu bölünmeyi korumanın ve sürdürmenin yolu ise kısmi de olsa bir militarizasyonu içeriyor. Bu bağlamda militarizm politik güç ve şiddet teknolojisinin yanısıra, belirli sayıda erkeklerin silahlandırılmasını gerektiriyor. Ve bunu ideolojik bir zeminde cinsiyet ilişkileri sistemine dayanarak yapıyor. Milli güvenlik ya da 'yurt savunması' ideolojik gerekçe olarak güç kullanımı ve silahlanmayı meşrulaştırıyor ve en genelde kadınları erkek korumacılığının nesneleri haline getiriyor.
Militarizasyon, erkeklerin bazı erkeklik normlarını (cesur, kahraman, sert, disiplinli) kabul etmesi ve kadınların bazı kadınlık normlarına (bir adım geride olmak, susmak, fedakar olmak) boyun eğmesiyle işleyebilen bir süreç. Bütün bir toplumun militarize edilmesi için, erkeklik militarize edilmekte, kadınlık ise dışlanmaktadır.
Askerlik ve askere alma mekanizmalarına cinsiyet ilişkileri yönünden baktığımızda toplumdaki erkeksi davranışa ilişkin normların bu konum aracılığıyla nasıl pekiştirildiğini ve yeniden üretildiğini görüyoruz. Hepimiz biliriz askerlik erkeklerin işidir, ve erkekliğin nihai kanıtıdır. Özellikle militarize edilen toplumlarda askerlik yapmayan erkek, erkekten sayılmaz. Bizde askeri eğitimin erkeklik değerlerini nasıl harekete geçirdiğine yönelik materyal az sayıdaki savaş karşıtı erkeklerin tanıklığı ile sınırlı da olsa şunları söylemek mümkün. Askeri eğitim iki cinse ait cinsel varsayımlar üzerine kuruluyor. Bu bağlamda kadın bedeni ve cinselliği eğitim malzemesi olarak kullanılıyor. Erkeklerin disipline edilmesi kadınların aşağılanması ile sağlanıyor. "Tetiği karı gibi tutma", ".bne misin", "karı gibi gülme" gibi cinsiyetçi küfürlerle kadınlık aşağılanıp, erkeklik yüceltiliyor. Talim koşularında ritm tutturmak için cinsel çağrışımlı türküler ve tekerlemelerle, "tombul tombul memeler dam başında un eler", şnav sırasında "altınızda Müjde Ar varmış gibi düşünün" komutu ile erlerin aktivitesi arttırılıyor. Fiziksel güç kullanmak ve performans yükseltmeye ilişkin komutlar kadın bedeni ve cinselliği dolayımında biçimleniyor. Burada önemli bir nokta, tecrit koşullarında bir süredir "kadınsız" yaşayan erkeklerin cinsel yönden kışkırtılmaları, her şeyin seksüalize edilmesi ve şiddet kullanma ile cinsel doyum arasında ilişki kurulmasıdır. Yani iyi asker olmak, erkekliğini kanıtlamaya denk düşmektedir.
Dolayısıyla, fiiliyatta düşman iki erkek grubunun karşı karşıya gelmesi olarak savaşların tümü, "erkeklere kadınların ırzına geçilmesi için bir çıkış, kimi zaman da ideolojik bir gerekçe sağlamaktadır."(6) Yani erkekler savaşta erkekliklerini göstermektedirler. "Erkek egemen toplumun bağrındaki militarizm, kendini beyefendilik ve uygarlık cilası olmadan ortaya koymaktadır".(7)
Elbette cinsiyetçilik savaşların bağımsız bir belirleyicisi değil. Ancak bu noktada savaşlara yol açan uluslararası ya da yerel güç ilişkilerinin cinsiyetçi dinamiğini kavramak önemli.
Uluslararası güç ve bağımlılık ilişkilerinin yanı sıra faşizm, milliyetçilik ve ırkçılık gibi güç kullanımını meşrulaştıran ideolojiler de cinsiyet ilişkileri sistemi ile iç içe geçmiştir. Bu nedenle tecavüz dün nasıl Nazilerin elinde 'aşağı' ırkların (Yahudiler ve Çingeneler) ve Bolşeviklerin yok edilmesinde bir araç, emperyalistler için sömürgeleştirme operasyonlarının bir parçası, çeşitli savaşlarda askeri misilleme yöntemi, siyahların elinde başkaldırının eylem biçimi olduysa bugün de saldırgan Sırp milliyetçiliğinin elinde. Ayrıca Kürtlere yönelik baskıcı ve imhacı politikaların giderek artan dozunun kadınlar açısından sonuçlarının yaygın olmasa da tecavüz, bekaret kontrolü, gebelik testi, sperma kontrolü, ceset teşhiri, cinsel tecavüzler olduğunu biliyoruz.
Öte yandan yükselen ırkçı-milliyetçi dalga hem militarizmi meşrulaştırıyor, hem de erkek değerlerini yüceltiyor. Milliyetçilik toplumun erkeksi belleğini kışkırtıyor; Balkanlardan Orta Asya'ya Türklük dünyası hayalleri, fetihçi, yayılmacı, cengaver erkek değerlerini yüceltiyor, farklı olanı dışlama ve imha politikalarını topluma dayatıyor. Kürtlere yönelik şiddet ve zulüm ulusal kimliğimiz ve bütünlüğümüzü savunma olarak olumlanıyor. Militarizm, şehit olma, kahramanlık gibi erkeksi "erdemleri" milliyetçilik aracılığıyla toplumda yayabiliyor. TV'lerde imhacı şiddeti onaylayan propaganda erkekleri askere çağırıyor. Bütün bu ataerkil-şoven değerlerin yükseldiği ortamda kadınlar dışlanıyor, onlara ya "şehit" annesi, karısı olmak ya da susmak kalıyor. Erkek değerlerinin manipülasyonuna dayanan yeni Türk ulusal kimliğinin kadınları nasıl dışladığı açıkça görülüyor. Militarizm bu iklimde besleniyor ve şiddetini arttırıyor, tüm topluma yönelik pasifizasyon politikalarını yayabilme olanağı buluyor.
Bu yazı Yeniyol dergisinin Mart-Nisan 1994 sayısında yayımlanmıştır
1. Cynthia H. Enloe "Feminist Thinking About War, Militarism, and Peace" Gender and State, Sage Publication, 1987.
2. Latin Amerika'da Askeri Diktatörlük ve Kadın. (Der: Ü. Cizre, S. Üşür) Belge Yayınları, 1989.
3. Aynı
4. Mafa Korac "Serbian Nationalism: Nationalism of My Own People", Feminist Review, No.45, Autumun, 1993.
5. Catharine Mac Kinnon "Turning Rape into Pornography: Postmodern Genocide", Ms. Vol IV No 1, 1993.
6. Susan Brownmiller Cinsel Zorbalık. Cep Yay. 1984.
7. İHD Ankara Şb. Kadın Komisyonu Bülteni, Mart 1993.













