Anasayfa Feminizm Feminist bir alternatife doğru
Feminist bir alternatife doğru PDF Yazdır e-Posta

Bu metin daha sonra Yeni Antikapitalist Parti’nin (NPA) kuruluşunda yer alan IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) manifesto taslağının bir bölümüdür.

Feminist olmak erkeklerden nefret etmek değildir; fakat kadınlar için sistematik olarak ayrımcılık, erkekler içinse ayrıcalık doğuran erkek egemenliği üzerine kurulmuş bir sosyal ilişkinin –ki bu ilişki biçiminin kollektif bir mücadeleyle ve özellikle kadınlarınkiyle değiştirilmesi gerekir- varlığının farkında olmaktır.

Kapitalist ve Ataerkil bir toplum
Kadınlara uygulanan baskı kapitalizmden önce varolmuştur; bu baskının sınıfsız ve devletsiz toplumlarda çok şiddetli biçimlerde tezahür ettiği kanıtlanmıştır. Antik Çağ’dan beri sınıflı toplumlar sürekliliklerini sağlamak için bu baskıyı tekrar tekrar içselleştirmişlerdir. Bununla birlikte kapitalizmin gelişmesi bu baskı üzerinde çelişkili sonuçlara yol açtı ve hala da açıyor. 18. yüzyılın başlarından itibaren ve 19. yüzyıl boyunca kadın ve erkek rollerinin ayrımı Avrupa burjuvazisi tarafından kuramsallaştırıldı.

Erkeklere ailenin ihtiyaçlarının karşılanmasındaki temel rol atfedilirken, kadınlar ev işleriyle ilgili ve çocukların “doğal” eğitmeni olarak kabul edildiler. Fakat burjuva kadınların aileye kapatılması üzerine kurulmuş bu model tüm topluma yayıldı, şehirdeki ya da kırdaki halktan kadınların yaşamlarını sürdürmek için çalışmaya devam etmelerine rağmen. Kadınların öncelikli olarak ev işlerine tahsis edilmesi yan gelir anlayışını ve kadınların siyasi hayattan soyutlanmasını meşrulaştırdı. Fakat kapitalist düzenin dönüşümü varolan egemenlik ilişkilerini de değiştirdi: İşçi sıralarını daha az örgütlü ve daha ucuz bir işgücü olarak kalabalıklaştırdıktan sonra, ücretli statüsüyle eşleri karşısında yeni bir özerklik kazanarak, kadınlar ekonomik hayatın yeni alanlarına özellikle de hizmet sektörüne giderek artan bir oranda girmeye başladılar. Bununla birlikte Fransa’da, oy hakkına sahip olmaları için 1944’ü, eşlerinin iznini almadan çalışma hakkını kazanmak için de 1965’i beklemeleri gerekti! 60’lı yıllarda orta öğretimin kitleselleştirilmesi ve kadınların ücretlendirilmesinin yaygınlaştırılması batı dünyasında 70’li yıllarda kürtaj ve doğum kontrol haklarından yana yeni bir feminist akımın gelişmesine katkıda bulundu. Bu feminist akım, cinsiyetçi biçimde, heteroseksüel ilkelere ve kadının öncelikli olarak ev işlerine tahsis edilmesine göre tanımlanan bir değerler düzeni üstüne yapılan tutkulu tartışlamalara vesile oldu. Bu mücadeleler kadınların omzuna çökmüş demir yükten kurtulmalarına ve dünyada ataerkil toplumun farklı derecelerde sarsıntıya uğramasına yol açtı. Bu görüşe göre, kadınlara yeni haklar tanımaya yönelmiş batı toplumlarıyla, despotik rejimlerin hüküm sürdüğü ve dinin şiddetli ataerkil egemenliğe bir tedbir oluşturduğu diğer toplumları aynı eşitlik çizgisinde değerlendiremeyiz. Fakat Avrupa’da dahi, Portekiz, İrlanda, Polonya gibi ülkelerde Katolik kilisesinin ağırlığı yüzünden, kadınlar hâlâ kürtaj hakkından mahrumlar ve erkek egemenliğinin ikinci temel direği, cinsel ve cinsiyetçi işbölümü hep yerli yerinde duruyor.

Hâlâ güncel bir mücadele
Batılı ülkelerde liberal politikalar belirli kazanımların yeniden sorgulanmasıyla kendini açığa vuruyor. Kadınlar belli miktarda bir özerklik kazandılar. Fakat devletin yükümlülüklerinden uzaklaştırılması, kadın-erkek arasındaki ve kadınların kendi aralarındaki eşitsizlikleri güçlendirdi: erkeklerden daha sık işsiz kalan kadınlar daha fazla tazminat sorunu yaşıyorlar. Erkeklerden daha fazla eğretileştirilmiş ve yoksullaştırılmışlardır, ve bu özellikle genç kadınlar için geçerlidir. Dayatılan kısmi zamanlı çalışma uygulaması nedeniyle kadınlar yoksul işçilerin yüzde 80’ini oluşturuyorlar; eşit düzeydeki işlerde hep erkeklerden daha az ücret alıyorlar, sorumluluk gerektiren mevkilerde ise sayıca azlar. Son on yılın sosyal hizmetlere ve emekliliğe yönelik saldırıları, Fransa’daki gibi ayrımcı “aile” politikaları, 1985-2003 yılları arasında sol ya da sağ tarafından kabul edilen, ebeveynlere  3., 2. ve ilk çocuklarının eğitimi için verilen ödenek, aynı zamanda kadınların istihdam ve eşitlik haklarına da zarar vermiştir. Öte yandan yasal değişimler ne olursa olsun dünyanın her yerinde kadınlar karşılığı ödenmeyen bir iş fazlası üretiyorlar. Fransa’da ev içi emeğin esas kısmının yüzde 80’ini oluşturuyorlar. İkili anlaşmalar kapsamında artık Fransa’da da uygulanan kişisel konum yasaları ya da dahası onları hukuki ve ekonomik bakımdan eşlerine bağımlı kılan aileyi yeniden düzenleyen kanunlar sebebiyle yabancı uyruklu kadınlar çok daha fazla cezalandırılıyorlar. “Tam eşitlik” talebinden doğan tartışma, kadınların düşük siyasal temsili skandalının açığa çıkmasına (2004’te kadınlar milletvekillerinin yüzde 12’sini oluşturuyordu) ve mücadelenin siyasi alandaki bu eşitsizliğe karşı yürütülmesine imkân verdi. Bu yüzleşme, dışlanmışlığın sebeplerinin kısmen aydınlanmasını sağladı. Fakat bazıları tarafından –erkek veya kadın olsun- geliştirilen argümanlar (“yumuşaklık” veya somut düşünme gibi sözümona “kadına ait” özelliklerin ön plana çıkarılması) siyasal hayatın gerçek anlamda karmalığını sağlamaktan çok, cinslerden birine ya da diğerine “doğal olarak” ayrılmış alanların varolabileceği düşüncesini güçlendirmeye yarıyorlardı. 2000 yılında oylanan yasa belediye kurullarındaki kadınların sayısını artırmak için yapılan olumlu bir çabanın göstergesiydi. Ulusal mecliste ise, karşılarında herhangi bir dayatma bulunmadığından, büyük partilerin erkekleri listelerine daha fazla kadın almaktansa ceza ödemeyi tercih ettiler.

Ailenin işlevleri ve dönüşümü
Cinsel ve toplumsal işbölümünün ve farklılaşmış toplumsal rollerin temsilinin temel direği olan aile, aynı zamanda toplumsal düzenin tüm boyutlarıyla ve özellikle çocukların sosyalleştirilmesi konusunda, yeniden üretilmesini sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu süreç, büyük ölçüde cinsiyetçi bir ailevi eğitim sayesinde farklılaştırılmış rollerinin erken intikaliyle ve bunun sonucunda heteroseksüel ilkelerin ve cinsel kimliklerin normatif temsilinin aktarılmasıyla işlemektedir. Bununla beraber, aile tarihte hep varolmuş, değişen bir kurumdur. 40 yıldır önemli oranda feminist mücadelelerin, kadınların ücretli çalışmasının yaygınlaştırılmasının, homoseksüel karşı çıkışın baskısıyla, aile kimi zaman daha eşitlikçi ve bireylerin özerkliklerine daha çok yer veren bir yapı, kimi zaman da işsizliğin, eğretileşmenin ve toplumsal güvensizliğin artmasıyla bir sığınak gibi görünüyor. Bu, aileye (ve ataerkil boyutuna) yapılan göndermenin “değerlerin kaybedilmesine” ve suçun artmasına karşı bir  çare olarak sunulduğu yeni gerici söylemlerden muaf değil: Tek ebeveynli ailelerin kınanması, baba otoritesinin kıymete bindirilmesi vs. Hiç bir aile modelini diğerine göre ayrıcalık tanımıyoruz, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitliğe saygı duyulması ve yetişkinlerle çocuklar ya da yetişkinler arasındaki tüm şiddet ilişkilerinin ortadan kaldırılması şartıyla. Heteroseksüellerle homoseksüeller arasındaki eşitliği kuracak yasal önlemlerden yanayız. Bu sebeple de homoseksüel çiftler evlenebilmeli ve eğer isterlerse bir çocuk evlat edinebilmelidirler. Her bireyin (yetişkin ya da çocuk) ve her çiftin mahremiyete ihtiyacı vardır. Fakat aileye kapanmayı önlemek için, gençlerin dilediklerinde kolektif, samimi ve özyönetimsel yaşam biçimlerini deneyimleyebilecekleri özgürlük alanları olmalıdır. Bu, gençlere ve yetişkinlere özel ikametten ortak yakınlaşma alanlarına zorluk çekmeden geçmelerini sağlayacak farklı bir şehirciliği gerektirir: kreşler, eğlence ve buluşma salonları, sağlık merkezleri, bir araya gelinmesini sağlayan restoranlar vs. Bu, kolektif donanım için başka finansal araçları ve kadınla erkek arasındaki geleneksel iş bölümünün nedenlerinin sorgulanmasını içerir.

Şiddet: Bir tahakküm aracı
Dünyanın her yerinde kadınlar aile içinde olduğu kadar iş yerlerinde ya da sokakta da korkunç bir şiddete maruz kalıyorlar: Savaş tecavüzleri, “namus” cinayeti, cinsel sakatlama, cinsel ve fiziksel şiddet, cinsiyetçi ve lezbiyen karşıtı hakaretler, fahişelik... Bu cinsiyetçi şiddet biçimleri “kötü” bir erkek doğasının ifadesi değil. Fakat ırkçı şiddet ve sınıfsal şiddet gibi (ki bunların hepsi bir arada olabilir) bir tahakküm düzenine eşlik ederler. “Namus” cinayetlerinin hafifletici sebepleri olduğunun yasal olarak tanındığı ülkelerde bir kadını öldürmek daha kolay olsa da, erkeğin kadına uyguladığı şiddet evrenseldir. Fransa’da ENVEFF’in araştırması (2000) her yıl 10 kadından birinin aile içi şiddet kurbanı olduğunu, 20-59 yaş arası 48 bin kadının tecavüze uğradığını ortaya çıkardı. Bu şiddet her sosyal ortamda var. Cinnet geçirmekle uzaktan yakında ilgisi olmayan bu şiddet biçimleri bastırılamamış arzuların değil, ötekinin yaşamını kontrol etme isteğinin bir ifadesidir: çünkü bu öteki (kadın) isteklerinde ve hareketlerinde özgür bir varlık olarak görülmemektedir.

Yeni gerici akımlar
Uluslararası ortam, gerek kadınların öncelikli olarak çocuk doğurmak görevine ve ailevi alana vakfedildiği fundamentalist dinci (genellikle Yahudi-Hıristiyan ya da Müslüman) akımlar olsun, gerek her şeyi satın alınabilir ve satılabilir kabul eden neoliberal akımlar olsun, gerici yeni ideolojik akımların ortaya çıkmasına elverişlidir. Her ikisi de daima bireysel özgürlüklerin güçlenmesi için mücadele ettiğini iddia etmekle birlikte (bir yandan örtünme özgürlüğü, diğer yandan fahişelik ya da karnını kiralama hakları) kadınları ve tüm bireyleri ancak yanıltıp çıkmaza sokabilir. Cinsiyetçilik içeren tabularla mücadele etmek tecimsel alanın tüm insani eylemlere yayılmasına özdeşleştirilemez. Aynı şekilde, insanlık onurunun saygınlığı için mücadele etmek, hiçbir şekilde cinsiyeçi tabuların ve kadının öncelikli olarak ailevi alana vakfedilmesinin yeniden tesis edilmesi zorunluluğunu içermez.

Tasarımız
Bu alanda son zamanlardaki değişimler ne olursa olsun, baskı geçmiş toplumsal ilişkilerin arkaik bir kalıntısı gibi değil de modern toplumların temel bir verisi olarak varlığını koruyor.
Bu egemenlik ilişkileri temsillerimize ve pratiklerimize derinden işlemiş durumda. İşte bu yüzden hiçbir köklü toplumsal dönüşüm erkek egemenliğinin temellerini (tüm toplumsal alanlarda erkek ve kadın arasındaki cinsel ve toplumsal iş bölümünü ya da kişiler arası ilişkilerimizi biçimlendiren heteroseksüel ilkeleri) sorgulayan bilinçli bir mücadele olmaksızın gün yüzü göremez.

Özerk bir kadın hareketi için
Uzun süre kadınların kendi haklarını elde etmek için yürüttüğü mücadele ikincil ya da işçileri bölen bir hareket olarak görüldü. En olumlu haliyle, kadınların özgürlüğüne kavuşturulması sınıflı toplumun ortadan kalkmasıyla “kendiliğinden” tezahür etmeliydi. Bu bakış açısı hiçbir yönüyle bizimkine uymaz. Sadece erkek egemenliğine karşı bilinçli bir mücadele onu geriletebilir hatta kökünden kazıyabilir. Kadınlar, konunun birincil ilgilileri, bir güç dengesi yaratmak için örgütlenmeliler. Eğer kadınlar örgütlenmemiş olsaydılar asla kürtaj ya da doğum kontrol hakkını elde edemezlerdi. Fakat kadınların mücadelesinden sadece birkaç ayrıcalıklı kadının yararlanmasını istemiyorsak, sadece mali olanakları (tedavi olma, çocukların bakıcılara bırakma yani serbest zamana sahip olma imkanlarını) elinde tutan kişilere hak tanımaya eğilimli ticari mantığı sorgulamak gerekmektedir. İşte bu yüzden bu mücadeleyi ezilen ve sömürülenlerin kapitalist tecimselleştirmeye karşı yürüttüğü diğer toplumsal mücadelelere bağlamak gerekiyor. Fakat sendikal örgütlerin, derneklerin ve siyasi örgütlerin feminist mücadeleye etkin destek vermeleri de bir o kadar vazgeçilmezdir. Sonuçta, eğer erkekler egemenlik ilişkilerinde bir ayrıcalık elde ediyorlarsa (zaman ve iktidar anlamında) cinsler arasında eşitliğe dayalı yeni toplumsal ilişkilerin ve çocukların eğitiminde sorumluluk paylaşımının düzenlenmesinden de kazanacakları çok şey vardır.

Çev: Ece Baykal

 

YENİYOL Son Sayı

Avrupa Sosyal Forumu Gazetesi

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG

Yazın Yayıncılık'dan


 

Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

 

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." -  Jean-Marie Vincent 

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."