Anasayfa Feminizm “Kadınlar Siyasete!” - Ecehan Balta
“Kadınlar Siyasete!” - Ecehan Balta PDF Yazdır e-Posta

Siyaset, en genel olarak iktidar ilişkilerini konu alan bilim olarak tanımlanabilir. Erkek iktidarı siyasetinin nesnesi olmanın dışında tutulmayı başarabildiyse, bunu yine siyasetteki erkek iktidarına borçludur. Eğer siyasetin nesnesi iktidarsa, iktidar sönümlendiğinde siyaset de sönümlenecek demektir. Ama erkek iktidarı kalacaksa, o zaman siyaset biliminin konusu salt kadın-erkek ilişkileri olarak yeniden tanımlanır.

Tanım olarak, erkek egemenliğini, eril iktidarı incelemeyen, dikkate almayan bir siyaset bilimi de, siyasal yaklaşım da söz konusu olamaz. Feminist siyaset ve hareket, bu farklılıkları da içinde barındıran bir çeşitlilikte literatüre ve hareket tarzına sahiptir. Dolayısıyla siyasal alanda erkek egemenliğine müdahalenin biçimi ve içeriği konusunda hem feministlerin kendi içinde hem de feministlerle diğer düşünce biçimleri arasında bir tartışma olması da doğaldır.

KADER'in “Kadınlar Siyasete” kampanyası, uzun zamandır süregiden böyle bir tartışmanın hızla alevlenmesine neden oldu. Kadınları siyasete çağırmak yeterli miydi yoksa siyasetin kendisini dönüştürmek için başka strateji ve ittifaklar mı gerekliydi? Kadınlar siyasi bir kategori miydi?

Bu tartışmaya geçmeden önce, iki temel hususu belirtmekte yarar görüyorum: Birincisi, kadınların kadın kurtuluş hareketinin geleceği tartışması ile ilgili bir ayrışmanın izdüşümlerini takip etmek gerekiyor. İkincisi, Türkiye'deki seçim atmosferinin tartışma ile ilgisini mutlaka dikkate almak gerekiyor.  

Siyasete katılmak mı, değiştirmek mi?

Kadınların siyasete niceliksel olarak katılımının artması kuşkusuz eril siyasetin içeriğini değiştirmeyecek. Ama siyaset yapma biçimine bir etkisi olacak mı? İktidarın kadınlar ve erkekler arasında paylaşımı erkek iktidarına ilişkin bir açılım getirmediği sürece ne anlam ifade ediyor? Daha çok kadının meclise girmesi eril siyasetin değişmeye başladığının bir göstergesi olarak okunabilir mi?

4 Haziran'da listelerin açıklanması ile birlikte KADER'in ve diğer kadın çevrelerinin yüzde 30 ve giderek elli hedefine yaklaşmak konusunda çok büyük bir yol kat edemediği görüldü. Mecliste önümüzdeki dönem üç ya da dört parti barajı geçerse en iyimser tahminle yüzde 10 civarında kadın olması bekleniyor. Bu seçimlerde en çok kadın aday gösteren parti TKP. Barajı geçme olanağı yok TKP'nin. Fakat olsa bile, programında kadın cinsine yönelik bir tek söz bile olmayan bir partinin parlamentoda kadın ve erkeklere eşit davranarak kadın sorununun üstünü örteceği gerçeğini tahmin etmek için fal açmaya gerek yok. Kadınların adaylıklarda üst sıralarda yer alması elbette istenir bir şey. Fakat bu, kadın örgütlerinin olduğu partilerde, kadınların ortak iradesiyle, kadınlara yönelik talepler de formüle edilmiş olarak gerçekleştirilmeli. Bütün bunlar olmadan kotayı veya fermuar sistemini tartışmak, eril siyasete dahil olmaya çalışmaktan başka bir anlam taşımıyor. Elbette, bunun da bir anlamı olabilir. Fakat bunun bizim kurmaya çalıştığımız anlamla ne tür bir ilgisi vardır?  

KADER'in Bir Oyunu mu?

KADER eski başkanı Ak Parti'den adaylık başvurusunda bulundu fakat başvurusu kabul edilmedi. Bu durumda KADER'in yürüttüğü kampanyanın sadece kadınların bir cins olarak siyasal katılımının artırılması hedefi ile çelişkili bir durum yok. Dolayısıyla bu tutumda bir iç tutarlılık görmek mümkün. İki, en fazla üç partinin barajı aşmasının beklendiği seçimlerde parlamentoda kadın sayısını artırmak üzere çalışan bir sivil toplum örgütünün başkanı, barajı aşması kesin olan bir partiye adaylık başvurusunda bulunmuş. Burada bazı çevrelerce temel problem, başkanın aday olduğu siyasi partinin siyasal niteliği ile ilgili olarak gösterildi. Buna da katılmıyorum. Barajı aşması kesin olan AK Parti ve CHP ile aşabilecek durumda görünen MHP'nin laik versus antilaik, cumhuriyetçi, ulusalcı versus AB'ci, demokrat gibi söylemsel, dolayısıyla yapay ikili karşıtlıklarının ötesinde bir ideolojik yükleri yoktur. Apolitik olma durumundan apolitizme hızla geçiş yapılan bu evreyi kimileri “siyasal kriz”, “meşruiyet krizi” gibi “krizle” biten sıfat tamlamalarıyla tanımlamaya yatkın olsa da, kanaatimce tam da 1990'ların siyasal krizinin içinden çıkılması için bir çözümdür “apolitizm”.

Bu tür bir seçim atmosferinde kadınların siyasete katılması kampanyası, medyada Nuray Mert başta olmak üzere kimi seslerin “başörtülü kadınların sorunlarını ne yapacağız” sorularına Yeni Şafak'ın başörtülü kadınların siyasal temsili konusunu gündeme getirmesi ile büyük bir üne kavuştu. Aslında KADER bu kampanyayı ilk kez yapmıyor. Kurulduğundan itibaren temel işlevini parlamentoda kadın sayısının artırılması olarak gösterecek işler yapıyor. Yaptığı eğitimlerde ve kampanyalarda hiçbir zaman siyasi parti ayırt etmiyor. Tüm siyasi partilerde kadın katılımını ve görünürlüğünü artırmaya çalışıyor. Bu bakımdan, KADER'e ve KADER başkanına yüklenen rol, onları aşan bir karaktere bürünüyor ve eleştiri, öznesinin davranış ve niyetinden bağımsızlaşmış oluyor.

Bu, işin görünen kısmı. Diğer yanda ise KADER'in kurucu iradesini oluşturan kesimlerin feminist çevreler olduğu gerçeği var. Bazen örtük bazense açık olarak yapılmaya çalışılan tartışma şu: Önce bir nicelik sorununu halledelim, daha sonra nitelik kotası gibi önlemlerle sadece bir cins olarak kadınları değil, aynı zamanda kadın sorununa duyarlı kadınları da meclise sokmayı başarabiliriz. Buradaki esas tartışma alanlarından biri, bu stratejinin doğru olup olmadığı.

Toptan söyleyelim: Kanaatimce, doğru değil. Hatta yerleşikleşmeye başlayan apolitizmin temel bir unsuru, daha da ileri giderek, “toplumsal mühendislik” yaklaşımının bir uzantısı diyebiliriz. Bu derginin daha önceki sayılarında yapılan “bağımsız adaylık” tartışmasında satırbaşlarına rastladığımız tartışmayı bu duruma da olduğu gibi taşıyabiliriz: Kadın hareketinin sözcü ve temsilcilerinin parlamentoya girmesi tarihin belirli bir döneminde bir olanak olarak açığa çıkabilir. Fakat hareketin olmadığı yerde kendinden menkul bir “asgari müşterek” (kadınların parlamentoya girmesi!) yaratarak bunun kendisini bir harekete çevirmeye çalışmak, parlamentoya aşırı bir anlam yüklemek olur.

Bu bakımdan, elbette KADER Başkanı parlamentoda kadın görünürlüğünü artırmak için aday olmuş olabilir. Fakat esas olan, siyasi partilerde kadın katılımını artırmak ve iktidarın cinsiyetini sorgulamak ise, bunun bizzat siyasi partilerdeki kadın örgütlenmelerine dayanarak yapılması gerekirdi. 

İmaj Herşeydir!


Biz Tansu Çiller gibi gerçekten bıyık ve kravat takmış kadınları başbakan olarak da gördük, fakat hayatımız değişmedi. Bu bakımdan, geçerken kampanyada kullanılan görsel malzemenin kendisinin ima ettiği şeyin, “erkek gibi kadınız” ya da “bizim erkeklerden ne farkımız var” mitini yeniden üretmek dışında hiçbir etkisi olmadığını da ifade etmek isterim. Dolayısıyla aslında kadınların kadın olarak meclise girmesi sözünün bile gerisinde bir mesaj veriyor kampanya. “Erkekleşmiş kadınları” meclise çağırıyor. Bu da iktidarı ele geçirmek için onu taklit etmeye, onun yaptığından daha iyisini yapmaya davet eden, bir erkek davranışı simülasyonuna dayalı bir siyasal kültürün uzantısı olarak görünüyor. Erkek egemenliğini yeniden üretiyor.

Bu, TÜSİAD yeni başkanı Arzuhan Yalçındağ tavrı: “Türk parlamentosunun kadının siyasetteki temsili açısından asgari temsil oranı dediğimiz yüzde 30'lara bir an önce gelmesi lazım”. Elbette, Deniz Baykal gibileri, sırf kadın olduğu için eski TÜSİAD başkanlarına gösterdiği saygının onda birini Arzuhan Hanım'a göstermiyorsa ve saygı göstermediğini medyanın önünde açıkça gösterecek davranışlarda bulunuyorsa  kadın varlığına alışsalar iyi olur. Fakat, bunun bana ne faydası olur?

Diğer yandan, bıyıklı orta sınıf kadınların kampanya yüzleri olarak seçilmesi, siyasete katılım sadece siyasi partilerin uhdesinde bir işmiş gibi bir yanılsama yaratıyor. Sanki bütün kadınlar partilerin adaylık için istediği milyarlarca lirayı bulabilirmiş, sanki bütün kadınlar ev işleri, çocuk bakımı ve yaşlı bakımından zaman ayırabilirmiş, sanki bütün kadınlar eşlerinin akşam yemeklerinde siyaset konuşulan masalara kendilerini göndermeyen kocalarından izin alabilirmiş de, iş kala kala Erdoğan ve Baykal'ın dediğine kalmış gibi…

Diyeceğim o ki, kadınların siyasete katılımının önünde çok daha temel, yapısal sorunlar var. Bu sorunlara işaret etmeden yürütülen bir kampanya, en iyimser ifade ile “eksik” kalıyor. 

AK Parti'nin Kadın Sorunu

Elbette, Baykal'ın dediği derdimiz değilse de, bu memleketin başbakanı olan Erdoğan'ın söylediği önemli. Kota tartışmalarına başbakanın yaklaşımı malum: “Mal mı ki bu kota veriyorsunuz?”.

Kadına yönelik kota meselesine ilişkin görüşlerimizi bu derginin çeşitli sayılarında ifade etmiştik. Kota, kadın katılımını sağlamada gerekli fakat yetersiz bir önlemdir. Diğer olumlu ayrımcılık önlemleri ile birlikte uygulandığında bir anlam kazanır. Kadına yönelik kotayı “tütün kotası”, “pamuk kotası” gibi ticari kota önlemleri ile karşılaştırmak en iyi ihtimalle bihaberliği gösteriyorsa da, bunun Ak Partili kadınlar açısından da bir sonucu olacağını düşünmek gerekir. Yeni Şafak gazetesi, hem KADER'in kampanyasının bu kadar meşhur olmasından mütevellit, hem de kadın sorunu her gündeme geldiğinde “en büyük sorun başörtülü kadınların sorunudur” refleksini bir kez daha göstererek kampanyayı yürüten kadınları bir de başörtülü olarak poz vermeye çağırdı. Tam bu noktada, bu süreçteki tartışmayı özetleyen KADER üyesi Ülkü Özakın'dan uzunca bir alıntı yapacağım:

“(…) Kadınların bıyık takarak çektirdikleri fotoğrafla yarattıkları ilgi sürerken, bu kampanyayla ilgili Erdoğan'ın "Mal mı ki bu kota veriyorsunuz, böyle saçmalık olmaz" sözü, biz kadınlarda büyük düş kırıklığı ve tepki yarattı. Aslında başörtülü kadınların parti içindeki ve siyasetteki iç burkan durumlarını da ortaya koydu.

Bu sözler, soldan ya da sağdan erkek siyasetinin dilinden dökülebilecek nitelikte. Bu yönüyle, tam da başörtülü kadınların siyasete katılımında, başörtüsü yasağını ortadan kaldırmak dışında, diğer kadınlarla ortak yürümeleri gereken bir yol olduğunu da gösteriyor.

Erkek egemenliğinin birden çok yüzü var. Azımsanmayacak kısmı seçimlerde AKP'ye oy veren başörtülü kadınlar, en çok bu iktidardan hayatlarını kolaylaştırmasını beklerken, AKP bırakın başörtüsü yasağı konusunda harekete geçmeyi, meclisteki dönemini kadınların siyasete katılımı konusunda bile, bu veciz sözlerle özetlenebilecek bir tavır(sızlık) içinde geçirdi. Geçen seçimlerde partileri adına büyük emekleri geçmesine karşın iktidara geldikten sonra unutulan bu kadınları, özellikle Tayyip Erdoğan'ın bu sözlerinden sonra bizim de yalnız bırakmamız, dışlamamız doğru olmaz diye düşünüyoruz.

Ülkemizdeki kadınların yüzde 60'ı başörtülü (ya da türbanlı) ve ülkenin en çok oyu alan partisinin tabanında ve örgütünde çoğunluklar. Bu yüzden, feministlerin, o kadınları başlarının çaresine bakmaya terk etmeyip erkek egemen siyasetin dışına çıkarak, onların sorunlarını da kadın bakış açısıyla tartışıp feminist bir politika üretmesi gerekiyor. Onları örtülen, susturulan, hareketsiz bırakılan pasif kişiler olarak kurgulamak, politika yaparak ve politika yoluyla kimliklerinin gerçek sahibi olan öznelere dönüşmelerini engellemek, tam da erkek egemenliğinin ideal kadın tipini onlarda yeniden üretmek olur. Feministler bunun karşısındadır.”

Yeni Şafak kampanyası bizi daha çok feministlerin bu kampanyaya yaklaşımı bakımından ilgilendiriyor. Aynı nedenle şimdilik alameti kendinden ve köşesinden menkul Nuray Mert'i de bir kenara bırakmayı öneriyorum. Ülkü Özakın'ın sözleri, bu kampanya içinde yer alan Amargi dergisi çevresinin geniş kütlesinin yaklaşımını genel olarak özetliyor. Burada en çok dikkati çeken nokta ise, Ak Parti'nin başörtüsü ya da türban vesilesiyle kadınları mağdur/kurban konumuna iten ve buna ek olarak nesneleştiren siyasetinin yeniden üretildiği şu vurgular: Feministlerin onların sorunlarına eğilmesi, onların öznelere dönüşmesinin engellenmesi, feministlerin o kadınları başlarının çaresine bakmaya terk etmemesi…

Kadınların en genel ortak soruna ilişkin ortak bir talep üretip siyaset yapması kadınların siyasal bir özne olarak toplumsal inşasının esasını oluşturur. Fakat, bu anlayışı “her kadının sorunu benim bir kadın olarak da sorunumdur” yaklaşımına indirgemek, siyaseti ve hareketi fazla hafife almak anlamına gelir. Kadınların özne olmak için kat ettikleri en önemli mesafe “kendi sorununa sahip çıkmak”, “kendi mücadelesinin öznesi olmak” anlayışının yerleşmesi ile birlikte olmuştur. Bir başkasının mücadelesine “yol gösteren” bu tür bir elitizm ise onu ancak nesneleştirebilir. Bence feministler esas olarak tam da bu fikrin karşısındadır.

Diğer yandan, siyasal özne olarak inşa spesifikasyonu değil, genelleştirmeyi içermelidir. Şöyle söyleyelim: Kadınların belirli bir kesimine özgü spesifik sorunları gündemleştirmek yerine, kadınların bir bütün olarak yaşadığı sorunları ön plana çıkartmalıdır.  Bu spesifik sorunları gündemleştireceklerse bu sorunun sahipleri olabilir ancak. Çünkü ancak böylelikle sorunlar sahiplerini özneleştirir. Feministler de böylelikle kadınların bir kısmını nesneleştirmekten kurtulmuş olurlar.   

Son birkaç söz

Kadınlar niye siyasete katılmıyor diye sorarken; nasıl bir siyaset ve nasıl bir kadınlık tanımı yaptığımızı unutmamak ve unutturmamak gerekiyor. Soru meşru. Ama kimin sorduğuna bağlı. Liberal feminizm de feministtir de, kadınların çalışma yaşamına katıldıkça erkeklerle eşitleneceğini varsayar. Bu tez yanlışlanalı çok oldu (maalesef Engels'inki ile birlikte!). Sonuç olarak, başta sorduğumuz sorulara yanıt verirken belirli bir siyaset ve kadınlık tanımından yola çıkıyoruz. Kadınlar gerçekten siyasete girsin. Siyaseti dönüştürmek üzere. Görünürlük de ancak böyle mümkün, kurtuluş da… Ama kurtuluşu “yüksek siyasette” arayanlarla yollarımızı ayırmanın vakti de geliyor. Bizim bildiğimiz, hareketin siyaset olduğu.

Yeniyol, sayı  26, Yaz 2007

 

YENİYOL Son Sayı

Avrupa Sosyal Forumu Gazetesi

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG

Yazın Yayıncılık'dan


 

Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

 

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." -  Jean-Marie Vincent 

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."