Anasayfa Feminizm Özgürlükçü Sosyalizm Neden Feministtir? - Ecehan Balta
Özgürlükçü Sosyalizm Neden Feministtir? - Ecehan Balta PDF Yazdır e-Posta

ÖDP, Mart 2005'te Program ve Tüzük Konferansı'nı yapacak. Konferans'a giderken kadınlarla ilgili gerek program gerekse tüzük maddeleri önemli bir gündem halini aldı. Ancak bu gündemin olumlu ve parti içindeki kadınların konumunu ilerletici bir noktadan tartışıldığını ileri sürmek ne yazık ki pek mümkün değil. Daha ziyade, kadınların kadın hareketi olarak parti içinde gittikçe güçsüzleşmesi, kadınların kazanılmış haklarının en azından tartışmaya açılmasını beraberinde getirdi. IV. Olağan Büyük Kongre Sonuç Bildirgesi'nde yer alan “Özgürlükçü Sosyalizm Feministtir” başlığı da kongre salonunda büyük bir coşkuyla alkışlanırken program tartışmaları esnasında parti salonlarında en çok sorgulanan cümlelerden biri de yine bu oldu. Belli ki, ÖDP üyeleri halihazırdaki programda yer alan “cinsiyetçi olmayan bir sosyalizm” tarifini feministlerin partide bulunuşu ile açıklıyorlar, kendi kimliklerinin bir parçası olarak görmüyorlardı. “Çatı partisi” ya da “toplumsal hareketler arasında bir ittifak partisi” olarak ÖDP çözüldüğüne göre, “daha homojen bir kimlik” ihtiyacının sonucu olarak açığa çıkan “özgürlükçü sosyalizm” tanımlamasının/fikriyatının feminizmi de içermesine gerek yoktu. Eklenmiş bir kimlik olarak feminizm, muhatapları da olmadığına ya da eskisi kadar güçlü olmadığına, parti de artık ittifak partisi olmadığına göre programda yer almayabilirdi[1].

ÖDP'nin kuruluşundan itibaren toplumsal hareketlerle nasıl ilişkilendiğine dair daha genel bir tartışmayı bu yazının sınırları içinde tüketmek mümkün değil; ancak “Özgürlükçü Sosyalizm Feministtir” yaklaşımına ilişkin tepkiyi bundan ayrı düşünmek de olanaksız. Bunu dergimizin sayfalarında birkaç kez aktarmaya çalıştık[2]. Bu sefer, bir kez de denklemi tersten kurmayı deneyeceğiz.

Kadın hareketi, kendi içinde kadın ezilmişliği konusunda ortak bir anlayışa sahip olmakla birlikte, bunun nedenleri ve karşısında geliştirilecek stratejiler konusunda bir o kadar farklı görünüşe sahiptir. Kadınların ezilme biçimleri üzerinde bilgimiz arttıkça, bu stratejik farklılıklar da çoğalmaktadır. Sadeleştirirsek, bir grup kadın, kadın ezilmişliğinin kökenlerini patriyarkaya bağlarken, başka bir grup ise kapitalizme bağlamaktadır. Bizim fikrimiz, tam da patriyarka ve kapitalizm arasında kopmaz/diyalektik bir ilişki olduğu şeklindedir. Bir başka deyişle, kapitalizm patriyarkayı meşrulaştırır ve süreklileştirir, patriyarka da kapitalizmi besler ve geliştirir. Bu bakımdan, yalnızca erkeklerin ayrıcalıklarına ya da yalnızca kapitalizme karşı mücadele ederek kadın özgürlüğünü gerçekleştirebilmek mümkün değildir. “Eğer yalnızca sol gruplarla birlikte kapitalizme karşı mücadele edersek, ezilmişliğimizin en ağır yanının, tam da en güçlü bir biçimde hissettiğimiz yanının, yani ev kadınlığımızın, ev içindeki insani ilişkilerimizin dokunulmadan kalması gibi bir riskle karşı karşıya kalırız” (Meulenbelt, 1987:8). Diğer yandan, kendimize özgü varoluşumuzu bağımsız olarak şekillendirmek istersek de, bir başka deyişle salt kadınların kurtuluşu için mücadele edersek de kapitalist sistemde özgür bir yaşamın önkoşullarının varolmadığını görürüz. Bu nedenle de aynı zamanda anti-kapitalist bir mücadele vermeden, kadın özgürlüğünün gerçekleşmesinin nâmümkün bir hayal olduğunu biliriz. Bu bağlam, kadın hareketi ve sol arasında zorlu bir ilişki yaratır. Kadınlar bu ikisi arasında kendi çözüm yollarını bulmaya zorlanır. Bu çözüm, kimi zaman ayrılıkçılık, kimi zaman da sol hareketler içindeki örgütlenmeler olarak gelişir. Bu elbette, ülkedeki sol/sosyalist hareketin durumu ve onun feminizm algısı ile yakından ilişkilidir. Örneğin, Latin Amerika'daki yerleşik maçizm kadın hareketini uzun zaman ayrılıkçı bir hareket olarak gelişmeye zorlamıştır. Bunun aksine Avrupa'da kadın hareketi sosyalist hareketin organik bir parçası olmayı başarmıştır. Türkiye'de ise durum böyle gelişmedi. Kadın hareketi örgütsel olarak soldan bağımsız bir güç olarak ortaya çıktı. Bunun iki nedeni var: Birincisi, sol hareketin fiili bir varlığının olmadığı 1980 sonrasında açığa çıkmış olması, ikincisi ise cinsiyetçilik karşıtı mücadelenin sol hareketin gündemine girmemiş olması. Ama burada kadınların siyasal örgütlerdeki fiili varlığından öte, sosyalist hareketin programatik olarak cinsiyetçilik karşıtı -ve aynı anlamda feminist- olmasının sosyalist hareket açısından ne anlama geldiği bugün daha anlamlı bir soru olarak duruyor.

Örgütsel strateji bir yana, kadınların talepleri öbür grupların talepleri ile bütünleşmedikçe karşı çıktıkları sistemle mücadele etmek için gereken desteği sağlamaları güçtür. Ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin ihtiyaçlarını karşılayacak alternatif bir program mevcut değilse, -ki bu sadece bu kesimler arasında bir etkileşim olduğu takdirde söz konusu olabilecektir- kadın istihdamının artırılması konusundaki talebimiz, sendikaların sarı duvarlarına çok daha rahat bir biçimde çarpacaktır. Diğer yandan, eğer bütünlüklü bir programatik çerçeve içinden konuşmuyorsak bu talep kapitalizm içinde esnek istihdam modellerini devreye sokarak karşılanabilir hale gelebilir. Bu sefer aynı dramatik sonuç, erkek işçiler için söz konusu olacaktır. Bir başka deyişle, tam istihdamı önermeden “kadınlara iş”, “eşit işe eşit ücret” demenin bir anlamı kalmayacaktır.  Bunun arkasından kadın ve erkekler olarak yaşanabilir bir asgari ücret talep etmeden ne kadınların ne de erkeklerin tam istihdam talepleri karşılığını bulmayacaktır.

Bugün kadın taleplerinin en azından belirli bir bölümünün karşılanması için bütçe içinde kamu hizmetlerine yapılan harcamaların artırılması, sağlık ve eğitim harcamalarının yine bütçe içindeki payının artırılması gerekiyor. Bunun anlamı, özelleştirmelerin ve savaşın durdurulması, istihdam politikası ve işyerinde işçi denetimi biçimlerinin yaratılması vs.dir. Bu bakımdan, kadın hareketinin talepleri sosyalist hareketin talepleri ile örtüşüyor. Peki, sosyalist hareketin bu talepleri içermeye ne kadar ihtiyacı var? Spesifik düzeylerde kurulan bağlantılar, belki bu soruya daha net yanıtlar üretmemizi sağlayabilir. Özelleştirmeleri ele alalım: Özelleştirmelerle birlikte ilk işten atılanların kadınlar olduğunu biliyoruz. Bu bize karşı çıktığımız bu neo-liberal uygulamalardan ilk elden zarar gören özneleri gösteriyor. Bu özneleri hareketin içine katmaksa onlara özgü bu uygulamanın deşifre edilmesini gerektiriyor. Ya da savaşa karşı muhalefetin önemli bir bileşeni olarak kadınları örgütlemek için savaşın onlar nezrinde yarattığı özgül yıkımı göstermek gerekiyor. Savaş kadınları üçlü bir biçimde; hem kadın, hem anne, hem de ev kadını olarak bir kez daha eziyor. Toplumsal şiddetin artmasından en çok kadınlar etkileniyor, savaşta annelerin çocukları ölüyor ve toplumsal harcamalara ayrılan bütçenin kısılması, kadınları daha çok ev işi yapmaya mahkum ediyor. Sosyalist hareket, bütün bu bağlantıları kurmak zorunda. Bir yandan, tüm ezilen grupların ihtiyaçlarına yanıt vermek iddiasında olduğu için, genel bir toplumsal ve siyasal kurtuluş programına ihtiyacı var. Diğer yandan ise bu siyasal öznelerin oluşturduğu toplumsal gücü yaratmak, mevcut öznelerin bir kısmını görmezden gelerek mümkün olmadığı için, kendi özgün sorunları olan kadınları da harekete geçirecek programatik bir yaklaşıma ihtiyacı var. Bu yaklaşım, kadın taleplerini diğer toplumsal kesimlerin talepleri ile bütünleştirmek bakımından feminist olmak durumunda.

Diğer hareketler gibi feminist hareketi de “kısmi” bir hareket olarak göremeyiz ve önemini de bu kısmilikle sınırlandıramayız. Kadın hareketinin özgül bir baskı biçimine karşı mücadelede yoğunlaştığı bir gerçek. Bu baskı biçimini ortadan kaldırmak da özgül bir mücadele deneyimi gerektiriyor. Sosyalist hareket, bu deneyimi içselleştirebildiği ölçüde gerçekten tüm ezilen ve sömürülenler için bir umut olmayı başarabilecek. Hareketlerin özgüllüğünü tanıyarak, onları bir program etrafında bütünleştirmeyi başarabildiği ölçüde.

Bunun, aktivistler için bir anlamı var: Hareketin özgül deviniminin yarattığı talepleri kendi programının ayrılmaz bir parçası ve kendini de bunun bir savunucusu olarak görmek. Kendini hareketin yerine ikame etmeden, ama hareketin seyrinden de kopmadan.

ÖDP'nin ve tek tek aktivistlerinin bugün önünde duran soru bu: Bu özgül ezilme biçimine karşı yürütülen mücadeleyi kapsayacak mıyız? Cevap evet ise, bunun adı feminizmdir. Bu tarihin bu mücadeleye verdiği isimdir. Taleplerin iç içeliğini kavradığımız takdirde, özgürlükçü sosyalizmimizin feminist olması kaçınılmaz bir zorunluluk olarak gözükecektir.  

Yeniyol, sayı 20, Kış 2006

 

YENİYOL Son Sayı

Avrupa Sosyal Forumu Gazetesi

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG

Yazın Yayıncılık'dan


 

Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

 

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." -  Jean-Marie Vincent 

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."