Dünyanın tüm emekçi kadınlarına adanmış bir günün yüzüncü yılını ‘kutlarken’, aslında neyi kutluyoruz? Yaklaşık iki yüz yıldır, dünyanın kadınları tarafından dile getirilen, kâğıda dökülen sömürüyü mü? Erkek egemenliğinin, hem kamusal alanda, hem de özel hayatlarımızda dayattıklarını mı? Son yüzyılda kadınların elde ettiği kısıtlı sosyal ve siyasal kazanımları mı? Hayır. Aksine, dünyanın emekçi kadınları, tüm bunlara rağmen seslerini kısmayacaklarını, kadınların hayatlarının her alanında verdikleri mücadeleyi sürekli kılacaklarını, kendilerinden önce bu davayı sahiplenmiş olan kadınların militan mirasını devralıp sokaklara ineceklerini haykırmak için kutluyorlar yüz yıldır 8 Mart’ı. Bu mücadeleci mirasın içinde, 20. yüzyılın ilk yarısından bize seslenen, hatta haykıran ve haykırırken ‘dans eden’ bir kadın var: Emma Goldman; namı diğer, ‘tehlikeli kadın’ Kızıl Emma.
“Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir!” cümlesi ve nice manifestovari sözüyle, dünya ‘muhalefet tarihi’nin sayfalarına kazınan Kızıl Emma’nın özgürlük için verdiği mücadele, 1886 yılında, 17 yaşındayken, Çarlık Rusyası’ndan, aile baskısından ve zorunlu bir evlilikten kaçmak üzere kız kardeşiyle birlikte Amerika’ya göç etmesiyle başlar. Aynı yıl, Amerika’daki işçilerin çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi için yapılan grevler ve gösteriler sonucunda yaşanan, ve dört anarşist işçinin hayatına mal olan ‘Haymarket Olayı’, Emma için, “varoluşuna en belirleyici etkiyi yapan” olay olur. Bu olayın etkisiyle başladığı siyasal yaşamında, Emma, yavaş yavaş anarşist safların kadın idolü haline gelir. O günden itibaren şehir şehir dolaşarak, başkaldırının, itaatsizliğin, muhalefetin, eleştirel aklın ‘tehlike’sinin, kararlılığın, her türlü iktidara ve baskıya karşı durmanın sembolü olur. Bu kadının günümüze ulaşan fotoğraflarının tümü, ya gözlerindeki kararlılığı, ruhundaki ‘rahatsızlığı’ yansıtır, ya da kitleler önünde haykırarak sesini duyurma çabasını.
Bu ‘tehlikeli kadın’ın yüz yıl önce Amerika’da ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde sürdürdüğü mücadele, bugün bizlere ne ifade ediyor? Bir yandan hastabakıcılık ve ebelik yapan bu kadının, sokakta, basında, yayın dünyasında ve kendi aşklarında baş koyduğu yol neyi anlatıyor? Emma Goldman’ı Türkiyeli okura tanıtan iki ciltlik otobiyografisi Hayatımı Yaşarken, ve çeşitli makalelerinin bir araya getirildiği Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, bu soruların cevabını açıkça ortaya koyan kitaplar. Geçtiğimiz ay yayımlanan Tehlikeli Kadın başlıklı çizgi roman da, lafını esirgemeyen, hayatının her anını dolu dolu yaşamayı bilen, kararlı ve cesur bir kadının hayat öyküsünü bir kez daha hatırlatıyor. Emma, hem kendi kaleminden, hem de ona dair yazılanların arasından, her türlü iktidarın egemenliği altında sömürülenlere sesleniyor. Öyle geniş bir alan ki bu, manifestolarını, anarşizmden vatanseverlik meselesine, ataerkiden bir kurum olarak ‘evlilik’ kavramına, toplumsal cinsiyet meselelerinden kadınların özgürleşmesine, hatta ateizme kadar uzanan, çeşitli temalar şekillendiriyor. Bu yüzden, Emma bugün hâlâ, hem kadınların özgürleşmesi yolunda, hem de tüm baskı aygıtlarına karşı verilen mücadelede önemli bir rol üstleniyor. Emma, yaşamı teoriden daha güçlü kılarken, teoriyi sokağa indirmiş oluyor; böylece “yoğun ve şiddetli” yaşıyor, “hayatı yaşamaya cesaret” ediyor, “hayatın ruhunu kendisine sunulduğu gibi” anlıyor. Bu bakış açısıyla, “Ben, doğup büyümedim; ‘yoğruldum’. Hayatla birlikte, hayatın her alanında, düşe kalka yoğruldum” diyor Emma, bizi de bu hayatı en hakiki anlamda yaşamaya davet edercesine... Emma hayatı boyunca mülkiyete, hükümetlere, militarizme, ifade özgürlüğüne, basına, kiliseye ve dine, evliliğe ve aşka, kıskançlığa, şiddete dair düşünerek, konuşarak, paylaşarak yoğrulmuş; ve 2010 yılında hâlâ söyleyecekleri, paylaşacakları var.
Emma’nın, 1933’te yaptığı bir konuşma, âdeta, 21. yüzyılın toplumsal adaletsizliklerine dair bir feryat niteliğinde. “Bugün dünyada ne özgürlük var, ne de güvenlik” diyor Emma, ve “Zengin olsun yoksul olsun, toplumsal statüsü yüksek ya da alçak olsun, hiçbir insan, dünya üzerinde tek bir köle kalmayana dek güvende değildir” diye devam ediyor. Boyun eğen, itaat eden her birey köledir Emma’ya göre; “Beşikten mezara kadar hiç kimse, onu cezalandıracak, hapse tıkacak ya da yaşama hakkını elinden alacak, var oluşunun koşullarını kendisine dayatacak gücü elinde bulunduran bir başkasının emirleri, kaprisleri ya da isteklerine boyun eğmek zorunda olduğu sürece güvende ve emniyette olamaz.”
Emma’nın hâlâ hüküm süren militarizme ve savaşlara dair de söyleyecekleri vardır; ülkelerin, yabancı tehditlerden korunmak için bir orduya ihtiyaçları olduğu savını reddeder, çünkü ona göre, bu sav, “aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak amacıyla uydurulan bir mittir.” Bu noktada, tarihçi Thomas Carlyle’dan yaptığı bir alıntıyla savını güçlendirir: “Savaş, kendi savaşlarını yürütemeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir bir köylerden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve sırtlarını sıvazlayarak vahşi canavarlar gibi birbirlerini öldürmelerini sağlarlar.” Emma, ‘Vatanseverlik: Özgürlüğe Tehdit’ başlıklı ünlü makalesinde geçen bu sözleri, 20. yüzyılın ilk on yılında sarf etmişti – dünya savaşına, Rusya’daki hayalkırıklığına veya İspanya İç Savaşı’na henüz tanık olmamışken. Ama o zamandan biliyordu ki, “[V]atanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin birbirini beslemesinden kaynağını alan bir hurafedir; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan bir boş hurafe.” Dolayısıyla, Emma’nın, “kibir, anlamsız gurur ve egoizmin” ürünü olarak nitelendirdiği vatanseverliğe dair de söyleyecekleri vardı: “Vatanseverlik, dünyamızın, her biri demir parmaklıklarla çevrili, küçük parçalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel parçalarda doğma şansına sahip olanlar, başka bir parçada ikamet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş parçada yaşayanların, üstünlüklerini başkalarına göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.” İşte, “ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu”, “hurafenin ve cehaletin aldatılmış, zavallı kurbanı” olan askerin vatanseverlik tanımı, Emma’nın dilinde, “Barış zamanında, ahlâksızlık, sapkınlık ve kölece itaatten oluşan bir hayat; savaş zamanındaysa tehlike, barut ve ölüm” olarak tanımlanıyordu. Tam da bu yüzden, Emma, ‘askere almaya karşı birlik’ toplantıları düzenleyecek, vicdani red için de meydanlara çıkacaktı.
Emma’nın, tüm adaletsizliklere rağmen sessiz kalanlara, “otorite, baskı ve bağımlılığa bütün gücünü veren kitlelere” de söyleyecekleri vardır; çünkü o, öfkeli ve haykıran sesiyle, “efendilerine dört elle sarılanlar”, “kamçılanmayı sevenler” ve “herhangi bir kurulu düzen aygıtına karşı bir protesto sesi yükseldiği anda ilk ‘Çarmıha gerin!’ haykırışını yükseltenler”e de sesleniyordu. Onu ‘tehlikeli kadın’ addeden, marjinalleştiren, sürgünlere gönderen kitlelere kızıyordu kızmasına ama, yıllar sonra, onun özgürlükçü fikirlerini takip edecek kitleler yaratan sözleri de bunlar olacaktı belki de...
Emma’nın, kişisel olanın en politik haline dair, aşka ve aşka egemen olana dair söyleyecekleri de vardır. Emma, 1919’da sürgün olarak gittiği Rusya’da iki yıl kalıp, Rus Devrimi’nin yarattığı hayalkırıklığıyla Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde sürgün hayatı yaşadıktan sonra, St. Tropez’deki evinde otobiyografisini yazmaya koyulur; Hayatımı Yaşarken adını verdiği bu 1000 sayfalık yaşamöyküsünde, siyasal mücadeleleriyle aşk hayatı hep yan yanadır. Hem anarşizmin Emma yorumu vardır o satırlarda, hem de Amerika’da tanıştığı ilk aşkı, ruh eşi ve ebedi yoldaşı Alexander Berkman’ın, ya da Doktor Ben Reitman’ın öyküsü.
Küçük yaşından beri, bir kadın olarak var olma, özgürleşme ve aşklarını özgürce yaşama mücadelesi veren Emma için, Kilise’nin ve sermayenin evlilik kurumu üzerindeki baskıları, doğum kontrolü ve kıskançlığın özel ilişkilerdeki rolü, başlıca muhalefet alanları olur. Emma’nın, 1912 yılında ‘Kıskançlık: Yeşil Gözlü Canavar’ başlığıyla yaptığı bir konuşmada, kıskançlık üzerine yaptığı tanımlamaları bugüne taşırsak, halen, yaşadığımız özel ilişkilerde, kıskançlığın “sahip olma ve öç alma burgacında olduğunu” reddedebilir miyiz? Hatta, hâlâ ‘namus’ adına işlenen cinayetlerin, tıpkı Emma’nın dediği gibi, “toplumda hâlâ geçerli olan ve genellikle birtakım toplumsal haksızlıklardan kaynaklanan bir suçun ağır bir şekilde cezalandırılıp öcünün alınması şeklindeki barbarca anlayışa dayalı cezalandırma yasalarıyla tam bir uyum içinde” olmadığını söyleyebilir miyiz?
“Erkeğin kibri”, kıskançlığın bir diğer faktörüdür Emma’ya göre: “Cinsel konularda erkek, serüvenleriyle ve kadınlara karşı başarılarıyla sonsuz biçimde övünen bir palavracı ve müstebittir; çocukluğundan itibaren kulağına mütemadiyen, kadınların fethedilmeyi istedikleri, ayartılmayı sevdikleri yolunda sözler fısıldandığı için fatih rolünü oynamakta ısrar eder. Avludaki tek horozun ya da ineği elde etmek için boynuzlarıyla çarpışan tek boğanın kendisi olduğuna inandığından, sahneye (ki bu, ince düşünceli diye bilinen erkekler arasında bile, kadının cinsel aşkının tek bir efendiye ait olması gerektiğine inanmayı sürdüren bir sahnedir) bir rakip çıkar çıkmaz kibrinin ve gururun ölümcül bir yara aldığı vehmine kapılır. Başka bir deyişle, yüz vakanın doksan dokuzunda ‘erkeğin öfkeyle donanmış kibri’yle birlikte ‘seks tekelinin tehlikeye düşmesi’, kıskançlığın ilk sebepleridir.” (Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, s. 39-40)
Çok tanıdık geliyor, değil mi?
Emma, hayat yoldaşı Alexander Berkman’ın intiharının ardından, İspanya barikatlarına çağrıldı, orada son bir umutla İspanyol Devrimi için mücadele etti; Londra’daki basın bürosuyla, İspanya’daki anarşist safların sesini dünyaya duyurdu. Emma Goldman’ın İspanyol Devrimi hakkındaki düşüncelerini, son yıllarındaki mektuplarının derlendiği Vision on Fire - Emma Goldman on the Spanish Revolution (Ateşteki Ufuk: Emma Goldman’dan İspanyol Devrimi Üzerine; der. David Porter) adlı kitaptan, Gün Zileli’nin aktarımıyla (Amargi dergisi, s. 13). Emma, bu mektuplarda, şiddet ile ilişkisi üzerine süregelen tartışmalardaki duruşunu “Silahlı karşı-devrimci saldırıyı silahlı ihtilalci savunmayla karşılamaktan başka bir yol yoktur” sözleriyle ortaya koyar. Ona göre, “(daima yağma ve fetihe dayanan) emperyalist savaşlarla, ihtilalin savunulması için verilen savaşlar arasında ayrım” yapabilmek gerekiyordur; çünkü o, İspanya saflarında, “yıkıcılıktan çok yapıcılık” üzerine kurulu bir şiddet anlayışına tanık olmuştur. Ancak, İspanya’nın anarşist saflarındaki “Latin erkeklerine” öfkelenmeden duramaz Emma; kadınların buralarda da “ikinci sınıf insan” ve “yalnızca üreme makinası” olarak görüldüğünü yazar. Maalesef, bir ihtilal ihtimali daha hayalkırılığıyla sonuçlanacaktır Emma için. Ama o, faşizme karşı mücadelesini yine ulus-devletlerin sınırlarını tanımadan sürdürecektir – 1940 yılının baharına kadar...
Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Amerikalı tarihçi Howard Zinn, yaptığı konuşmalardan birinde, tarih eğitiminde geçirdiği ‘resmi’ aşamaların ve okuduğu kitapların hiçbirinde, Emma Goldman’ın adına rastlamadığından yakınır; bu durumun ‘doğallığını’ vurgulayarak... Emma’yı bugün önemli kılan, hem tarih eğitiminin, hem de tüm iktidarların bastırmasına rağmen, sesinin işitilir olması ve bu sayede yön verebiliyor olmasıdır. Ve şüphesiz, Emma’yı hâlâ önemli kılan, bu yazıda yalnızca birkaçına değinebildiğimiz manifestolarıdır. Hâlâ yukarıdaki paragraflarda bahsi geçen mücadelelerin nihayete ermemesi, 21. yüzyılda, bu ‘tehlikeli kadın’ın serzenişlerinin önemini artırıyor; öfkesini öfkemiz yapıyor. Kadınların serzenişlerinin sokaklara dökülebilmesinin tarihinde Emma Goldman’ın payı göz ardı edilemez. Bu yüzden de kadınlar, bu sene bir kez daha, sokaklarda seslerini yükselttiler. “Sokaklar bizimdir hesap sorulmaz, on ikiden sonra büyü bozulmaz!” dediler, hayatlarının görünür, veya görünmez, her alanında, erkek egemenliğinin yarattığı ‘temkinli olma halleri’ni sorguladılar. Bunun için kadınlar, bu sene 8 Mart’ı, sadece gündüz değil, gece de sokaklarda geçirdiler, İstanbul’da, Tünel Meydanı’nda eğlendiler. “Sokakları da, geceleri de, meydanları da, terk etmiyoruz!” dediler; tıpkı bu mirası devraldıkları kadınların yaptığı gibi, sokaklara döküldüler, yaşamı teoriden daha güçlü kıldılar.
Agos Kirk/Kitap Mart 2010













