Bir süredir kadın hareketi kendisiyle bir hesaplaşma içinde. Ben bu hesaplaşmayı hayra yoruyorum. Sosyalist Feminist Kolektif’in de bu hesaplaşmanın muteber sonuçlarından bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Gerçi hesaplaşmanın nasıl yapıldığı ile ilgili sorunlarım var. Örneğin, karma (kadın ve erkeklerin bir arada yer alışı açısından, yoksa feminist örgütler de çeşitli kimlikleri kapsamak açısından “karmadır”1) örgütler içinde “feminist siyaset yapmama”/ ayrılıkçı siyaset iddiasını bir taktik olarak anlıyorum, ama stratejik bir örgütlenme biçimi “kararı” olarak anlamıyorum. Ama bu sorunumu, tarihin sınamasına bırakmış durumdayım. Bu yazıyı bununla ilgili olarak yazmıyorum.
Yazıyı yazış nedenim, aslında Gülnür Savran’ın Birikim dergisinde Asena Günal’la yaptığı röportajda daha önce konu ile ilgili yazıları2 bir üçüncü taraf olarak değerlendirmesi ve bu haliyle, belki de yeterince şuurunda olmadan yaptığım bu “bir tarafı işaret etme/ temsil etme” işini ciddiyetle yapmaya bir çağrı olarak algılamış olmam.
Diğer yandan, aynı sayıda yer alan Aksu Bora’nın eleştirilerine yanıtlarında, yine Sosyalist Feminist Kolektif’ten Ece ve Filiz, Feminist Politika ve Amargi gibi dergilerde cevap vermek gerektiğini ifade ederek bitirmişlerdi. Anladığım kadarıyla onlar, siyaset yapma biçimlerini “ayrılıkçılık” olarak tanımlamaya da karşı çıkıyorlar zaten. Bu konuyla ilgili olarak, sadece feminizmimizin sosyalist olduğu kadar, sosyalizmimizin de feminist olması gerektiğini söylemek istiyorum. Elbette İspanya İç Savaşı’nda anarşist “önder” Durutti’nin Mujéres Libres (Özgür Kadınlar) Hareketi’ne ne yaptığını hafızalarımızdan hiç silmeden ve silinmesine de izin vermeden…
Sonuç olarak, Gülnur’un yaptığı bu röportajı üzerime vazife olmadığı halde bir çağrı olarak algılıyorum ve aslında Sosyalist Feminist Kolektif ve Aksu arasında cereyan eden tartışmada bir üçüncü taraflık iddiasına sahip olmayarak da olsa, meselenin durduğum yerden nasıl göründüğünü bir kez (daha) aktarmak istiyorum. Bunu, bu tartışmanın benim açımdan başladığı Yeniyol dergisi sayfalarında yapmak kadar doğal başka bir şey olmadığını da belirtmek isterim. Bir siyasi faaliyet olarak ilk yazımı da SSCB’de kadın meselesi, vs ile birlikte Mujeres Libres hareketinin hem Stalinist hem de anarşist hareket tarafından nasıl ezildiğini anlatan Kadınlar ve İşçi Hareketi isimli derleme üzerine, bundan onyedi yıl önce yine bu sayfalarda yazmıştım.
Kadınların, karma sosyalist örgütlerde birer kadın olarak kendilerini ifade etmek konusunda bir mücadele/savaş içinde olmaları gerektiği muhakkak. Elbette, kadınların karma örgütlerde de esas olarak güçlerini aldıkları yer, bağımsız kadın örgütleri oluyor. Yani bağımsız kadın örgütleri ne kadar güçlüyse, karma örgütlerdeki kadınlar da o kadar güçlü oluyor. Bu, konu hakkında konuşan bütün kadınların ortaklaştığı, eski ama eskimemiş bir fikir. Ancak bu aynı şey, kadınların belli başlı deneyimleri nedeniyle, bireysel olarak karma örgütlerde siyaset yapmamayı tercih etmelerini açıklasa da, neden kurumsal olarak karma örgütlerde siyaset yapmayı reddettiklerini, naçiz kanaatimce, açıklamıyor. Sonuç olarak, bağımsız kadın örgütlerine bütün bir kadın hareketi muhtaç. Ama bu bağımsız kadın hareketinin “karma örgütlerden bağımsız olması” gerektiği sonucunu, kendiliğinden biçimde, doğurmuyor. Bu aradaki bağlantı kurulmadıkça da, bu genelleme hali, boşluklu kalıyor.
Sosyalist Feminist Kolektif, deyim yerindeyse, kendisini “sosyalist hareketin içinde feminist” olarak değil, “feminist hareketin içinde sosyalist” olarak tanımlıyor. Bunun da ötesinde, temel olarak şöyle denebilir herhalde: sosyalizm, sosyalist siyaset yapmayı “zorunlu olarak gerektiren” bir niteleme olmaktan ziyade, feminizm içinde ayırıcı bir niteleme olarak kullanılıyor. Esasen, İkinci Dalga feminizm içinde sosyalist feminizm de kendisini böyle konumlandırmıştı. Yani, tanımlamanın (sosyalist feminizmin) feminizm içinde ayırıcı olması, yeni değil. Görece yeni olan, ÖDP ile birlikte sosyalist harekete neredeyse mündemiç olan feministlerin 1996 öncesi koşullara, İkinci Dalga’nın teorik temellerine geri dönmesi iddiası.
Bir Ara: Dalga Teorisi Feminizm İçin ne Anlama Geliyor?
Burada bir parantez açmak gerekiyor: Ben kişisel olarak Birinci ve İkinci Dalga feminizm arasında yapılan ayrımı ve bu ayrımın kökenlerine dair yapılan tartışmayı, birincisi aşırı genellemeci, ikincisi aşamacı ve bu bakımdan bir miktar suni buluyorum. Birinci Dalga denilen feminizm, feminist teoride 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında İngiltere ve Amerika’da kadınların “oy hakkı hareketine” İkinci Dalga tarafından verilen isimdir. “İkinci Dalga”, Birinci Dalga ile arasındaki farkı ortaya koyarak kendisini tanımlamayı seçmiştir. Buna göre, Birinci Dalga “de jure” (yasal/resmi) eşitsizliklerle mücadele ederken, “İkinci Dalga” “de facto” (fiili/resmi olmayan) (toplumsal – y.n.) eşitsizliklere karşı mücadeleyi birincilleştirmiştir. Dolayısıyla bu ayrımlaştırma, her şeyden önce ”kanun önünde eşitliğin sağlandığı koşullarda gündelik yaşamda eşitlik mücadelesine başlamak” türünden aşamacı bir belleğin izdüşümüdür. Bu nedenle, aslında her iki harekete de haksızlıktır. Zira, sözü edilen Birinci Dalga “oy hakkı hareketi” diye bilinen hareketin en görünür talebi “oy hakkı” olmakla birlikte, ne oy hakkı ne de eşit işe eşit ücret için verilen mücadele, sadece yasal değil, toplumsal dönüşümü de gerektiren, hatta yasal dönüşümün gerçekleşebilmesi için doğrudan bir toplumsal dönüşüm gerektiren bir mücadeledir. Nitekim de her bakımdan bunun farkında, toplumsal dönüşümü hedefleyen bir siyaset yapma tarzı ile sürdürülmüştür. Diğer yandan, İkinci Dalga hareket de başlangıç itibariyle 1968’in “özgürleşmiş” dünyasında bir düzenleyici olarak yasa ile değil, yasaları alaşağı etmekle uğraşsa da, yasal düzenlemeyle ifade edilen talepleri mevcuttur.
Eğer Birinci ve İkinci Dalga arasındaki ayrımı tarihsel bir sıralamaya tekabül edecek şekilde görse idik, yani okuyucu, bu talepler etrafında ayrıştırma da nereden çıktı, Birinci ve İkinci Dalga arasındaki ayrım, bu hareketlerin yükseldiği tarihsel dönemlere işaret eden, diye itiraz edecek olsa idi, ona da yanıtımız, bu durumda İkinci Dalganın “özcülüğünü” eleştiren farklılık üzerine dayalı bir Üçüncü Dalga feminizmi nereye yerleştireceğimiz sorusu olurdu.
Ama bu sınıflandırmanın Birinci Dalga’ya İkinci Dalga tarafından yapılmış bir haksızlık olmasının ötesinde, bu sınıflandırmayı kabul etmek de özellikle Birinci ve İkinci Dalga arasında yükselen işçi hareketiyle daha organik ilişkili kadın hareketine yapılmış çok daha büyük bir haksızlık. Örneğin bunlardan bir tanesi, yazının başından beri adını andığım, Mujeres Libres Hareketi. Hareket, bilindiği gibi, İspanya İç Savaşı’nda POUM’a yakın ama bağımsız bir kadın hareketi olarak kendisini örgütlüyor ve cephe savaşlarında yer alıyor. Cinsel özgürlük, bu hareketin de temel taleplerinden bir tanesi. Esas olarak İspanya’da 1920’lerden itibaren –yani Birinci Dalga feminizmin resmi sona eriş tarihinden itibaren- cinsel özgürlük, doğum kontrolü, aile planlaması alanında yürütülen ciddi bir mücadele söz konusu. Kadınların ve genel olarak İspanya halklarının Katolik kilisesine düşmanlığı iç savaş sırasında ortaya çıkmış bir hadise değil. Ama özellikle kadınlar açısından kadın bedeninin kontrolünün kimde olacağı sorusu, tarihsel bir mücadele, 1936 ile de sınırlı değil, 1968’le hiç değil. Örnekleri İtalya, Almanya ve elbette herkesin bildiği bir örnek olan Rus devrimi ile zenginleştirmek mümkün. Hepsinde de gördüğümüz ortak nokta, bu devrimci kalkışmalar döneminde, kadın hareketinin de bağımsız bir güç olarak tarih sahnesine çıktığı.
Aynı zamanda bu hareketin işçi sınıfı içinden kadınlar tarafından örgütlenen ve sürdürülen bir hareket olması, orta-üst sınıf olarak tanımlanan birinci, orta sınıf olarak tanımlanan İkinci Dalgaya yönelik bir başka sorunu daha açığa çıkartıyor. Bu “dalga teorisi”, sakın feminizmin orta sınıf bir hareket olduğu tezi üzerine inşa edilmiş, o yüzden de bu kadar sınıf körü olmasın? Bana öyle geliyor. Bu nedenlerle de, kadın hareketinin birinci, ikinci ya da üçüncü dalgasına “ait”, o gelenekleri temsil eden bir feminizm tartışmasını anlamlı bulmuyor, bu kategorilerin kullanışlı olmak bir yana, suni, aşırı genellemeci ve başka toplumsal hareketleri yoksayan dar bir çerçeve olduğunu düşünüyorum.
Devamla…
Sosyalist feminizmin kendi içinde süren kapitalizm ve cinsiyetçilik iki ayrı sistem midir, diye bir tartışma söz konusu değildir. Bu tartışmayı daha çok, cinsiyetçi/patriyarkal kapitalizm kapitalizmin sıfatlarından biri midir, yoksa cinsiyetçilik ve kapitalizmin belirli ölçülerde eklemlendiği bir yapıdan mı söz ediyoruz, olarak özetlemekten yanayım. Bu konuda Hülya Osmanağaoğlu’nun (2009) yorumu tartışmaya başlangıç açısından iyi bir temel teşkil ediyor.
“Cinsiyetçi sisteme ilişkin bu tahlille, kadınların ev içinde harcadığı emeğin patriarkal üretim tarzı kapsamında, evdeki erkek tarafından sömürüldüğünü yani toplumda iki çeşit üretim tarzı olduğunu –kapitalist ve patriarkal- öne süren radikal feminizmle ayrım ortaya konur. Kadınların ev içinde harcadığı emeğin kapitalizme eklemlenen patriarkanın egemenliğini yeniden üretim sürecinde kurmasını sağladığı ifade edilmektedir. Diğer yandan ev içindeki ezilmenin kapitalist üretim tarzının bir sonucu olduğunu iddia eden geleneksel sosyalist yaklaşımdan da farkı vurgulanır. Ayrı bir sistemin varlığı, kadınların kurtuluş mücadelesinin sınıfsal kurtuluşa neden indirgenemeyeceğini, iki ayrı sistemin iki ayrı mücadeleyi gerektirdiğini gösterir ki bu konuda radikal feministlerle ortaklaşılmaktadır” (Osmanağaoğlu, 2009: 25) .
Aynı biçimde Savran da,
“Çevre meselesinin tümüyle kapitalizme bağlı bir şey olduğunu düşünüyorum. Modernleşme, sanayileşme vs.nin kapitalizm dışı biçimlerinin dünyada hiç varolmamış olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla çevre tahribatı, kapitalizmin kendi dinamiğiyle, kâr hırsıyla, üretim için üretim mantığıyla birebir bağlantılı diye düşünüyorum. Irkçılık belki daha karmaşık. Irkçılık denen şey, aslında tarihsel dönemlere göre biçim değiştiren bir şey. Yine de, daha eski biçimiyle ırkçılık, yani kölecilik, kapitalizmin ilksel birikim aşamasının asal bileşeni. Bu anlamda ırkçılık kategorik olarak ayrı bir insan türü öne sürmek anlamına geliyor. Bugün ise ırkçılık daha çok, tümüyle farklı bir insan türü öne sürmeksizin işleyen bir ideoloji: Kapitalizm, kendi bünyesi içine çekip sömürmek üzere yararlandığı, aynı türden ama şu ya da bu biçimde ‘aşağı’, ‘geri’, ‘suça eğilimli’ vs. insan grupları kurguluyor. Irkçılığın ve doğanın sömürüsünün mevcut haliyle kapitalizmden çok ayrıştırılabilecek dinamikleri olduğu konusunda kuşkuluyum. Ama patriyarkanın var diye düşünüyorum. Heteroseksizm meselesine gelince, onun da doğrudan patriyarkayla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Böylece kapitalizm ve patriyarkayı, iki kurucu, temel baskı ve sömürü biçimi olarak ileri sürmüş oldum” diyerek, patriyarka ve kapitalizmi birbirinden ayrıştırıyor” (Savran, 2009).
Oysa kanaatimce, eğer ırkçılık, etnik ayrımcılık, cinsiyetçilik, doğanın sömürüsü gibi baskı ve sömürü mekanizmalarını kapitalizme dışsal, kendinden menkul varlıkları olan “yapılar”, kapitalizmle “etkileşen yapılar” olarak tarif edersek, kapitalizmin bir “eklemlenmiş sömürü biçimleri toplamı” olduğunu ve korkarım ki bu eklemlenmelerin sonsuzluğu karşısında, bundan başka bir şey olmadığını ileri sürmüş oluruz. Bunlardan biri ya da ikisinin salt kapitalizme özgü olup olmadığı bence ikincil ve bu sorun karşısında önemsiz bir tartışmadır. Bu konuda, eğer genel bir çerçeve çizmeyi başarabilirsek, buna bağlı olarak diğer tartışmaları da sürdürebiliriz gibi geliyor.
Bir daha ara: Feodalizm – kapitalizm tartışması
Feministler arasındaki bu iki farklı yapının birarada etkileşimli varlığı tartışmasını, hem memlekette ve hem de esas olarak Latin Amerika’da yapılan feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmasıyla bazı paralellikleri olduğunu düşünüyorum.
Bilindiği gibi bağımlılık okulu da, feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde bu iki üretim tarzının bir arada varolduğunu öngörmekte idi. Ancak feodalizmin özgül bir üretim tarzı olarak varlığını sürdürüp sürdürmediği ya da kapitalizme teslim olup olmadığı 1970’lerin hatta 1980’lerin tartışması olarak varlığını devam ettirdi. Küçük üreticiliğin yaygın olması ve ücretli işçiliğin oran olarak azlığı, Türkiye’de feodalizmin hala yaşadığına dair bir kanıt olarak gösteriliyordu. Bu tartışmanın politik izdüşümleri dikkate değerdir. Feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmasında Türkiye’nin hala egemen olarak feodal olduğunu söyleyen kuramsal anlayış, sosyalist devrimin halen zamanının gelmediğini, kapitalizm tam olarak yaygınlaşmadığı için esas görevin bir burjuva demokratik devrim olduğunu ileri sürmekteydi. Diğer bir kesim ise, aynı izleri sürerek Türkiye’de bir “geri kalmış kapitalizm” olduğu sonucuna varıyordu. Buradan hareketle yürütülen eklemlenme tartışmasına, Marx kapitalizmin temel özelliğinin “özgür emek” değil, özel mülkiyeti de içine alan bir biçimde metalaşma olduğu şeklinde yanıt verir. Burada bir parantez: Üstelik Marx, İngiltere’de küçük üreticiliğin yaygınlaşmasını kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşmasının bir işareti olarak algılar.
Metalaşma, üretim ilişkilerinin doğasını değiştirir. Bu bakımdan, bu baskın karakter, kendisinden önceki üretim ilişkilerini eklemlemez, onları olduğundan farklı bir şey, kendisinin mütemmim cüzü değil, bizzat kendisi haline getirir.
Başka deyişle, “Kapitalizmin mantığı, metayı en ucuza mal etmek üzerine kuruludur. Bu bakımdan, karşılığı ödenmeyen emek, yedek işgücü, köleliğin yeni biçimleri, işsizlik gibi tüm biçimler, kapitalizm öncesi değil, tam da kapitalizmin kendisine ait, içkin, {mündemiç –y.n.} biçimlerdir. Kapitalizm, emeğin, özellikle kadın emeğinin ve doğanın sömürüsüne dayalıdır” (Balta, 2009).
Yeniden devamla…
Kapitalist üretim ilişkilerinin alamet-i farikasını yaygın metalaşma olarak görünce, hem doğanın, hem ırkların, hem etnisitelerin, hem de kadınların sömürüsünü başka türlü algılamak mümkün oluyor. Bunun geleneksel sosyalizmin “kapitalizm her şeyi yutar”, “onu yıkan sosyalizm de her şeyi kapsar” iddiasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Ben bu ilişkiyi açıklamak için ‘içsel ilişkili’ ve ‘dışsal ilişkili’ kavramlarını kullanmanın daha esnek, daha az kutuplaşmış, gri alanları görmeye daha elverişli bir alan yaratacağını düşünüyorum. İçsel ilişkiler felsefesinin terminolojisini ödünç aldığımı da belirteyim. Bu terminoloji bağlamında, kapitalizm ve cinsiyetçiliğin eklemlenmiş, halen göreli bağımsız varlıklarını sürdüren “sistemler” olarak görmek, bir dışsal ilişkililik olarak tarif edilebilir. İçsel ilişkililik tarifi ise, bu sistemlerden bir tanesinin (cinsiyetçiliğin) önceden var olduğunu kabul etmekle birlikte, bunun kapitalizme mündemiç / gömülü (embedded) olduğunu ileri sürer.
Zira cinsiyetçilik, kapitalizmle eklemlenmemiş, kapitalizmi başka bir şey, cinsiyetçi kapitalizm haline getirmiştir. Yani, cinsiyetçilik, kapitalizmin bir sıfatıdır. Bir başka deyişle, cinsiyetçi olmayan bir kapitalizm, tasavvur dışıdır. Aynı şekilde, ırkçı olmayan ya da doğanın sömürüsüne dayanmayan bir kapitalizm olamayacağı gibi.
Yine bir ara: Ekoloji “hikâyesi”
Doğanın sömürüsü, bütün metalaşma biçimlerinin en eskisidir. Ekolojik krizin kapitalist üretim ilişkileri içinde belirmesi, daha mevcut olmadığı değil, birikimli ve hızlı bir yıkımın sonucu olduğu anlamını taşır. “Tarımın geliştiği andan itibaren üretimin toplumsal örgütlenişinin neredeyse tüm biçimleri doğa üzerinde yıkıcı etkilere sahip oldu. Dolayısıyla ekolojik bozulma ve hatta çöküş kapitalizm ve sanayileşme öncesinde de gerçek bir tehditti. Üstelik toplumların özgül örgütlenme biçim ve düzeyi bu tür ekolojik çöküş tehditlerine karşı çok daha savunmasızdı. Fakat kapitalizmin gelişimi ve metalaşma süreciyle birlikte insanın doğa üzerindeki yıkıcı etkisi küresel ve telafisi mümkün olamayacak bir boyuta geldi” (Benlisoy, 2008). Doğanın sınırsız bir hammadde ve kaynak olarak görülmesi (Özkaya, 2009) ölçek değil, mantık/yaklaşım, daha doğrusu toplumsal örgütlenmenin özgül biçimi sorunudur. Üretim ölçeğinin büyüdüğü sanayileşme döneminde doğanın “sömürüsü” mutlak olarak artmıştır, o yüzden kriz, kapitalizme “nasip olmuştur”, ancak doğanın sömürüsü “ilkel komünal” toplum da dâhil olmak üzere bütün üretim tarzlarının ortak paydasıdır.
Fakat, kapitalizm metalaşmaya dayandığı ölçüde, toprağı, havayı, suyu, gıdayı birer mal haline getirmiş, önce kirletmiş, sonra da ‘temiz’ hava, ‘temiz’ su pazarlamak yoluna gitmiştir. Doğanın sömürüsü bir ekolojik yıkıma dönüşmüş durumdadır; kapitalizm budur ve bu olmadan kapitalizm değildir.
Kaldığımız yerden…
Tam bu noktada şu tezi tekrarlama ihtiyacı duyuyorum: “Kapitalizmi mümkün olan en ucuz meta üretimi ve bunun sınırsızca üretilmesi ve kontrolsüzce satılması olarak anladığımızda, ancak güvencesizliği, doğanın ve kadınların sömürüsünü tam olarak kavrayabiliriz. Kapitalizm emeği ücretli emeğe çevirmeye çalışmaz, emeği, yaşamı ve gezegenin kendisini, paraya ve metaya çevirmeye çalışır” (Balta, 2009). Fark şurada: Feminizmin içinde önemli bir kısım kuramcı ya da aktivist, üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişkiyi şematize ederek, daha doğrusu anlaşılmak için Marx tarafından şematize edilmiş biçimiyle kavrayarak, özgül bir kategori, bir cinsiyet olarak kadınların sömürüsünü üretim alanından ziyade, yeniden üretim alanında görüyorlar. Bu nedenle de daha çok ev içi emeğin görünürlüğü üzerine bir tartışma egemen oluyor. Oysa üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişkiyi kuran daha büyük bir kavram var; metalaşma. Bu kavramı merkeze koyduğumuzda kapitalizmin temel çelişkisinin ücretli emek ve sermaye arasında değil, esas olarak yaşam ve sermaye arasında olduğunu söyleyebiliriz.
Nihayetlendirme…
Bugün temel sorun da sınıflı toplumlarda adil olmayan bölüşüm sorununun giderilmesi değil, emeğin ve bir bütün olarak doğa üzerindeki tahakkümün ilga edilerek yaşamın özgürleşmesidir. Bu mücadele, kuşkusuz “insanı” kadın ve erkek, “yaşamı” doğa ve insan olarak parçalayan zihniyete, anlamlar dünyasına, pratiğe karşı da bir mücadeledir. Yani, kapitalizme karşı bir mücadeledir. Ama aynı zamanda özgürlük fikrine/ütopyasına dayalı olduğu, ona sonuna kadar bağlı olması gerektiği için de, sosyalist bir mücadeledir.
O yüzden, “Patriyarka varlığını, kapitalizmle eklemlenmiş bir biçim altında sürdürmekte. Bir üretim tarzı olarak kapitalizm tarihsel olarak patriyarka ile işbirliği temeli üzerinde kurulmuş ve günümüzde patriyarka ile kapitalizm birbirini şekillendiriyor. Bu yüzden, tutarlı, kadınların somut yaşamlarını gerçekten değiştirebilecek, yani kurtuluş perspektifini taşıyan bir feminizm anti-kapitalist olmak zorunda.” (SFK, Başlarken)… olsa bile, o aynı feminizm, ekolojist de olmak zorundadır, ırkçılık karşıtı da… Aynısı, adı sayılan her bir hareket için doğrudur. Ama bu, hareketlerin özgül, ayrıştırılmış nesneleri ve yöntemleri, dolayısıyla örgütleri olmadığı, olmayacağı, olmaması gerektiği anlamına gelmeyecektir.
Sonnotlar:
1 Bu vurgu Başak’ın katkısı. Standart “karma örgüt” kullanımının feminist örgütlerdeki cinsel yönelim, sınıf, etnisite vs. karması olduğu konusunu daha önce “bilince çıkarmış” değildim.
2 “Ekososyalist Bir Feminizm İçin” (Yeniyol) ve “İçimizdeki Sınırlar, Dışımızdakiler…” (Mesele) başlıklı yazıların her ikisine de www.sdyeniyol.org adresinden ulaşılabilir.
Kaynakça:
Hülya Osman (2009) “Türkiye’de Sosyalist Feminizme Kaktüs’ten Bakmak” Praksis, 20: 19-43.
Gülnur Savran (2009) “Sol patriyarkayı hâlâ “kadın sorunu” biçiminde bir alt başlık olarak görüyor” Asena Günal’la söyleşi, Birikim
Ecehan Balta (2009) “Ekososyalist bir feminizm için”, Bahar 2009, 33, Yeniyol.
Stefo Benlisoy (2008) “İmdat Frenini Çekmek: Ekolojik Bir Sosyalizmin İmkanları” Yeniyol.
Ilgın Özkaya Özlüer (2009) “Ekososyalizm nedir? Ne değildir?” www.sdyeniyol.org













