SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Feminizm 8 Mart Vesilesiyle Kadın Cinayetleri- Ecehan Balta

8 Mart Vesilesiyle Kadın Cinayetleri- Ecehan Balta

e-Posta Yazdır PDF

Bu 8 Mart'ta, geçtiğimiz yıldan bu yana, kadınların eylemleri ile de daha fazla görünür hale gelen kadın cinayetleri, gündemin baş köşesinde yer alıyor. Literatürde “töre cinayeti” olarak ifade edilen ve doğrudan Kürtlere yönelik ayrımcılığı yeniden üreten bir ifade biçiminden, erkelerin namus bekçiliğine gönderme yapan ve cinayetleri “bölgesizleştiren” “namus cinayeti” kavramına, oradan da nihayet, politikleştirmek için çok elverişli bir zemin sunan “kadın cinayeti” tanımlamasına, oradan da mağdurdan değil de failden yola çıkmamız gerektiğini hatırlatan”erkek şiddeti/cinayeti” kavramsallaştırmasına geçmiş olmamız da meselenin odak noktası haline geldiği andan itibaren nasıl bir kavramsal dönüşüme uğradığını ve canlı bir tartışmayı göstermesi açısından önemli bir izlek sunuyor.

Herşeyden önce kadın cinayetlerinin politik olduğunun altını kalınca çizmek gerekiyor. Bu, devlete birincil derecede sorumluluk yüklediği için önemli. Türkiye CEDAW'ı (Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi) imzalayalı epey bir zaman oldu. Bunun yanında, görece olarak erken bir zamanda 4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkında Kanun yayınlandı. Yasal düzlemde, kadın hareketinin kazanımları olarak bu kanunlar duruyor olsa da, bunların tamamen ihtiyaca karşılık geldiğini düşünmek neredeyse imkansız. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'nün yaptığı Aile İçi Şiddet Araştırması'na göre, kadınlar hakim-savcı-polise eşlerini ihbar ettikleri için de öldürülüyor ya da şiddete uğruyor. Kadın cinayeti için “devlet koruması” bir neden olarak gösterilebiliyorsa, bu “koruma”nın niteliği üzerinde bir kez daha düşünmemiz gerekiyor. Diğer yandan, kanunla ilgili aksaklıklar, pek çok çevre tarafından dile getirildi. Kanun bir kez, yasa uygulayıcılar tarafından kadının değil, ailenin korunması olarak ele alınıyor ve tam da bu nedenle, aile birliğinin bozulmaması bazı kararlarda kadının güvenliğinin önüne geçebiliyor. Aynı zamanda Kanun, Türkiye'de olmayan bir çekirdek aileyi varsayıyor ve kadının tek güvencesi olan koruma kararının sadece kadının -çoğu durumda- evli olduğu erkeğe karşı uygulanmasına izin veriyor. Kadının boşandığı durumlarda, boşanmış eş ya da sevgili bu kanun kapsamında değerlendirilmeyebiliyor ya da kadının babası, erkek kardeşi, kayınbabası gibi diğer “namus bekçileri” sistem tarafından göz ardı ediliyor. Bunun “kadının şikayetine bağlı suç” olması, pratik olarak kadının elini kolunu bağlıyor. Uygulamada ise, erkek polis-koca işbirliği, “bacağını kır, otursun evinde, karakola gelmesin”e kadar uzanabiliyor. Kadın sığınma evine başvurmak isterse, uzun bir sıra beklemesi gerekiyor, çünkü varolanlar son derece yetersiz. Sığınma evleri kadın örgütlerinin denetiminde olmadığı için de, içeride ne olacağı belirsiz. Fiziksel şiddet görmeyen kadın için savcıları ikna etmek, 2000'ler Türkiyesi'nde iktidarla yakınlığı olmayanların köşe dönmesinden bile daha zor. Yabancı birisinin tecavüzünü bile ispatlamanın son derece zor olduğu bir hukuki durumda, ev içi tecavüzün tecavüz sayılabilmesi için ise, anlaşılan o ki köprülerin altından çok suların akması gerekiyor. Yasalar, kadına yönelik şiddeti engelleyemiyor. Aksine, bazı durumlarda yasa, yasa koyucu-uygulayıcı ve erkek işbirliği şiddeti artıran bir işlev görebiliyor.

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet ortalama olarak yüzde 10 oranında artmış durumda. Ancak Türkiye'de bu yüzdenin son yedi yıl itibariyle 1400 olduğu biliniyor. Bu rakamın bir kısmının cinayetlerin görünürlüğündeki artış ya da sınıflandırma ile ilgili olduğunu düşünsek bile, ancak küsüratı kurtarabiliriz. Çok açık ki, kadına yönelik şiddet gibi, kadına yönelik şiddetin en vahşi biçimi olan kadın cinayetleri de artıyor. Ancak feministler, artışın nedenleri konusunda öyle çok hemfikir değiller. Bazı eğilimler bu artışın esas olarak kadınların özgürlük taleplerinin artışı ile ilgili olduğunu ileri sürüyor. Kadın cinayetlerini bir nevi “çağın ruhu” ile açıklamak konusunda bir isteklilik göze çarpıyor. Böyle olunca, erkek egemenlik dışında yeni bir söz söylemeye gerek kalmadan, kadın cinayetlerindeki bu artışa da bir neden bulunmuş oluyor.

Kadın cinayetleri neden artıyor? Bu, hepimizin üzerinde kafa yorması gereken bir konu. Söylemek gerekir ki, kadın cinayetleri her zaman vardı. Kadın bedeninin kontrol altına alınmasının bir göstergesi olarak şiddet, cinsiyetçiliğin olmazsa olmaz bir parçası. Ama “neden bugün bir artış?” sorusuna daha özgün bir yanıt bulmak durumundayız. Kuşkusuz sorunun yanıtı, birçok farklı düzlemde verilebilir. Herşeyden önce, kapitalizmin sistemik krizi, iç içe geçmiş ekolojik ve ekonomik kriz, yani bir yandan yaşamın pahalılaşması, diğer yandan da ücretlerin reel olarak düşmesinin yarattığı çok derin bir yapısal nedenden söz etmek mümkün. Aynı zamanda, emeğin esnekleşmesi ve kadınların istihdama bu yolla daha fazla girmesi aile içindeki iktidar ilişkilerinin temel bir özelliğini bozmuş oluyor: Üreten erkek ve tüketen kadın ikilemini... Kuşkusuz buna, liberal feministlerin iddiasının bir düzeyde gerçek olduğunu eklemek gerekiyor: Ekmeğini kazanan kadının daha fazla özgürlük istemesi kaçınılmaz. Ancak bütün bu manzarada Türkiye'ye özgü olanın ne olduğunu düşünmek gerekiyor. O zaman da, tekrar şu soruyu sormak durumunda kalıyoruz: Neden dünyada yüzde 10 artıyor ama Türkiye'de yüzde 1400?

Yanıt, “muhafazakarlaşma”yı içermeyince eksik kalıyor. Bir hükümetin başbakanının “üç çocuk yapın” dediği, kadından sorumlu devlet bakanının “dekolte tacize davetiye çıkartır” türü söylemler karşısında, “sorunun sadece dekolteye indirgenmesi iyi değil” yollu beyanatlar verdiği, kadınlarla evlenmek suretiyle etnik asimilasyonun önerildiği ve bütün bunların herhangi bir cezai karşılığının olmadığı bir ülkede, geçmişi ve geleceği unutmuş bir biçimde, bu kadere de razı olmak bekleniyor. Modernleşme eleştirisinin bu kadar “uçlaştırıldığı”, evrensel hakların bu kadar görelileştirildiği bir yaşam dünyasının bedeli bu: Kadınlar, sadece kadın oldukları için ÖL-DÜ-RÜ-LÜ-YOR.

Bu 8 Mart'ta bu konuda sorumluluk hissetmeyen, kadın cinayetlerini magazin malzemesi olarak gören hükümetlere ve herkese sormak gerekiyor. Siyasal saikler mi istersiniz, yoksa sorunun boyutunu “şehit” sayısı ile ölçmek mi? Burada bir “iç savaş” yaşanıyor. Hangi taraftasınız?

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Söyleşi: "Kıbrıs'ı Nasıl Bilirdiniz?"

Sevgi Göyçe'yi Kaybettik

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Mayıs 2012
P P S Ç P C C
29 30 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31 1 2

Kitap: "21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

 

Kitap: " Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle Tunus’ta başlayan Arap devrimci süreci, ‘devrim’ kelimesini ‘bölgede’ ve dünyada gündelik kullanıma sokmuştu. Sonra, başta İspanya ve Yunanistan bir dizi Avrupa ülkesindeki kitle eylemleri, ‘öfkeliler’ (indignados) hareketi geldi, daha sonra da özellikle ABD’de ‘işgal et’ (occupy) hareketleri. Bu kez bir İspanyol devriminden, Avrupa ya da Amerikan devriminden bahsedilir oldu.

Şili’deki devasa öğrenci muhalefetine ‘penguen devrimi’ dendi. Türkiye’deyse Kürt isyanı, ya da ‘Kürt Baharı’ tabirleri giderek popülerleşti. Elbette çoğu abartılı tanımlama ve yorumlardı bunlar. Ancak devrimin kendisinin değilse bile lafzının, bir devrimin mümkün ve istenir olduğu fikrinin yaygınlaşması, yeni yüzyılın belki de en önemli, en şaşırtıcı sürpriziydi. Benlisoy'un kitabı devrimin ansızın ve ‘vakitsizce’ yeniden siyasal tahayyül dünyamıza dahil oluşuna dair sorular soruyor ve bu sorulara uçarı olmayan, teori ve gerçekle aynı anda bağını koruyan cevaplar veriyor…

 

 

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

SİTE İÇİ ARAMA