Geçtiğimiz mart ayında bir kurum yeniden yapılanmaya ilişkin beş temel ilkesinin “çeşitlilik, kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, performans değerlendirmesi ve rekabet, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı, kalite güvencesi” olduğunu basına ve kamuoyuna ilan etti. İşin ilginç tarafı, bu kurumun borsada işlem görmeye başlayan bir KOBİ, yeni pazarlara açılan bir çokuluslu şirket, mudilerine güven telkin etmeye çalışan bir banka veya hissedarlarına duyuru yapan bir holding değil; yine aynı ilanda görevi “yükseköğretimi planlamak, düzenlemek, yönetmek ve denetlemek” şeklinde tanımlanan Yükseköğretim Kurulu olması.
Otuz yıldır bu kurul tarafından planlanan, düzenlenen, yönetilen ve denetlenen yükseköğretim sistemine maruz kalmış bile olsa, aklı başında biri söz konusu ilkeleri yükseköğretim ve üniversitelerle ilişkilendirmenin ancak YÖK bahçesinde horoz beslemek ve sonra konu komşu hayvanın gürültüsünden şikâyet edince onu facebook’taki 2011inci arkadaşına hediye etmek kadar makul olduğunu takdir edecektir. Fakat süreç aklı başında insanların takdirine aldırış etmeksizin ilerliyor. Birbirini tamamlayan YÖK ve TÜSİAD raporlarıyla beyan edilen, son yıllarda “Bologna Süreci” olarak beliren yönelimin kapsamlı bir mevzuata dönüştürülmesi çalışmalarına hız verilmiş durumda. Yeni yükseköğretim yasası taslağını oluşturmak üzere bir komisyon kuruldu ve çalışmalara başladı, yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılması başlığı altında çeşitli çevrelerle çok sayıda toplantı düzenlenmekte ve ders programlarının Bologna Süreci standartlarıyla uyumlulaştırılması yönünde yoğun bir çabaya girildi.
Bugün yöneticileri tarafından bile demokrasi türküleri eşliğinde değiştirilmeye çalışılan yükseköğretim sisteminin darbenin bir meyvesi olduğu herkesin malumu. YÖK ile tecessüm eden bu sistem haklı ama eksik olarak genelde antidemokratik ve ceberut yönleriyle eleştiriliyor. Oysa 24 Ocak kararlarıyla sıkı bağlantıları olan 12 Eylül darbesinin neoliberal dönüşümdeki rolüne paralel olarak YÖK’ün de yükseköğretimin piyasalaşması sürecinde kritik bir dönemeç olduğunu hatırda tutmakta fayda var. Böyle düşünüldüğünde Türkiye’de üniversitenin işletme mantığı ve piyasa ihtiyaçları çerçevesinde şekillendirilmesinin kaynağını biraz daha eskilerde aramak gerekiyor. Yükseköğretim sisteminin mimarı İhsan Doğramacı sadece Hacettepe Üniversitesi ve YÖK’ün değil, Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent’in ve eğitim dışındaki pek çok alanda da faaliyet gösteren Bilkent Holding’in kurucusu. Bu bakımdan İhsan Doğramacı’nın kurduğu sistemin daha az bilinen diğer yüzünde imza attığı başarı hikâyesi yükseköğretim sisteminin piyasacı karakteri kadar YÖK’ün yeni hedefi “girişimci üniversite” ve “üniversite-sanayi işbirliği” konusunda da ipuçları sunuyor.
Kökü Mazide Olan Âti
Akademik öncülüğünü Türkiye’nin ilk ve en cesur intihalcileri arasında yer alarak ispatladıktan sonra Ankara Üniversitesi rektörlüğü ve ODTÜ Mütevelli Heyeti başkanlığı yapmış olan Doğramacı, 1967 yılında Hacettepe Üniversitesi’nin kurucu rektörü olur. Kurulmakta olan bir üniversite inşaat, mobilyalar, döşemeler, doğramalar, laboratuar ekipmanı, kırtasiye malzemesi ve pek çok ihale demektir. Durumdan vazife çıkaran Doğramacı rektörlükle yetinmez. İnşaat ihalesi açtığında inşaat şirketi, mobilya ve doğrama yapılacağı zaman ağaç ve metal şirketi kurar. Kendi açar kendi yapar; kendi alır kendi satar. Şimdilerde YÖK’ün heveslendiği gibi esnekliği de ilke edinmiştir. Mesela oksijen gazı lazım gelince kurduğu medikal malzeme şirketi, kırtasiye icap ettiğinde hemen kâğıt ve matbaa işine de girer. METEKSAN namlı bu şirket 21. yüzyılın eşiğine gelindiğinde çağın gereklerine ayak uydurarak bilişim ve savunma sektöründe de söz sahibi olacaktır. Fakat memleket savunmasını hedefleyen METEKSAN uzun yıllardır sürdürdüğü sınav sorularının savunulması konusunda küçük bir hata yapacak ve maalesef kamuoyunda da ÖSYM skandalları vesilesiyle gündeme gelecektir.
1974 yılında üniversiteye giriş merkezi sınavla yapılmaya başlanırken kitapçıkların basımı için güvenilir ve ketum bir matbaaya ihtiyaç duyulur. Yaptığı her işten alnının akıyla çıkan Doğramacı’nın kredibilitesiyle olsa gerek ihale METEKSAN’a kalır. İşin daha doğrusu ihale ortaya çıkınca METEKSAN mecburen basım ve yayın işine girer. İşte o gün bugündür üniversite sınav kitapçıklarını METEKSAN basmaktadır. Sadece üniversite sınavlarını değil, YÖK kanunuyla ÖSYM bugünkü statüsünü kazanıp faaliyet alanını genişletince ÖSYM’nin yaptığı diğer sınavların kitapçıklarını da üstlenmek zorunda kalır. Bir ara YÖK matbaası kurulur gibi olsa da Doğramacı, kendisi rektörlüğün yanı sıra onca işle, şirketle, vakıfla uğraşmasına karşın ya da tam da bunun zorluğunu bildiği için, YÖK’ün bir de matbaacılıkla uğraşmasına karşı çıkar. Zaten METEKSAN basit bir matbaa gibi çalışmayıp soruların hazırlanması, sıralanması, sonuçların değerlendirilmesi gibi ÖSYM’nin kimi yüklerini de hafifletmektedir. YÖK başkanlığında Doğramacı’nın halefi olan Mehmet Sağlam’ın sınav skandallarından sonra bu karmaşık ilişkiye dair söyledikleri, güzel Türkçesini bir kenara bırakırsak, oldukça çarpıcıdır:
METEKSAN neredeyse ÖSYM için kurulmuş bir şirket. Aslında ama bana sorarsanız ki, ben YÖK başkanlığımda öyle yaptım, ÖSYM kendi matbaasını kurup, kendisi de bastırabilir. Otuz altı yıldır aynı kurumla çalışmak anormal bana sorarsanız, ama o zaman bu işlerin başındaki sorumlu YÖK başkanı da bu işlerin sahibidir. İşin bu tarafı da anormaldir bana sorarsanız, yani dünyadaki uygulamaya baktığınız zaman. ‘Conflict of Interest’ diye bir şey var, menfaat çatışması diye bir şey var. Doğramacı'nın kendisi gerçekten yükseköğretim konusunda büyük bir tecrübe sahibi olmuş, uzun süre rektörlükler yapmış, YÖK başkanlığı yapmış bir adam olarak bu işe gösterdiği titizlikte belki de bugüne kadar fazla bir şey ortaya çıkmamıştır. Ama Doğramacı'dan sonra ben oraya geldiğim zaman neden bir kamu görevi bir özel şirkete bu kadar itibar edebilir diye şüpheye düşmüştüm. ÖSYM taşeron, METEKSAN işin sahibi. Yani öğrenci ücretlerini bile METEKSAN tespit ediyordu, benim tespit ettiğime göre, ne kadar para ödenecek vesaire. Dolayısıyla ben bu görevin, bizim tarafımızdan sorumluluğu ve riskleri ne olursa olsun yapılması gerektiği kanaatine varmıştım.[1]
YÖK’ü tesis edip başına geçmesinden birkaç yıl sonra adeta yükseköğretime bir model olarak Bilkent Üniversitesi’ni kuran Doğramacı, iki yıl sonra bu üniversite başta olmak üzere farklı firmaları holding bünyesinde bir araya getirir. Yeni ve karlı yatırım alanlarına yönelme konusundaki maharetiyle dikkat çeken holding farklı sektörlerdeki yüze yakın şirketin ve iştirakin de sermayedarı konumunda. Holding bünyesinde ve Bilkent kampüsü içinde 2001 yılında kurulan Cyberpark isimli teknoloji geliştirme bölgesi, ilgili mevzuatın yürürlüğe girmesinin ardından kurulan ilk teknopark; bu bakımdan Bilkent özel üniversiteler konusundaki öncülüğünün yanı sıra üniversite-sanayi işbirliği alanında da başı çekiyor. Tabi bu işbirliğinin kimi zaman tatsız tesadüflere kapı araladığını da belirtmek gerek.
Buna bir örnek olarak geçtiğimiz yıl Didim’deki Apollon Tapınağı’nda yaşananları gösterebiliriz. Türkiye’nin önemli arkeoloji bölümlerinden birini de bünyesinde barındıran Bilkent Üniversitesi’nin sahibi olduğu ve amacını “Bilkent Üniversitesi'nin eğitim-öğretim düzeyinin korunması ve geliştirilmesi, bilimsel araştırma ve yayınların desteklenmesi, kültür ve sanat etkinliklerine katkıda bulunmak, Bilkent Üniversitesi'nin diğer yüksek öğretim kurumları arasındaki seçkin konumunun korunması ve geliştirilmesi için kaynak yaratmak” olarak tarif eden bir şirket Kültür Bakanlığı’nın açtığı ihaleyi kazanarak antik kentte bir hediyelik eşya dükkânı inşa etmeye girişir. Fakat 1. derece Arkeolojik Sit Alanı’nda yürütülen inşaat sırasında kültür sanat etkinliklerine katkıda bulunma güdüsünün bir an için kaynak yaratma güdüsü karşısında yenik düşmesi sonucu olsa gerek, tapınağın 2500 yıllık duvarını yıkıverirler. Belki arkeoloji bölümünde durumu örnek vaka olarak ele alıyorlardır ki, bu da eğitime bir tür katkı sayılabilir. Belki de seneye bu tür inşaatları arkeoloji öğrencileri yürütür, en azından ortalığı kırıp dökmezler. Alın size üniversite-sanayi işbirliği!
YÖK’e Bolonez Sos
Haziran ayının son günlerinde YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, yükseköğretim sisteminin yeniden yapılandırılmasında katılımcılığın sağlanması gerekçesiyle bir grup araştırma görevlisini Hacettepe Üniversitesi’ne topladı. Toplantı çıkışında toplu resim çekimine yöneldiğinde ise sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kaldı. Orası bir üniversite olmasına rağmen her nasılsa fotoğrafın çekileceği noktanın yakınlarında bazı öğrencilerin bulunduğu tespit edilmişti. Koruması tarafından “Başkanım, o tarafta öğrenciler varmış” şeklinde uyarılan Özcan birden telaşlandı. Gerçi daha birkaç ay önce bir simit evinde, kameralar karşısında öğrencilerle kahvaltı edip tavla oynayarak fobisini yenme konusunda büyük bir adım atmıştı, ama bu kadarı fazlaydı. O telaşla kendisini ısrarla fotoğrafın çekileceği yere yönlendirmeye çalışan üniversite görevlisini de paylayıverdi: “Hocam tamam, bu kadar. Fazla gitmeyin. Orada öğrenciler var diyor, siz niye dinlemiyorsunuz arkadaşları. Burada çekilelim işte.” Nihayet fotoğraf Özcan’ın “Bu nasıl adetmiş böyle, aile fotoğrafı falan!” sızlanmalarıyla çekildi ve YÖK Başkanı kendisine dosya sunmak istedikleri anlaşılan üç öğrenciyle yüz yüze gelmemek için arka kapıdan apar topar ayrıldı. Neyse ki Özcan birkaç gün sonra koruma polisleriyle birlikte Terörle Mücadele Şubesi’ni ziyaret edip poligonda atış talimi yaparak yaşadığı stresi bir ölçüde üzerinden attı.
Bu olaydan da anlaşılabileceği gibi katılım meselesi mühim, nitekim YÖK’ün iyiden iyiye angaje olduğu Bologna Süreci’nin on eylem başlığından biri de “öğrencilerin ve yükseköğretim kurumlarının sürece aktif katılımını sağlamak”. Kurulacak bir Avrupa Yükseköğretim Alanı zemininde geniş ölçekli ve kapsamlı bir üniversite reformunu önüne koyan, elli kadar ülkenin üye olduğu Bologna Süreci’nin temeli 1998 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir araya gelen Fransa, İtalya, Almanya ve İngiltere eğitim bakanları tarafından atıldı. Sorbonne Bildirgesi’nde üniversite kurumunu insanlığa armağan eden Avrupa’nın “Euro, banka ve ekonomi Avrupa’sı” olmanın yanı sıra aynı zamanda “bilgi Avrupa’sı” olması gerektiği vurgulanarak Avrupa üniversiteleri “sürekli gelişen ve güncellenen bir eğitim yolunda Avrupa’nın dünyadaki yerini güçlendirmeye” çağrılıyordu. Bir yıl sonra Bologna Üniversitesi’nde bu kez yirmi dokuz ülkenin eğitim bakanının imzasıyla sürecin kuruluşu ilan edildi. Bologna Bildirgesi’nde Sorbonne’da belirlenen ilkeler temelinde “Avrupa vatandaşlığı nosyonunu zenginleştirmek ve güçlendirmek için” ve “Avrupa yükseköğrenim sisteminin uluslararası rekabet gücünün artırılması amacıyla” atılacak bazı somut adımlar tespit ediliyordu. Buna göre ders, kredi ve mezuniyet dereceleri birbiriyle karşılaştırılabilir, kalite güvencesi kriterlerine ve akademik akreditasyona dayalı ve istihdam edilebilirliği gözeten iki aşamalı standart bir yükseköğretimin oluşturulması kararlaştırıldı. Yaşamboyu öğrenmenin teşvik edilmesinin de temel hedeflere dahil edildiği sonraki yıllarda Prag, Salamanca, Leuven, Berlin gibi bildirgelerle hem faaliyet alanını genişleten hem de üye sayısını artıran sürece Türkiye 2001 yılında imzalanan Prag Bildirgesi’yle dâhil oldu.
Bologna Süreci, AB’nin ekonomik rekabet gücünü artırmayı hedefleyen Lizbon Stratejisi ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasını öngören Hizmet Ticareti Genel Anlaşması ile bütünlük içinde ve aralarında Avrupa Komisyonu, OECD ve Avrupa İş Dünyası Konfederasyonu’nun da bulunduğu aktörler tarafından sürdürülüyor.[2] Türkiye’nin üyelikte onuncu yılını doldurduğu süreç bugün itibariyle birtakım ilkelerin, işin felsefesine ilişkin temel yönelimlerin oldukça ötesine geçmiş durumda. Bildirgelerden, raporlardan, bağlantılı yönerge ve yönetmeliklerden, yeterlilik çerçevelerinden, toplantı tutanaklarından, kriterlerden, uzman görüşlerinden, seminer ve çalıştay notlarından vs. oluşan, en bürokrat ruhluları bile canından bezdirecek hacimde bir “müktesebat”la karşı karşıyayız. Buna paralel olarak süreç şimdilik fakültelerde tekrar tekrar ders ve öğrenme çıktısı, diploma eki yapıp bozmak, ders saatlerini Avrupa Kredi Transfer Sistemi’ne uydurmak için işbilir muhasebeci hilelerine girişmek biçimindeki bir bürokrasi olarak deneyimlenmekte. Meselenin künhüne vakıf olmak için bütün bu öteberiyi ayıklayıp tozunu, külünü üfürmek gerekiyor. Nihayet karşımıza çıkan perspektif ise hayal kırıklığı yaratacak bir şekilde Doğramacı zihniyetinden, TÜSİAD raporlarından, YÖK’ün strateji kitabından ve tüm bunlara kaynaklık eden Amerikan tarzı üniversite yaklaşımından çok da farklı değil. İnsan sormadan edemiyor; o halde Avrupa hümanizmi patırtılarına, onca laf kalabalığına ve kâğıt israfına ne gerek var? Hiç değilse diğerleri daha açık sözlü.
Rahmetli Humboldt
Gerek bildirgelerde yer alan ifadelerden gerekse mekân olarak Sorbonne, Salamanca ve Bologna gibi en eski ve köklü üniversitelerin seçilmiş olmasından anlaşıldığı üzere Avrupa’nın üniversiter alanda Kuzey Amerika’ya kaptırdığı üstünlüğünü tekrar kazanmak, en azından rekabet edecek noktaya gelmek –elbette metinlerde de belirtildiği gibi ulvî bir ilim aşkından ziyade ekonomik saiklerle– Bologna Süreci’nin temel amaçlarından biri olarak ortaya konuyor. Üniversitenin bu türden bir güç mücadelesinin aracı olarak görülmesindeki sorunu, Avrupamerkezcilik eleştirilerini filan bir yana bırakırsak, burada çelişkili olan Amerika ile rekabet edebilmek için benimsenen stratejinin yükseköğretim sistemini amerikanlaştırmak olması. Bologna Süreci, Amerikan modeli karşısında bir rakip yahut alternatif oluşturmak bir yana, aslında söz konusu modelin nihai zafer ilanı niteliğini taşıyor.
Bir kurum olarak üniversite Ortaçağ’da doğmuş ve Rönesans’la serpilmiş olsa da modern üniversitenin oluşumu esas olarak ulus-devletin inşasıyla paralellik, daha doğrusu bütünlük içinde 19. yüzyılın başında gerçekleşti. Fransa’da devrimin hemen sonrasında eski üniversiteler kapatılıp yurttaşlık bilincini yaymak ve yeni rejimin elitlerini yetiştirmek amacıyla “grandes écoles” adı verilen yükseköğretim kurumları oluşturuldu. 1800’lerin ilk yıllarında Napolyon orduları devrim ilkelerini yayma adına Avrupa’yı hallaç pamuğu gibi atarken bir yandan da ortaöğretim ve üniversite reformları gerçekleştirilmekteydi. Fakat üniversiter modernleşme yönündeki esas hamle, bu değişimden bir hayli etkilenmekle birlikte, Ren’in öteki yakasından geldi.
Jena ve Auerstedt’te Napolyon’a diz çökmenin utancını yaşayan ve yenilginin ardından gelen çöküşün önüne geçmeye çalışan Prusya kralı, çareyi eğitim sistemi dâhil olmak üzere devlette köklü yeniliklere girişmekte buldu. Neo-hümanist bir dilbilimci ve felsefeci olan Wilhelm von Humboldt bu kapsamda 1808’de Eğitim ve Kültür Dairesi’nin başına getirildi. Humboldt’a göre üniversite, mesleki ve teknik eğitim veren bir kurum değil; evrensel bilginin kamu için ve özgürce üretildiği özerk bir ortam olmalıydı. Bu bakımdan farklı disiplinler ile eğitim ve araştırma faaliyetleri bütünlük içinde, bir arada yürütülmeliydi. Üniversite esas olarak devlete değil, ulusa karşı sorumluydu ve devletin görevi üniversiteyi ulus adına finanse edip akademik özgürlüğü güvence altına almakla sınırlıydı. Bir yıl sonra eğitim sistemi konusundaki ilkelerini krala bir rapor olarak sunan Humboldt bu ilkeleri hayata geçirmek ve bir arketip oluşturmak amacıyla 1810’da bugün kendi adını taşıyan Berlin Üniversitesi’ni kurdu.
Yukarıda kabaca özetlenen naif denebilecek kadar idealist ilkeler elbette tam olarak yaşama geçmedi; fakat yönelim olarak Prusya sınırlarını aşıp Kıta Avrupası’nda genel bir kabul gördü ve Humboldt modeli, üniversitenin temel paradigması haline geldi. Atlantik’in öteki yakasında ise başlangıçta Humboldt modeliyle benimsenmiş olsa bile yüzyıl başından itibaren yine aynı dönemlerde ortaya çıkan işletme yönetimi mantığı ve kapitalist çalışma örgütlenmesiyle paralel bir biçimde farklı bir yönelime girilmiş durumdaydı. Bu Amerikan modeli üniversite, Humboldt modelinin aksine akademisyenlerin kendi aralarından seçtikleri kurullar tarafından değil, üniversite dışından atanan bir mütevelli heyeti ve bu mütevelli heyeti tarafından belirlenmiş profesyoneller tarafından yönetiliyordu. Çoğunluğu özel üniversitelerden oluşan yükseköğretim sistemi genelde kamu tarafından değil; öğrenciler, üniversite ile araştırma-geliştirme gibi konularda işbirliğine giden şirketler yahut çeşitli vakıflar ve dernekler gibi kaynaklarla finanse edilmekteydi.
20. yüzyılın ortalarından itibaren Humboldt modeli ciddi sorunlarla karşı karşıya gelmeye başladı. Bunun sebebi Ernest Mandel’in Geç Kapitalizm’de isabetli bir biçimde öngördüğü gibi kapitalizmin gelişimine bağlı olarak araştırma-geliştirmenin kapitalist mantıkta örgütlenmiş ayrı bir faaliyet alanı haline gelmesi ve sermayenin giderek daha fazla entelektüel emeğe ihtiyaç duymasıyla yaşanan üniversite patlamasıydı. Sözü Mandel’e bırakırsak
Sonuç klasik hümanist (bilimler) üniversitenin bunalımıdır, bu üniversite, yalnızca formel nedenlerle değil (üniversite sektöründe ortalama üstü bir toplumsal harcama gerektiren aşırı sayıda öğrenci, maddi altyapının geriliği, öğrencilerinin toplumsal arka planındaki değişimler vb.) ve yalnızca genel toplumsal nedenlerle değil (işsiz bir entelijensiyanın oluşmasından kaçınma çabaları, öğrenci isyanını kısıtlama ve kitlelerin manipülasyonu amacıyla bilimin ideolojikleştirilmesini hızlandırma girişimleri); aynı zamanda ve her şeyden önce geç kapitalizmde entelektüel emeğin doğasına özgü doğrudan ekonomik nedenlerle ve üniversitenin yapısını, öğrenci seçimini, ve ders programlarını kapitalist koşullar altında hızlandırılmış teknolojik yeniliklere uyarlama kısıtı tarafından anakronikleştirilmiştir. Üniversitenin başlıca görevi artık mülk ve otorite sahibi “eğitimli” insanlar üretmek değil –bu serbest rekabet kapitalizminin gereksinimlerine denk düşen bir ideal idi–, metaların üretimi ve dolaşımı için entelektüel becerilere sahip ücretliler üretmektir.[3]
Güvencesizlik Ömür Boyu
Humboldt modelinin krize girmesi ve ABD üniversitelerinin akademik dünyada giderek ağırlığını artırması sonucu çubuk giderek Amerikan modeline doğru büküldü. Esin kaynağı Amerikan modeli olan girişimci üniversite tipi, anavatanında daha ileri örnekler sergilerken dünyanın geri kalanında da çeşitli reformlar ve girişimler eliyle yaygınlaşmaya başladı. İşin ilginci, Daniel Bensaid’in belirttiği gibi, bu sürecin “idari mevzuat ve piyasa buyrukları karşısındaki çifte heterenomiyi özerklik kisvesiyle” kurumsallaştırması.[4] Hesap verebilirlik ve dış paydaşlarla yönetişim, danışma kurulları gibi başlıklarla üniversite yönetimini işletmecilik ideolojisi çerçevesinde dönüştüren ve sermayenin denetimine açan; kalite güvencesi, akreditasyon gibi başlıklarla performans yönetimine dayalı bir insan kaynakları anlayışını üniversiteye taşıyan; istihdam edilebilirlik ve yaşam boyu öğrenme gibi başlıklarla esnek emek piyasasıyla yükseköğrenimi bütünleştiren ve kaynak yaratan üniversite adına kamu finansmanını tartışmaya açan Bologna Süreci’ni bu eğilimin geniş ölçekli ve derli toplu bir ifadesi olarak değerlendirmek hiç de yanlış olmaz. Nitekim Schröder hükümetinde kültür bakanlığı da yapmış Alman felsefe profesörü Julian Nida-Rümelin’in neoliberal çalışma örgütlenmesinin akıncı gücü olan ve çoklarının piyasa yönelimli bilgi üretimi konusunda üniversitelere örnek göstermekten çekinmediği ABD menşeli uluslararası danışmanlık şirketine referansla yaptığı değerlendirme durumu özetler gibi: “Bologna Süreci Humboldt değil, McKinsey ruhu taşıyor.”[5]
Bizzat YÖK tarafından hazırlanan bir tanıtım kitapçığında sürecin işverenler açısından ne denli önemli olduğu şöyle açıklanmakta:
Bologna Süreci’yle yeniden yapılandırılan yükseköğretim sistemi, işverenlerin;
• İstihdam edecekleri kişilerin mezun olduklarında neleri bileceklerini, bunları hangi ölçüde uygulamaya aktarabileceklerini, bilgi ve becerilerinden ne bekleyeceklerini daha kolay anlamalarını sağlar.
• Eğitim kademeleri arasındaki yeterliliklere dayalı farkı görmelerine, istihdam edecekleri kişilerin yeterliliklerine yönelik daha bilinçli tercih yapmalarına yardımcı olur.
• İlgili oldukları alanlarda eğitim-öğretim programlarının geliştirilmesine paydaş olarak katılmalarına ve iş dünyasının beklentilerini aktarmalarına fırsat verir.[6]
Bu pasajın da açık bir şekilde gösterdiği gibi Bologna Süreci yükseköğretimi esnek emek piyasasının bir uzantısı, hatta parçası haline getirmeyi öngörüyor. Avrupa ölçeğinde standartlaştırılan, öğrenim çıktısı ve diploma eki gibi bürokratik uygulamalarla ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getirilen müfredattan beklenti ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve dolayısıyla bir başkasıyla kolaylıkla değiştirilebilir, kısacası modüler emekçiler yaratmak. Eylem başlıklarına gecikmeli olarak eklenmiş olsa da sürecin merkezine yerleşen yaşam boyu öğrenmeyi de bu açıdan ele almak gerek. Esnek emek piyasasının rekabet koşullarında ayakta kalabilmek için bireylerin devamlı olarak beşeri sermayelerini artırmaları gerektiği kabulünden hareketle, üniversiteye de bu beşeri sermaye birikim sürecinde bir rol atfedilmekte. Buna göre üniversitelerin gerek emek piyasasında yer alırken bir yandan da “kişisel gelişim”lerini sürdürmek isteyen bireyleri gerek hizmetiçi eğitim hizmeti satın almak isteyen şirketlere dönük ders, kurs, sertifika hatta yüksek lisans programları açması tavsiye edilmekte. Elbette bu eğitimleri para karşılığında verecek olan üniversite, böylelikle beşeri sermaye birikiminin artmasına yardımcı olarak topluma hizmet etmesinin yanı sıra kaynak yaratma yönünde bir adım da atmış olacaktır. TÜSİAD’ın Bologna Süreci’nin en önemli aktörlerinden Avrupa Üniversiteler Birliği’ne hazırlattığı raporda yer alan şu öneri yaşam boyu öğrenmeden ne murat edildiğini açıkça ortaya koyuyor: “Yaşam boyu öğrenmenin, mali ve toplumsal açıdan önemli getiriler sağlayan bir iş fırsatı olarak düşünülmesi ve bu nedenle yaşam boyu öğrenmeye ilişkin daha proaktif ve piyasa yönelimli olunması”[7].
Esnek emek piyasasının ihtiyaçlarına göre yapılandırılmakta olan üniversite içindeki istihdam ilişkilerinin de esnekleştirilmesi gündemde yer alıyor. Kalite güvencesi ve akreditasyon gibi performans ölçütlerinin tariflenmesinin ötesinde esas olarak Avrupa Yükseköğretim Alanı bu kriterler çerçevesinde serbest dolaşımın geçerli olacağı bir tür akademik emek piyasası olarak kuruluyor. İş güvencesi ve görece yüksek ücretlerin performans denetimi, üniversite-sanayi işbirliği, yaşam boyu öğrenme hedefleri önünde bir engel olduğu açıkça ifade ediliyor ve “liyakata dayalı” yeni bir istihdam rejimi öneriliyor. Zira keyfi yerinde üniversite çalışanlarının ne performansını artırmak, ne fazladan eğitim programlarına katılmak için ne de şirketlere rapor veya proje hazırlamak için gayret göstereceği öngörülüyor. Zaten uzunca bir süredir özel üniversitelerin sayısının hızla arttığı, güvencesiz istihdam formlarının yasal statü kazandığı, “publish or perish!”* ilkesinin geçerli olduğu ve bu nedenle giderek yayın çöplüğüne dönen akademik dünya da yayın, proje, sertifika programı vb. üretenin beşeri sermayesini ve fiyatını artırdığı esnek bir emek piyasasına dönüşüyor.
Hangi Üniversite?
Böylesine kapsamlı bir saldırı karşısında ilk elden eski ve bildik olana sarılmak anlaşılır bir tepki olabilir, ama doğru bir tepki olduğu pek söylenemez. “Özerk demokratik üniversite” gibi bir slogan örneğin, muğlâk içeriğiyle pekâlâ YÖK ve TÜSİAD tarafından da paylaşılabilir. Aynı şekilde –yine kapitalizmin belirli bir dönemdeki ihtiyaçlarına paralel olarak– doğrudan piyasa müdahalesinden özerk olduğu kadar, toplumun gereksinimlerinden de özerk olan eski tip üniversiteyi savunmak da pek anlamlı olmayacaktır. Üniversitenin sermaye için ücretliler üretmesine olduğu kadar toplumsal rolleri ve sınıfsal ayrımları üretmesine de karşı çıkmak gerekir. Bologna Süreci ile artık gündemimize giren paydaşlara karşı öğrencilerden ve üniversite çalışanlarından mürekkep üniversite bileşenleri söylemi kuşkusuz tercih edilir; ama üniversiteye ilişkin demokratik karar alma mekanizmalarını örneğin üniversite kütüphanesinden yararlanmak isteyen mahalle sakinine, iş hukuku veya çalışma sosyolojisi derslerini izlemek isteyen işçiye doğru genişletmenin yollarını aramak herhalde demokrasi anlayışımıza daha uygun olacaktır. Bilimsel araştırmanın güdüleyicisi piyasa olmamalıdır elbette; fakat kendinden menkul bilim aşkı yahut ulusal kalkınma olmasına da itiraz edilebilir. Velhasıl girişimci üniversiteye karşı verilecek mücadele aynı zamanda insanlıkla ve doğayla barışık bir bilimin, kişinin kendini gerçekleştirmesine dönük özgürleştirici bir eğitimin, her anlamda kamusal ve toplumsal bir üniversitenin öncüllerini oluşturma mücadelesi olarak kavranmalıdır.
[1] Mehmet Sağlam ile 3 Mayıs 2011 tarihinde TRT’nin Kozmik Oda programında yapılan mülakat.
[2] Bkz. Sarah Croché ve Jean Emile Charlier, AGCS et Processus de Bologne : Des modalités différentes d'un même projet de commercialisation de l'enseignement supérieur, Distance et Savoir, 2008/1, s. 13-41.
[3] Ernest Mandel, Geç Kapitalizm, Versus Kitap, İstanbul, 2008, s. 347.
[4] Daniel Bensaid, Faut-il défendre l’Université ? – Entre contraintes marchandes et utopie académique, ContreTemsp No: 3, 2009, s. 35-45.
[5] Die Chance zum Kompromiss ist da, Die Zeit, 29 Ekim 2009.
[6] Yükseköğretimde Yeniden Yapılanma: 66 Soruda Bologna Süreci Uygulamaları, Yüksek Öğretim Kurulu, Ankara, 2010, s. 18.
[7] Türkiye'de Yükseköğretim: Eğilimler, Sorunlar ve Fırsatlar/Yükseköğretim Sistemi Üzerine EUA-IEP Kurumsal Değerlendirme Raporlarına Dayanan Gözlemler ve Öneriler, TÜSİAD ve EUA, İstanbul, 2008, s. 34.
* Yayın yap ya da kaybol!












