Anasayfa LGBTT Sol ve LGBTT Mücadele - Başak Kocadost
Sol ve LGBTT Mücadele - Başak Kocadost PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   
Salı, 05 Ocak 2010 10:59

En geniş anlamıyla “sol”u; eşitlik, özgürlük ve temel insan haklarını savunan politik duruş olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamıyla sol hareket; muhafazakar ve gelenekçi fikirlerin, eşitsiz, tahakküme dayalı, baskıcı toplumsal ilişkilerin karşısında durur. Dolayısıyla solun bu tanımı sadece ekonomik sınıfların arasındaki sömürüye dayalı ezme-ezilme ilişkilerini değil, aynı zamanda kadınlar ve erkekler, farklı etnik gruplar, farklı cinsel yönelim ve kimlikler arasında var olan eşitsizlikleri de içine alır. Sol politika, kapitalizm içinde ezilen ya da özgürlükleri ellerinden alınan tüm grupların yanında yer almak durumundadır. Zaten sol hareketin tarihine baktığımızda, farklı sosyal hareketlerin “sol” adı altında birçok yerde ve birçok dönemde kesiştiğini görürüz. Örneğin Fransa’da 68 hareketi hem önemli işçi grevlerinin, hem öğrenci gösterilerinin, hem de feminist örgütlenmenin birbirini beslediği bir sosyal hareketlenme dönemidir.

Daha özelde devrimci sol hem teorik düzeyde hem de tarihsel mücadele sürecinde sınıflı toplumların yarattığı ya da beslediği baskı ve tahakküm ilişkilerinin de karşısında yer almıştır.

Marx ve Engels’in eserlerinde, sınıf mücadelesi dışındaki bu tahakküm ilişkileri hakkında analizler bulmak mümkün. Erkek egemenliği, yani erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarı bu tahakküm ilişkilerinden biri. Engels “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Temeli” kitabında, özel mülkiyetin ve sınıflı toplumların doğuşuyla beraber “kadınların tarihsel yenilgisi”nden bahsederek erkeklerin sosyal bir grup olarak kadınlar üzerinde kurdukları iktidarı dile getirir. Ona göre bu yenilgi, ilk sınıflı toplumlardan itibaren, feodal ve kapitalist üretim modellerinde yeni biçimler alarak devam eder. Marx “Alman İdeolojisi’nde benzer bir fikri ifade eder. Aile kavramı, toplumsal süreçlerden bağımsız yeniden üretimin doğal kabul edilen alanında değil, yeniden üretim ilişkilerinin tarihsel süreci içerisinde değişen toplumsal kadın- erkek ilişkileri olarak anlaşılmalıdır. Dolayısıyla marksist analiz, özel mülkiyete dayalı burjuva aile modelini eleştirir. Bu perspektif, aileyi sömürüye dayalı üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak değerlendirerek aile kavramını mahkûm eder. 

Keza sosyalist mücadele tarihi bize bu politik tutumun hayata geçirildiği önemli örnekler sunar. Örneğin işçilerin bir sınıf olarak ilk ve tek kez devlet iktidarını ele geçirerek özel mülkiyeti ortadan kaldırdığı 1917 Ekim Devrimi, kadın-erkek ilişkilerini ilgilendiren sadece Çarlık Rusyası’nın köhnemiş yasalarının değil daha gelişmiş kapitalist Avrupa ülkelerinin de çok ötesinde yasalar çıkarmıştır. Devrimin hemen ertesinde boşanmayı düzenleyen şartlar esnetilerek, boşanma çok daha kolay hale getirildi. Daha önce suç sayılan kürtaj suç olmaktan çıkarıldı. Kadınların zorla evlendirildiği bölgelerde bunun önüne geçmek için yasalar yürürlüğe girdi. Çocukların bakımını üstlenecek kreşler açıldı. Devrimci proje, kadınları aile içi ilişkilerdeki annelik ya da karılık konumlarıyla değil, eşitlikçi toplumsal ilişkilerdeki yerleriyle tarif eder. Troçki 1936’da yazdığı “Ailedeki Termidor” adlı makalesinde stalinist bürokrasinin Sovyetler Birliği’nde iktidarı ele geçirmesiyle beraber başlangıçtaki bu anlayıştan nasıl çark edildiğinden ve hatta “yeni aile modeli” adı altında kadınları ve çocukları tahakküm altına alan aile kültünün hayata geçirilmesinden bahseder.

20.yüzyılın ikinci yarısında ABD ve çeşitli Avrupa ülkelerinde ilk kez eşcinseller kendi kimlikleri üzerinden politika yapmaya başladılar. İlk dönemlerinde esas öznesinin eşcinseller olduğu bu hareket, 90larla beraber diğer cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği bileşenlerine doğru genişledi. Bu mücadele genel anlamıyla heteroseksist aile yapısı ve heteroseksist toplumsal normlara karşı cinsel yönelim özgürlüğünü savunur. Bu bağlamda, heteroseksizm geleneksel ve eşitsiz kadın-erkek ilişkileri ve bunlara bağlı ahlaki kadınlık ve erkeklik normları olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla bu son haliyle LGBTT (Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti Transseksüel) mücadelesi sadece eşcinsel ve transeksüel bireylerin burjuva demokrasisinden doğan bireysel insanlık haklarını savunmakla kalmaz, aynı zamanda burjuva aile modelini de sorgulayarak sadece üremeye dayanmayan daha özgürlükçü ilişki modellerinin önünü açar.

En başında da belirttiğimiz gibi, solun neden böyle bir hareketin yanında yer alması gerektiği açık. Çünkü hak eşitliğine dayalı, insan haklarını dikkate alan politikalar; cinsel yönelimlerinden dolayı ezilen, toplum dışına itilen, şiddete uğrayan LGBTT bireylerin destekçisi olmak zorundadır. Emek-sermaye ilişkisini ve dolayısıyla da sınıf mücadelesini hareketinin merkezine koyan sol ise, LGBTT bireylerin ve örgütlerin mücadelesini görmezden gelemez. Keza aile kurumunu ve ikiyüzlü burjuva ahlakını mahkûm edip bunları kapitalizme içkin olarak değerlendiren Marksist perspektif, heteroseksist aile yapısına ve gelenekçi, baskıcı, cinsiyetçi anlayışa karşı olan LGBTT hareketle örtüşür, ayrı düşmez. Bu yüzden sol, hem kapitalizm içinde ezilen, özgürlükleri ellerinden alınan tüm grupların yanında yer aldığı hem de teorik ve pratik olarak sınıflı toplumların beslediği bir tahakküm ilişkisi olarak aileye ve kadın-erkek ilişkilerine karşı çıktığı için LGBTT mücadeleye destek vermelidir.

 

Son Güncelleme: Salı, 05 Ocak 2010 11:02
 

YENİYOL Son Sayı

Avrupa Sosyal Forumu Gazetesi

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG

Yazın Yayıncılık'dan


 

Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

 

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." -  Jean-Marie Vincent 

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."