Sosyalizmin en acil sorunu, proletaryanın ruhsal olarak, burjuvazinin vesayetinden kurtarılmasıdır... Bugün gerçek ulusal özgürlüğü savunmanın tek yolu, emperyalizm karşısında verilen devrimci sınıf mücadelesidir; proletaryanın, herşeyden önce savunmak zorunda olduğu vatanı, Enternasyonal’dir.
Rosa Luxemburg
Emperyalizmin küreselleşme evresinin de artık kendi içinde dönemselleştirelebileceği kadar ‘tarihselleştiği’ günümüzde, Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi kurumlar basit insanların bile gündelik hayatlarını etkiliyor. Yerel ve ulusal planda kalarak en basit toplumsal sorunlara bir çözüm getirmenin artık mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. İnsanlığın kurtuluşu yolunda atılacak adımlar çok somut uluslararası bağlama oturmuş durumda. Güney Koreli bir çiftçinin günlük ekmeğini ve onurunu korumak için Meksika’nın Cancun mahalindeki DTÖ toplantısına gidip protestosunu intihar ederek göstermesi belki de bu durumun en trajik ifadelerinden biridir.
Neoliberalizme karşı mücadelenin henüz kısmi faaliyetlerle, ulusal düzeyde de 1995 yılındaki Fransa’daki yaygın toplumsal hareketlerle yürütüldüğü bir dönemde ilk kez Zapatistalar Temmuz 1996’da Neoliberalizme Karşı İnsanlıktan Yana Gezegenlerarası Buluşma’yı gerçekleştirdiler. Bu buluşmanın mana ve ehemmiyeti hakim ideolojinin dehlizlerinde kendilerine meşruiyet arayan milli ve vatanperver solcularımız için yeterince açık olmalıdır. Bu eylem alabildiğine yerel, ulusal ve uluslararası bağlama oturtulduğu için tarihsel bir anlam kazanmıştır.
Bugün bütün tartışmalı, gerilimli durumlara rağmen eğer Venezüella’daki Bolivarcı devrimci süreç insanlığın umudunu yeşertiyorsa, devrimin sorunlarının Venezüella çerçevesinde sınırlanarak çözümlenemeyeceğinin açıkça belirtilmesi ve ilk ağızda kıtasal ölçekte, ama esas olarak enternasyonal planda muhataplar aranması, devrimin enternasyonalize edilmeye çalışılması dünyanın dört bucağında ezilenlenlerin ve emekçilerin dikkatini çektiğindendir.
Yaşanan en güncel ve canlı deneyimlerin ışığında tarihi yoğurmak, tabii ki dogmatik olmayan bir tarihsel sürekliliği de yeniden üretmeyi gerektiriyor.
“Onlar için Marx yaşamamıştı...”
Ulus ve vatan kavramları küreselleşmenin yarattığı maddi tahribatın yanısıra düşünsel tahribatın da ürünü olarak solda yeniden güncellik kazanmış bulunuyor. Bu tür güncelleştirmelere karşı tarihsel belleği tazelemek için marksizmin kaynağına dönmek ve daha ilk programatik metninde, Komünist Manifesto’da meselenin nasıl ele alındığına bakmak gerekecektir.
Marx ve Engels öğretilerinin başına gelecekleri düşünmüş gibi vatan ve ulusun proletarya devrimiyle münasebeti üzerinde açık seçik bir tutum sergilerler. 1848 Devrimlerinin eşiğinde yazılmış olan Manifesto her ne kadar İncil kadar okunmuş olsa da az anlaşılan bir metin. Okuyanın niyeti de burada unutulmamalı. Marx ve Engels’in dediği açık ve kesindir:
“İşçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları bir şey ellerinden alınamaz. Her ülkenin proletayasının ilk olarak siyasal iktidarı ele geçirmesi, halkı yöneten sınıf durumuna yükselmesi, kendisini ulus kılması gerektiği için, burjuvazinin anladığı anlamda olmasa bile, proletarya zaten hâlâ ulusaldır.”
Böyle olunca vatanın ve ulusun belli bir sınıf mücadelesinin zemini olmaktan öte bir anlamı kalmaz. Ancak millet ve vatanı tarihsel kategoriler, yani geçici ve esas olarak köhne dünyaya ait değil de başlıbaşına özneler olarak ele almak ve kutsamak sosyal demokrat ve Stalinist ve de kimi popülist çeşitlemelerinin ürünü olmuştur. Örneğin Stalin döneminde öne çıkarılan ‘Anavatan savunması’ aslında tarihin hiç de tanık olmadığı bir husus değildi. Birinci emperyalist savaş sırasında Alman Sosyal Demokrasisinin sağ kanadı için Vatan-Almanya, proletaryanın bir dizi başka ülkeye göre kazanımların oldukça yüksek olduğu bir ülke olduğundan, başka ülkelerin proletaryası için de tercih edilmeliydi. Paradoksal gibi gözükse de ikisi arasında büyük paralellikler vardır. ‘Kazanımlar’ kısmi ve ulusal düzeyde olduğu takdirde o topraklarda yaşayan kimilerinin –asla geniş kitlelerin değil– lehine işleyebilirse de insanlığın kurtuluşu yolunu açan veya daha dar bir ifade ile dünyanın bütün lanetlilerinin nasiplendiği şeyler değildir.
İkinci Dünya Savaşı başlangıcında Hitler-Stalin paktı yapıldığında Nazizmin vahşeti altında ezilmiş olan sürgündeki Alman Komünist Partisi, ‘yurtsever’ kesilip savaşın nedeninin Almanya değil diğer emperyalist devletler olduğunu belirtebilmiştir. Tabii bu arada Fransız komünistleri de SSCB’nin müttefiki olduğu Almanya’nın Fransa’yı işgaline karşı çıkmamışlar ve hatta bu ittifaktan güç olarak L’Humanité’yi yasal olarak basabileceklerini sanmışlardır. Daha ilginci sömürge ülkelerdeki komünist hareket için geçerlidir. Fransa’da Halk Cephesi döneminde iktidarda olan komünistlerin Vietnam’da Fransız sömürgeciliğine karşı direnişi hiç ‘yurtsever’ bulmadıkları eklenmelidir.
Birinci emperyalist savaşta Alman sosyalistleri yalnızca imparatorluğu değil işçi sınıfının bir dizi savunma mekanizmalarını savunuyorlardı; yine Fransızlar yalnızca borsayı değil aynı zamanda devrimin mirasını! Ama sosyal yurtseverlik yalnızca bu tür aldatıcı geçmişe sahip ülkelerde değil, örneğin geçmişinde aşağıdakilerin benzer bir ‘kazanım’a sahip olmadıkları Çarlık Rusyası’nda da sözkonusuydu. Aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı politikalarını haklı çıkaranlar açısından da benzer bir durum var: Geride aşağıdakilerin sahip çıkabilecekleri herhangi bir kazanımı olmayan bir vatan.
Tabii milletlerin ‘hayali cemaatler’ olarak değil de tarihsel olarak inşa edilişlerine önem atfedecek olanlar, ‘yurt’ların hangi zeminde, kimler tarafından kime karşı şekillendirildiğini de tartışmak durumundadırlar. Bu yurtların sınırları ‘hayali’ değilse de zamanın egemenleri tarafından zorla çizilmiş olup aslında ‘mülk’ten ibarettirler. Devletsiz halkların tarihsel hakları bir kenaa konsa bile mevcut yurtların kimler tarafından sevilebileceği tahmin edilebilir (‘mülk sahipleri’). Yurt’un kendisinin milletin inşası ile yakın bir ilişkisi vardır ve esas olarak dıştalama, tasfiye etme, yok etme ile türdeşleşmeye dayanır.
Sosyal yurtseverlik her tür milliyetçilik gibi kendi ‘ulusu’nu diğerlerinden ayırdeder ve üstün görür ve dolayısıyla proletaryası da diğerlerinden üstün konumdadır.
‘Tarihsiz halklar’ üzerine çalışmasıyla özellikle ulusal sorun üzerinde de yoğunlaşmış olan Roman Rosdolsky, Manifesto’daki işçi sınıfının ‘vatanı yoktur’ ile iktidarı fethinden sonra geçici olarak da olsa ‘henüz ulusal’ olması arasındaki ilişkiyi değerlendirirken, Manifesto’nun terminolojisini irdeler. ‘Millet’ ve ‘milliyet’ terimlerinin her zaman aynı anlamda kullanılmadığını belirtir. İngiltere ve Fransa’da ‘millet’ten bir devletin nüfusu, ‘milliyet’ten bir devlete aitlik kast edilmektedir. Gençlik yazılarında Marx ve Engels ilk anlamda kullanırlar ulusu. Dolayısıyla proletaryanın ulusal mücadelesi sınıf mücadelesinden başka birşey değildir. Bir devlet çerçevesinde, yerel olarak değil, bir ulus içinde yürütülen sınıf mücadelesidir; yoksa sınıf mücadelesinden bağımsız bir ulusal mücadele değildir. Burjuva anlamıyla olmayan bir ulusallık buradan kaynaklanır. Daha ilerki yıllarda bu geleneği sürdürerek Kıristian Rakovski 1905’de yazdığı bir yazıda “belli bir noktaya kadar zaruri olarak eylemimiz siyasal veya etnografik sınırlarla kısıtlanmıştır” der. Yani enternasyonal olarak şekillenmeden her sosyalist parti elbette ulusal ölçekte varolacaktır.
Milliyetçiliğin sağcı çağrışımları kimilerinin bir başka tür milliyetçiliği, yani ulusalcılığı (millicilik?) kutsamalarına neden olurken, diğerleri yurtseverliği öne çıkararak hem bu karmaşaya son vermek hem de kurulu düzenden radikal bir kopuş intibaını vermeden hakim ideolojinin çeperlerinde mevzi tutmanın imkânlarından yararlanmayı istemektedirler. Ancak hem bu alanı daha önce kapsamış olan Kürt ulusal hareketi hem de bir tür Kemalist yurtseverler dikkate alındığında yurtseverliğin de çeşitlemeleri beliriyor. Böylece yeniden özneleri, programı öne çıkarmak gerekiyor. Bu da bir tür yurtseverliğin ve hatta ulusalcılığın sosyalist mücadeleden nerede ayrıldığı veya ne diye ayrıldığı sorusunu yeniden ortaya çıkaracaktır. Bir emekçi yurtseverliğinden bahsedilecekse, bunun emekçi enternasyonalizmiyle farklılıklarının neler olduğu nasıl açıklanacaktır?
Kimi zaman halkın alışkanlıklarına (buna zihni alışkanlıklar da dahil) uyarlanmış formülasyonlar daha anlaşılır gibi gözükse de bu alışkanlıkların esas olarak hâkim ideolojiyle sakatlanmış olduğu atlanmamalıdır. Konumuz açısından özelleştirme karşıtı eylemlerde zaman zaman duyulan iki sloganı örnek gösterebiliriz. Biri “X’i satmak, vatanı satmaktır”, diğerinde “X halkındır halkın kalacak,” denmektedir. İkincisi hem bir iradeyi dile getirmekte hem de tarihsel öznenin altını çizmektedir. Birincisi ise hâkim sınıfları, kendi silahları ile vurmaya çalışmakta, vatan hainliği ile tehdit etmektedir. Toplumu ilgilendiren bütün temel meselelerde halkın iradesine başvurulması gerektiği, egemenliğin halkta olması gerektiği milliyetçiliğin-ulusalcılığın veya yurtseverliğin değil sosyalistlerin bir ilkesidir.
Proletaryanın bir başına sürekli devrimi gerçekleştirilmesi beklenmemelidir. Tabii ki Troçki’nin dediği gibi devrim “tüm ulusun proletaryanın önderliği altında yeniden inşasıdır.” Ama artık bu Marx’ın dediği gibi hiçbir şekilde kelimenin burjuva anlamıyla bir ulus olmayacaktır.
Bunun için emekçilerin, ezilenlerin birlikteliğini sağlarken hayali müttefikler, keyfe keder taktikler yerine aşağıdakilerin yakıcı taleplerinden hareket edilmelidir. Bu yakıcı, temel insani taleplerin gerçekleşmesi, yerel ve ulusal sınırlardan hareketle ama onları aşarak ancak emperyalizmin, yani kapitalizmin yerine yeni bir dünyanın kurulmasıyla mümkün olabilir.













