Makaleler
| MASİS KÜRKÇÜGİL: KÜRT SORUNUNDA ‘İDRAK EVRESİ - Hakan Tahmaz |
|
|
|
|
Yazar ve yayıncı Masis Kürkçügil, küreselleşen dünyada uluslararası gelişmeleri yakından takip eden sosyalistlerimizden. Bu açıdan Kürkçügil ile bölgedeki gelişmelere pareler, olanaklarımız elverdiği ölçüde Kürt sorununa farklı yönleriyle yaklaşmaya çalıştık. Irak işgali sonrasında yaşanan gelişmelerin çözüme ne türden etki yaptığını konuştuk. Masis ile, 3 aylık olarak çıkardığı ‘Yeni Yol’ dergisinde soruna ilişkin kaleme aldığı yazısını derinleştirmeye çalıştık. »Dağlıca Kürt sorununda yeni bir eşik mi oldu? Bu tamamıyla bir vesile oldu. Yaklaşık çeyrek asırdır yaşanan olaylar göz önüne alınırsa, Dağlıca olayı başlı başına bir dönemeç teşkil edecek bir olay değildi. Dönemeci 2007’de, Irak’ta ve genel olarak dünyada değişen güç ilişkilerinde aramak gerekecek. »Nedir bu değişiklik? Uzun zamandan sonra Rusya, Atlas Okyanusu’nda ve Büyük Okyanus’ta ilk kez uzun menzilli füzelerle tatbikat yaptı; Rusya ile Çin askeri bakımdan çok yakın ilişkiye geçti; 90’lı yılların ortasında Orta Asya’ya yerleşmeye çalışan ABD oradan sökülmüş durumda, şimdi o ülkeler Rusya ile ilişkilerini yeniden güçlendirdi. Tabii ki Hindistan, Çin ve Rusya arasındaki ilişkiler sıklaşırken, bu işbirliği içerisinde İran da fiilen yer alıyor. Böylece 2007 içerisinde, belki de çoktan beri ‘tek kutuplu’ denilen dünyada bir kutuplaşmadan söz edilebilir rahatlıkla. Bu kutuplaşmanın bir başka yönünü de İran’a karşı Birleşmiş Milletler oylamalarında gördük. Bir yıl önce Güvenlik Konseyi’nde yapılan ilk oylamada, Rusya veto hakkını kullanmadı. Ama bundan bir süre sonra sonbaharda tutumu tamamıyla değişti. 1943 yılından beri ilk defa bir Rus başkanı İran’ı ziyaret etti. »ABD’nin, operasyona izin vermesini nasıl yorumlamak gerek? Türkiye’nin önemi Amerika açısından arttı. Türkiye her zaman İsrail ile birlikte ABD’nin ortağıdır. Çünkü genel olarak millici, ulusalcı ve maalesef bazı sosyalist arkadaşlarımız da zaman zaman Kürt meselesinde Amerika’nın çok hayırhah bir tutum takındığını, dolayısıyla de facto Türkiye’nin bir anti-Amerikan pozisyonda olduğunu belirttiler. ABD açısından Türkiye’deki ulusal Kürt hareketi veya Irak’taki Kürt yönetimi mi daha önemlidir, Türkiye mi? Tabii ki Türkiye. Ama 2003’ten beri araya bir ara girmiştir. Araya ara girdikten sonra 2007 yılındaki bu değişiklikler, tekrar tabiri caizse eski pozisyonlara dönülmesine neden olmuştur. »Irak işgalinin 5’inci yılında, ABD’nin Kürtlerle ilişkisi ne durumda? Irak’ta eylül ayından itibaren çatışmalar yüzde 60-70 oranında azaldı. Daha önce Amerika’ya karşı direnişe katılan Sunni güçler arasında 80 bin dolayında insan 300-350 dolar maaşla şu anda hükümet güçleri yanında. Muktada el Sadr temsilciliğinde Şiiler, bir Şii hareketinden ziyade bir Irak ulusalcılığını savunur görünüyor. Bu da baştaki duruma bakarak, önemli bir pozisyon değişikliği. Böyle olunca Irak’ta ABD, sağlam bir dayanak olarak yalnızca Kürtleri görmüyor. Dolayısıyla Kürtlerin kendilerine vehmettikleri pozisyon, zayıflamış durumda. En azından diğerleriyle bazı şeyleri paylaşmak durumundalar. Kerkük bunların başında geliyor. Sürekli referandum ertelenecek, yeni bir pozisyon kazandıracaklar ama bu tabii buradan bakıldığı zaman, sanki Türkiye’nin bastırmasıyla sağlanıyor. Esas belirleyici olan, Irak’ın kendi iç güçleridir. İki yıl önce başka türlü pozisyonlar söz konusuydu. Irak parçalanacak olsaydı, Kerkük’ün Kürt bölgesinde kalması makul hale gelirdi, dengeler açısından. Ama şimdi eğer Irak’ın birliği sağlanacaksa, Kerkük için başka bir pozisyon sağlanması gerekir. Bu da tabii şu andaki mevcut Türkiye politikasına denk düşüyor. »Yeni Yol dergisinde ‘idrak evresi’ diye tarif ettiğiniz süreç nedir? Burada bir intikal kabiliyeti problemi var. Ordu sınır ötesi harekâtla PKK’yi çökertemeyiz diyecek, ondan sonra da bir çözüm aramayacaksınız! Sınır ötesi harekâtla, 250 insanın öldürülmesiyle, bu sorunun çözülebileceğini kimse söylemiyor. Müstakbel Genelkurmay başkanı diyor ki: “Dağa çıkışı engellemek lazım.” Burada gerilla mı, terörist mi, hain mi ne derseniz deyin ama 30 bin insan öldükten sonra insanlar yeniden dağa çıkabiliyorsa, o takdirde bunu sınır ötesi harekâtla çözmek mümkün değildir. Paradoksal bir durumda yaşıyoruz. O da şu: Artık bu iş bitti. Yani Kürt meselesinde bir çözüm olacak. Peki, nasıl olacak ve kim çözecek? Bu yok. Bir zemin ve program da yok. Ama herkes bundan söz ediyor. İnkârın para etmediği görüldü. Tarihte hiçbir şekilde bu tür olaylarda (sistem içi veya dışı olabilir, bunlar tamamıyla farklı şeylerdir) inkâr bir çözüm olmaz; bizim yaşadığımız toplumda siyasal İslam ve Kürt sorununda da bir çözüm olmadı. Bu tarihsel bir şeydir. Tarihsel bir şey olduğu takdirde siyasi mücadelenin ürünüdür. Çözüme yönelik olarak (kendisi Kürt değil, geleneği itibariyle soldan da gelmiyor) Avni Özgürel; en radikal talepleri dile getiriyor: Abdullah Öcalan ile görüşün. İş buraya gelmişse bir dönemin kapandığını söyleyebiliriz. Tünele girildi ama ışık görülmüyor. Işık görülmesi için egemenlerin, devletin, hükümetin bir programının olması gerekir. Böyle bir şey yok. Zamana bırakıp yorarak, bir tür pazarlık mevzusu haline getiriyorlar. “Bekâra karı boşamak kolay” diyor Tayyip Erdoğan. »Çözüme yönelik siyasi bir irade ipuçları var mı? Bu toplumda ezilenler, emekçiler açısından makul çözüm şu an için nedir ona bakmak gerekir. Bir pişmanlık yasası, galibiyet, mağlubiyet zıtlaşmasıyla değil, yeni bir sözleşme, yeni bir akit çerçevesinde, içerdekinin dışarı çıkması, dağdakinin düze indirilmesi gerekir. Deniz Baykal bir ara, bu olaylar olurken hem Irak’taki Kürt yönetimi konusunda olsun hem genel olarak sosyal politikalar konusunda inanılmaz bir dönüş yaptı. Fakat sınır ötesi harekât bittikten sonra, söyledikleri 180 derece farklı. Üstelik kendi milletvekilleri Şükrü Elekdağ, harekât başladığı zaman “bu harekât 8-9 günde bitirilir” dedi. Demek ki birbirlerinden haberleri yoktu. Ben bu konuda CHP ve MHP’nin (bizim için uygun olması meselesi değil kendi içinde) tutarlı bir politikası olduğu kanısında değilim. Muhalefet yapıyorlar, tıpkı türban meselesinde olduğu gibi. Şimdi de bundan nemalanmak istiyorlar. AKP’nin de işine yarıyor. Yapacağı ve yapmak zorunda olduğu bir şey varsa, rahatlıkla erteliyor ve bahane buluyor. »Sözünü ettiğimiz yazınızda “İçeridekiler ve dağdakiler için başka bir hayat kurmaları sağlanmalı”dan neyi kast ediyorsunuz? İlk iş, generallerle yapılan mülakatı alacaksınız, neyi hata diye niteliyorlarsa, bunları gidereceksiniz. Mesela biri “hata yaptık, memurlar onların lisanından konuşmalıydı” diyor. Memurun içinde subaylar da var herhalde. Eğer memur kullanacaksa, oradaki vatandaş da kullanmalı, özetle o bölgenin dili kabul edilmeli. Sadece okullarda değil, resmi hayatta da kullanılmalı. Generaller ne diyor: “Yoksulluk ve işsizlik batıya göre daha fazla ondan böyle oluyor.” O zaman gidersinler. Programa hiç gerek yok. Generaller ne diyorsa yazsınlar bir program çıkar. Dağa çıkmak, demek ki bir kışkırtmanın ürünü olmayıp toplumsal ve kimlik sorunlarıyla yüzleşmenin bir tarzıdır. Tahrik aramak yerine daha somut, gerçek bir zeminden hareket etmekte yarar var. Bunları yan yana getirdiğiniz takdirde yurttaşlık hakları diyebileceğimiz hakların Kürtlere tanınması bir başlangıç noktası olabilir. Ama her şeyi sıfırdan eşitleyemezsiniz. Geçmiş haksızlıkları, eşitsizlikleri, kabul ederek şimdi yeni bir sayfa açıyoruz ve sıfırdan başlıyoruz diye yola çıkılması mümkün değildir. Bu eşitsizliklerin giderilmesi gerekir. Yoksa oturup da AKP ve Genelkurmay’dan sosyal adalet, demokrasi bekleyecek halimiz yok. Ama asgari olarak bu hakların tanınması gerekir. »‘Âkil insanlar topluluğu’ önerisine ne diyorsun? ‘Âkil adamlar’ dediklerinizi hangi merci seçecek, neye göre belirlenecek, anlaşılır değil. Yapılmış bir seçim var, DTP var. Devlet ricali Abdullah Öcalan ile görüşecekse görüşür. Zaten Abdullah Öcalan da diyor ki bazıları gelip görüştü. Bu kapalı kapılar ardındaki bir hikâyedir. Bunu eğer demokratik bir şekilde çözmek istiyorlarsa, Meclis’te Kürt milletvekillerinin oluşturduğu bir siyasi grup var. Eğer gerçekten bir çözüm isteniyorsa, DTP ile masaya oturulur. DTP kendi önceliklerini nasıl şekillendirir, yani bu temsil hakkını nasıl kullanır, o DTP’nin bileceği bir iştir. DTP’nin söylediği Abdullah Öcalan’ın dediğine mi, ABD’nin dediğine mi yoksa Genelkurmay’ın dediğine mi benzer o kendi hakkıdır. »Müslüman kardeşlikle, yeni Osmanlıcılık ekseninde çözüm önerilerine ne diyorsunuz? Irak Kürdistan’ı Irak’ın bir parçasıdır. Arap dünyasında Nasır’ın döneminde bile Irak’ta çok güçlü bir Iraklı olma bilinci vardı. Kürt bölgesini oradan koparıp Osmanlı’ya dahil etmek, Türkiye’ye dahil etmek, bütün bunlar Türkiye’nin tek başına becereceği işler değil. Bunlar için mutlaka emperyal güçlerden birtakım yönlendirmeler olması gerekir. Bunlar üzerine uğraşmak yerine, öncelikle bizi ilgilendirecek olan aşağıdan ezilenlerin, emekçilerin bütün bu emperyal politikalar karşısında bir politika üretme ve uzun vadede halkların çıkarlarını koruyacakları bir mücadele yürütebilme kapasitesidir. Şu anda Irak Kürdistanı’nda peşmergeler-ordu ve yoksulluk var. Orada da işçiler, siyasi sorunlar var. Bütün bunları battaniyeyle örtmek mümkün değildir. Bu bir tür ‘ilhak’ projeleri, Özal dönemiyle başladı. Dünyanın beş-altı büyük petrol şirketi burada. Onlar acaba ne söyleyecekler? Bunlar hamasi şeylerdir. »Savaş karşıtı hareket, Irak’a operasyon karşısında niçin etkili ses çıkaramıyor? Nihayetinde Irak sınırlarından ABD sorumlu. ABD izin vermeseydi böyle olmazdı. Irak işgal edildiği zaman ulusal hareket buna karşı çıkmadı. Buradan bölgeye bir demokrasi beklentisi içine girdi. Bu büyük bir yanılgıydı ve faturasını hep beraber çekiyoruz. Sınır ötesi hava harekâtı çok ciddi bir göstergeydi, Galatasaray Meydanı’nda toplasanız 50 kişi vardı. Ancak kara harekâtı başladığında hiçbir tepki olmadı. 2003 yılında 1 Mart tezkeresi sırasında ilk kez çok büyük bir gösteri yapıldı Ankara’da. Çok çeşitli güçler yan yana gelmişti. Bugün bu güçleri yeniden yan yana getirebilecek motivasyondan yoksunlar. Ama savaş karşıtı hareket de kendini bağımsız olarak inşa edip, her türlü savaşa karşı bir gösteri yapabilecek güçte olmadığını gösterdi. Politik olarak bir refleks gösteremedi. Bu özeleştiriyi de yapmak lazım. Kürtler de Irak’ın bombalanmasına karşı çıkmamışlardı. Biz de kendi inandırıcılığımızı kaybettik, hiçbir şey bahane olmaz. Her iki tarafın da bir inandırıcılık bunalımı söz konusudur. Dünyada savaş karşıtı hareketler büyük bir ivme kaybetti. Dünyanın bazı yerlerinde savaş karşıtı hareketler zayıfladı ama buna karşı siyasi partiler ön plana çıkmaya başladı. Savaş karşıtı hareketi propagandif olarak abartarak uzun soluklu bir hareket haline getirmek mümkün olmaz. Savaş karşıtı hareketi besleyecek başka hareketler de Türkiye’de geliştirilemedi. »Yazınızda “çözüm için cambaza gerek yok” diyorsunuz. Burada kast ettiğiniz nedir, çözüm bu anlamda nereden geçiyor? Tabii ki gündelik/acil çözümü düşünürken, tarihsel olarak Ortadoğu’da yaşayan halkların ortak kurtuluşunu gözden ırak tutmamak gerekir. Benim cambaza gerek yok derken kastettiğim, muhatap göstermekten sakınarak, sorunu çözümsüzlüğe mahkûm etmek yerine, açık bir şekilde DTP’yi muhatap olarak görmektir. Eleştiri ve değerlendirmeleri herkes yapabilir. Ama çözüm istiyorsak, somut bir seçenek göstermek gerek. Bu 530’a 20 meselesi değildir. Yoksa siz bu Meclis’te yüzde 5 bile değilsiniz diye masaya oturulduğunda sonuç baştan bellidir. Güç ilişkilerinin eşit olmadığını da unutmamak gerekir. |
Yazın Yayıncılık'dan
Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." - Jean-Marie Vincent

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."






Aşağıdaki mülakat 30 Mart 2008 tarihinde Birgün gazetesinde yayınlandı. Bugün halen güncelliğini koruduğu için gündemdeki tartışmalara ışık tutması amacıyla sitemizde tekrar yayınlıyoruz. 
