|
Hrant’ı herkes kendi meşrebince anacaktır. Farklı dostluk ve ilişkiler içinde, hele hele kendisi bir siyasal vasiyetname bırakmamışken, herkesten tek tip bir anma beklemek anlamsız olur. Şehitlerle (martyr’lerle) yaşayanlar arasındaki ilişki, kendine acımadan esinlenmeye, tevekkülden direnmeye, teslimiyetten yitirilenden eksik kalanı tamamlamaya uzanabilir. Hrant’ı gayri adil ve hatta gayri insani bir dünyada yaşanası bir umudu yeşertmeye çalışan insanlardan biri olarak hatırlayanların öncelikle yapmaları gereken, onu unutmamak ve unutturmamaktır. Bu belleği sürekli kılmak ise bir cinayetin anatomisinin veya hukuki düzeyin çok ötesine uzanır.
Her dönem kendine uygun insanları bulamazsa, onları yaratırmış. Hrant’ın katledilmesini büyük felaketin bir devamı olarak görmekte önemli bir gerçeklik payı vardır; biri olmasa onun yerine bir başka katil peydahlanabilir-peylenebilirdi.
En yukarıdan kıyılara kadar meseleyi münferit addeden zihniyet, aslında cinayeti aleladeleştirerek onun tarihselleşmesini engellemeye çalışmaktadır. Sıradan milliyetçiliğin tezgahları ille de derin devlet komploları gerektirmez, “vatandaş” her daim göreve hazırdır, yeter ki onun yolu açılsın!
Hrant’ın mirası ya da geçmişin yeniden açılması
Hrant’ın yazı avadanlığı sanki rahatlıkla çözülebilecek gündelik meselelerden oluşuyor gibi gelirdi birçoğuna... Birtakım yasal değişiklikler, farklılıkların tanınması, Türkiye-Ermenistan sınırının açılması, ne kadar azınlık olduğu şüpheli engellileri nasıl anlayabileceğimiz, gasbedilen vakıf mallarının iadesi... Bütün bu “somut”, “gündelik” sorunları alabildiğine çoğaltmak mümkün, ancak bütün bunları derlediğinizde karşınıza çıkacak olan tablo, hiç de gündelik olmayan, geçmişi ve geleceği kendinde birleştiren bir şimdiki zamanda tarihin sorgulanışı, burada kalmayarak her türlü egemenlik ilişkisinden azade bir dünyanın tahayyülüyle birlikte bu sorgulanışın sürdürülmesidir. Hrant, geçmişin bir kaçınılmazlığın ürünü olmadığını, resmi tarihi yazan galebe çalanların değil, felaketlere maruz kalanların tarihi yeniden canladırmasıyla insanlığın gerçek tarihinin başlayacağını çok genç yaşlarından beri biliyordu.
Sıradan gündelik bir olayın değerlendirilmesinde, örneğin Avrupa Birliği ile ilişkiler konusunda bunu açıkça görmek mümkün değildir, ama şimdiki zamana daha kapsamlı baktığı anda yalnızca aşağıdan, bu köhne dünyanın dışladığı kesimlerden gelenlerin ancak ve ancak bir özgürleşim sağlayabileceğini bildiği için dışardan ve yukardan dayatmalar, sözde çözümler yerine somut insanlara sesleniyordu. Ardındaki yürüyüşün bir insanlık çığlığı, bir çağrı olarak tarihe seslenmesinin ardında yatan da buydu.
İdrak, felaket ve insanlık
Hrant’ı hedef tahtası yapan basit bir klinik olay değil, toplumsal olarak sıradanlaşan ve kitleselleşen milliyetçiliğin böylesi menfur bir cinayeti tahrik ve teşvik etmese bile mümkün kılabilmesidir. Onları zıvanadan çıkaran Hrant’ın tarihi güncelleştirmesidir. Bundan kast edilen Ermeni soykırımı dahil olmak üzere birtakım vakaların kabulü veya reddi değil, geçmişin felaketlerinin “idraki”nin bu felaketlerin yeniden ve yeniden üretilmesinin önüne geçmekte önemli bir merhale oluşudur. Kabul veya red değil de “idrak” sözcüğünün altını kalın kalın çizmesi, onun gündelik olanla o kadar haşır neşir iken bile esas olarak geçmiş ve geleceği buluşturmanın yollarını arşınladığını göstermektedir.
Hrant’ın yaşadığı toplumda açtığı tartışma, önceden tasarlanmış, kurgulanmış değildi; gelgitlerle adım adım kendini şekillendiren, tamamlanmamış bu tartışmanın başka alanlardaki tartışmalarla kavuşma imkanı bulamaması, kendisi için de başkaları için de büyük bir eksiklik olmuştur.
Meselenin ne olduğu üzerine kafa yoracak olanlar Agos koleksiyonunda veya günlük gazetelerde yazdıklarında dört dörtlük programatik bir yaklaşım yerine ancak birtakım ipuçları bulabileceklerdir. Bu ipuçlarından hareketle oluşturulacak güzergâh bir kavşağa varacaktır. Kavşağın vazgeçilmez unsuru onun son yazılarında, yani güvercinin tedirginleştiği anda bir kez daha öne çıkan yokedilmeye çalışılan atalarının anılarıdır. Bu onun için insanlığın hem idrak etmesi hem uzaklaşması gereken büyük felakettir. Ancak bu yenilgi insanlığın diğer yenilgilerini anlamada bir anahtar işlevi de görür.
Yenilgi sanıldığının aksine tekralanan bir ağıdın girdabına sürüklemez insanı. Yenilginin kendisi barbarlığa karşı umutlu mücadelelerin türküsüdür de. Cesaret ve mizah bu türkünün mısralarında sürekli dolaşmaktadır. Hrant’ı vurulduğu anda değil hayatına anlam veren işleri yaparken, coşku ile tartışırken, balık tutarken, türkü söylerken ve en çok da bütün mütevazılığı ile insanlık hallerini dert edinirken hatırlayacağız. Sevgili Can Yücel yaşasaydı ona da bir şiir yazacağından emin olacağız... Keyifli anlarımızda sofrada, sohbette ona da bir yer ayıracağız... Hüzünleneceğiz ama onun açmaya çalıştığı pencereden süzülen ışığı büyütmeye çalıştıkça onun da bizle olacağını bileceğiz. Bu köhne dünyanın duvarında bir gedik açtığını artık dost da düşman da biliyor... Onun için Hrant’ı azizleştirerek ondan kurtulmanın yollarını da arayacaklar. Oysa onu hâlâ yaşatan gençlik hülyalarıdır...
|