Makaleler
| SÜREKLİ DEVRİM BİLDİRGESİ - Temmuz 1978 |
|
|
|
|
ÇIKARKEN 1917 Ekim proleter devriminin tüm dünya halklarının kurtuluşu için bir esin kaynağı olduğu Milli Mücadele yıllarında, işgal İstanbul’unda Aydınlık çevresinde kısmi bir aydın hareketi, Anadolu'da çeteler ve Meclis içindeki muhaliflerle iç içe Yeşil Ordu ile başlayan ve giderek Üçüncü Enternasyonal'in 21 maddesini kabul eden THİF hareketi ve Mustafa Suphi'nin Bakü'de kurduğu TKP'den oluşan sol hareket, aralarındaki tüm bireysel ilintilere rağmen henüz gerçek bir bütünlük arz etmiyordu. 1921 yılı başında Ankara'da resmi ordunun savaş gücünü kesin olarak kazanmasıyla birlikte, Yunanlılara karşı mücadele öncesinde a) Çetelerin temizlenmesi, b) Meclis içi solun sindirilmesi, c) Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi ile merkezi otoritenin doğrudan çevresinden, mücadele içinde gelişme eğilimi gösterebilecek olan hareketler yok edilmiştir. Bundan sonra sol hareket esas olarak yalnızca İstanbul'da varlığını sürdürmüştür. Bu hareketin genel karakteri Bolşevik bir yönelişten ziyade önderliğinin yapısına uygun olarak meşruiyet peşinde koşmadır. Toplumsal yaşamda etkinliği olmayan hareket Stalinist pratiğin ancak silik bir gölgesi olabilmiştir, o da lafzen. Ne dünyadaki bir dizi Stalinist benzerleri gibi işçi sınıfını burjuvaziye teslim edebilecek ne de işçi sınıfını müttefiklerinden tecrit edip maceracı tavırlar takınabilecek kadar işçi sınıfı içinde tabanları vardı. Bu bakımdan geçmişin değerlendirilmesinde Menşevik sıfatı bile, Menşeviklerin işçi sınıfının örgütlenmesinde belli bir yeri oldukları göz önüne alındığında, uyumsuz kaçmaktadır. Lenin'den sonra Komintern'in ulusal Komünist partilerini SSCB'nin birer sınır bekçisi haline dönüştürmesi birçok ülkede devrimin gerilemesine yol açarken Türkiye'de ancak bazı sürtüşmelerden söz edilebilir. Kremlin bürokrasisi sınır bölgesinde bağımsız devrimci bir proleter hareketin gelişmesinde kendi çıkarları açısından bir yarar görmediği için TKP ömrü boyunca varoluş mücadelesini hukuki alanla sınırlamıştır. Bu da ideolojik olarak onun Kemalizmle, resmi ideoloji ile çok yakın ilişkiler içinde bulunmasına yol açmıştır. Böylece 'sol' CHP'nin daha solu olarak kalmıştır. Sözü edilen, her alanda karanlık bir geçmiştir. Ne bir örgütsel başarı, ne teorik bir yaklaşımda özgünlük! Türkiye komünist hareketi hem dünya devrimci pratiğinin/teorisinin hem de en gerisinden revizyonizmin dışında kalmıştır. 1970'li yılların eşiğine kadar geçmişin mirasını paylaşamayan “eskiler”in ayrılığı proletaryanın bağımsız devrimci hareketini örgütleme ve yönlendirme konularında değil, mücadele yöntemi olarak cuntacılıkla parlamentarizm, sınıfların mevzilenmesinde Menşevizmle uvriyerizm-popülizm arasında harmanlanmaktaydı. Küba devrimi, Che'nin yaşamı ve yazıları, 1968 yılında devrimci hareketin dünya çapında çeşitli düzeylerde yeni boyutlar kazanması, Çin-Sovyet çatışması ve SSCB'nin Çekoslovakya'yı işgali gibi “sosyalist” hareketin görüntüsel birliğinin parçalanması genç devrimci kadrolarda dünya çapında aktif bir devrimci anlayışın gelişmesine yol açtı. Bu anlayış reformizmden kopuş süreci geleneksel solun da tarihin çöplüğüne atılmasını gerektiriyordu. Çok daha dar bir zamanda ve tarihsel olarak çok daha elverişsiz koşullarda aynı süreç Türkiye'de henüz oluşum evresinde kesikliğe uğradı. İdeolojik ayak bağları oldukça güç çözülüyordu ve tarih geçmişin günahlarını genç kuşaklardan çıkardı. Mücadele anlayışında aktif bir tavra girerken hayali bir ittifakın, Menşevik sınıf tahlillerinin ve Leninist örgütlenme teorisinin kavranamayışının sonucu, 50 yıllık “geçmişin” bedelini genç devrimciler hayatlarıyla ödediler. Devrimci Marksist hareketin bu gelenekle bağı tarihsel olarak Sovyet Devriminin yozlaşması tehlikesinin belirmesinden bu yana idamlar, cinayetler ve ihanetlerle örülmüştür. Sorun, basit bir değerlendirme ayrılığı değildir; söz konusu olan, sınıf mücadelesinde birarada bulunması tarihsel olarak mümkün olmayan devrimci Marksizmle bürokratik gericilik arasındaki tarihsel uyuşmazlıktır. Devrimci Marksistler, sınıfın doğrudan yaşadığı tüm deneylerin (başarılı ya da başarısız) tarihsel mirasçısı olurken, sınıfın üzerine bir karabasan gibi çöktürülen her türlü mezar kazıcılığına karşı mücadelenin en ön safında bulunurlar. Şunu da belirtelim ki, köhne geçmişle yerel anlaşmazlığımız değildir söz konusu olan. Biz bu pratiğin dünya çapındaki varlığına karşı devrimci seçeneği temsil ederek Avrupa Komünizminden Üçüncü Dünyacılığa, Komintern'in ikinci ve üçüncü dönem politikalarına, İkinci Dünya Savaşı arifesinde Nazi Almanyası ile ittifakı haklı göstermeğe çalışan özürcülüğe, içi boş ilericilik, yurtseverlik ve milliyetçilik gibi son tahlilde sistemi iyileştirmeye yarayan eğilimlere karşı dünya devriminin tarihsel çıkarlarını, bulunduğu mücadele alanında temsil eden tüm devrimcilere, “mazur” bir geçmişe sığınmayı değil devrimci bir geleceği inşa etme çağrısında bulunuyoruz. Bu yolda Marksizme bulaştırılmak istenen her türlü resmi ideolojiye karşı ulusal ve uluslararası düzeyde mücadele, proletaryanın bağımsız hareketinin örgütlenmesini yönlendirecek Leninist bir önderliğin oluşmasını sağlayacaktır. Bu önderlik, proletaryanın, ezilen kesimlerle tarihsel ittifakını fiili bir ittifaka dönüştürerek, programını proletarya diktatörlüğü kitlelerin doğrudan örgütlenmeleri, mücadeleleri içinde sınayarak geliştirecek ve proleter devrimi ile ona en gelişkin ifadesini verecektir. Burjuvazinin toplumun tümü adına hareket etmekten aciz olduğu Türkiye'de demokratik sorunların çözümüne aday tek sınıf proletarya ve onun devrimci iktidarıdır. Geniş köylü ve emekçi yığınları desteğine alan proletaryanın bu iktidarı, İşçi-Köylü Sovyetleri temeli üzerinde yükselen işçi-köylü hükümeti aracılığıyla yürütülecektir. Ama bu işçi köylü hükümeti, temel demokratik sorunların çözümünü ancak sosyalist sorunların çözümüne hızla el atarak gerçekleştirebilir. Bu anlamda demokratik devrim, proletaryanın devrimci iktidarı altında sosyalist devrime dönüşerek SÜREKLİ bir nitelik kazanır. Ulusal devrimimiz dünya devriminin ancak bir parçasıdır. Ulusal sınırlar içinde kurulan işçi devleti, kapitalizmin bir dünya sistemi haline geldiği emperyalist çağda, sosyalizmi, ancak dünya devrimini geliştirerek kurabilir. Ulusal sınırlar içinde başlayan devrim uluslararası arenada tamamlanır ve bir dünya sistemi olarak kapitalizmin yerini, bir dünya sistemi olarak sosyalizm alır. ÇAĞIMIZDA DEVRİMCİ HAREKETİN SEYRİNE ÖZET BİR BAKIŞ VE DÜNYA DEVRİMİNİN ÜÇ ALANI 1905'te Troçki'nin sürekli devrim teorisinde, işçi sınıfının tarihsel olarak burjuvaziye ait görevleri yerine getirmek zorunda kalacağım ve 1914'te Lenin'in emperyalizm teorisinde, emperyalist zincirin en zayıf halkasından kopacağını ortaya koyması, iki ustanın eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının ana sonucunu kavradıklarını gösteriyordu. Yani, geçmişte ortaya konan formülasyonların tersine, proletarya, bir bütün olarak dünya kapitalist sisteminin çelişkileri sonucunda önce geri bir ülkede iktidara gelebilirdi. Her ikisi de böylesi bir zaferin başlıca kapitalist ülkelerdeki sosyalist devrimin zaferine ancak bir başlangıç olacağı ve nihai sonucu kolaylaştıracak bir araç olduğu görüşündeydiler. Ama devrim daha dolaylı bir yol izledi. Liderliğin ihanetine uğrayan 1918-21 Alman ve Orta Avrupa devrimlerinin yenilgisi, ilk muzaffer devrimi geri Rusya'da tecrit ederek Sovyet devletinin ve Komintern'in bürokratik yozlaşmasına yolu açtı. Stalinist bürokrasinin sıkı denetimi altına giren Komintern, dünya devriminin bir aracı olmaktan çıkıp Kremlin'in elinde diplomatik manevra aracı haline geldi. İkinci savaş sonunda sosyal demokrat ve Stalinist sınıf uzlaşmacı politikalar batı emperyalizminin de çabaları eşliğinde sosyalizmin zaferinin nesnel olarak olası ve yakın olduğu birkaç emperyalist ülkede kapitalist ekonominin ve burjuva devletin stabilizasyonuna yol açtı. 1919-23 ve 1943-48 gibi başlıca iki devrimci dalganın başarısızlıkla sonuçlanması dünya devriminin başlıca merkezini bir süre sömürge dünyaya kaydırdı. Bu, ne emperyalist ülkelerde nesnel koşulların olgunlaşmamışlığından ne de bu ülkelerdeki proletaryada devrimci enerji eksikliğindendi. 1917'den sonra bir dizi emperyalist ülkede proletarya hareketleri kapitalizmin yıkılmasını nesnel olarak olanak dahiline soktu. (1918-20'de Almanya, Orta Avrupa; 1919-21 İtalya; 1923 Almanya; 1926 İngiltere; 1931-37 İspanya; 1935-37 Fransa; 1943-48 Fransa, vb.) Bütün bu devrimci durumlarda resmi liderliğin ihaneti kesin rol oynamıştır. Sömürge ve Yarı Sömürge Ülkelerde Sürekli Devrim Devrim için “olgunlaşmış ve olgunlaşmamış” ülke sorununun ortadan kalktığı proleter devrimleri çağında, dünya devriminin üç ana gücü olan sömürge devrimi, yozlaşmış veya deforme işçi devletlerinde politik devrim ve emperyalist ülkelerde proleter devrimi, diyalektik bir birlik oluşturur. Emperyalist ülkelerde proleter devrimin gecikmesi, sömürge devriminin hızla sosyalist yolu tutmasında yavaşlatıcı rol oynarken, SSCB'de de politik devrimin olgunlaşmasının gecikmesine neden olmakta; öte yandan sömürge devriminin başarılan da emperyalist ülkeler proletaryasının bu gecikmeyi aşmasına katkıda bulunmaktadır. Sömürge ülkelerde sürekli devrim sürecinin nesnel şartları, esas olarak sömürge burjuvazisinin ve küçük burjuva ulusalcı liderliklerin ekonomik ve kültürel atılımın yarattığı temel sorunları, kapitalist üretim tarzı içinde çözemeyişlerine dayanır. Öznel şartlar ise, sömürge kitlelerin genel olarak ulusal bağımsızlığın kazanılmasını yüksek bir maddi ve kültürel yaşam düzeyinin kazanılmasından ayırmaları gerçeğinde bulur. Bu, UZUN VADEDE, sosyalist devrimin zaferi olmaksızın bu ülkelerde, sosyal, ekonomik veya politik stabilizasyonun olanaklı olmadığını gösterir. Ancak özgül bazı şartların bir araya gelmesiyle GEÇİCİ politik stabilizasyonların (Peron, Nasır dönemi, vb.) varolabildiği de unutulmamalıdır. Özellikle sanayi proletaryasının olmak üzere proletaryanın ağırlığı birçok yarı sömürge ülkede artmaktadır; yarı sömürge ve bağımlı sanayileşme, kitlesel işsizliğin ve gecekonduların sefaletini pek azaltmamıştır. Proletaryanın yalnızca yabancı kapitalistlerle değil “ulusal” kapitalistler ve hükümetlerle de çatışkısı artmaktadır. Azgelişmiş bir toplumun ve ekonominin sorunlarını çözmekteki yeteneksizlikleri, emperyalizmle sürdürdükleri bağlar ile birlikte hükümetleri, sanayileşmenin yükünü kitlelere sırtlamayı zorlamaktadır. Enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, konut ve temel kamu hizmetleri sorunu, okuryazarlıkta düşüklük, yaşam standardında düşme olmasa da durgunluk, özgürlüklerin baskı altına alınması, ücret dondurmaları, grevlerin yasaklanması gibi sorunlar, işçi ve yoksul köylülerin karşılaştığı sorunlar olarak kalmaktadır İkinci savaş sonrasında hızlanan sömürge devrimi, Küba devriminin zaferinden bu yana birçok yenilgiyle karşılaşmıştır. Bu yenilgilerde olumsuz olarak doğrulanan (ve Çin, Küba, Vietnam zaferlerinde olumlu olarak doğrulanan) şey, sürekli devrim teorisinin doğru temel varsayımlarıdır: Yani sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde işçilerin ve köylülerin devrimci kitle yükselişinin baskısı altında bu ülkelerde burjuva devlet aygıtı ve ordusuyla kütle halinde karşı devrimin saflarına geçmeye zorlanır. Proletaryayı, “ulusal” burjuvaziye, onun siyasi önderliğinde, burjuva devlet aygıtına ve ordusuna bağlayan her hareket proletaryayı zorunlu olarak silahsızlandırır. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde sınıflar arası “popülist” siyasi ideoloji ve programlara karşı kent ve kır proletaryasının siyasi ve örgütsel bağımsızlığı için mücadele önemli bir görev olarak durmaktadır. Emperyalist Ülkelerde Proleter Devrimi İkinci savaş sonrasında kapitalizmin stabilizasyonu ve devrimci dalganın sömürge ve yarı sömürge ülkelere kayması, emperyalist ülkelerde proleter devrimine ilişkin revizyonist ve yenilgici görüşlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Batı proletaryasının tarihsel görevini yerine getiremeyeceği hatalı varsayımı üzerine kurulu bu anlayışlardan Fanon ve Lin Piao'nun, sömürge devriminin genelleşmiş zaferinin emperyalist ülkeler proletaryasını yeni bir kalkışa götürecek gerekli ve muhtemel bir ön şart olduğu yolundaki “üçüncü dünyacı” kavramı ve “sosyalist” ülkelerin, emperyalist ülkelerdeki refah düzeyini geçmeleri noktasında ısrar eden tek ülkede sosyalizm teorisinin Kruşçevci “iki dünya kampı” çeşitlemesini sayabiliriz. Ancak, batı ülkelerindeki işçi sınıfının savaşkan ruhu, İtalyan, Fransız, İspanyol, İngiliz ve hatta Federal Alman işçilerinin 1968 ile başlayan bir dizi işgal, genel grev, siyasi grev dalgasıyla yeniden ortaya konmuş ve giderek antikapitalist bir karakter kazanan talepleri, bağımsız mücadele örgütlerine doğru içgüdüsel atılımı ile Avrupa'daki işçi mücadelesinin anlamı açıkça belirmiştir. 1940'lar ve 1950'lerde batı işçi sınıfının sınıf bilinci üzerinde geçmiş yenilgilerin uzun dönemli etkileri kazınmıştır. Ama 1960'ların sonuna doğru üretici güçlerin gelişmesi, işçi sınıfının kültürel düzeyinin yükselmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin derinleşen krizi, Küba ve Vietnam devrimlerinin öznel yan ürünleriyle Stalinizmin büyüyen uluslararası krizinin birleşik sonucunda, yeni bir öncü ve onun çekirdeği olarak da yeni bir proleter devrimcileri kuşağı oluştu. Bu yeni kuşak, batı proletaryasını sonunda iktidar zaptına götürecek olan yeni Leninist örgütleri kurma yoluna girdi. Emperyalist ülkeler içinde işçi mücadelesinin benzer boyutlar göstermediği tek ülke ABD olarak kalmaktadır. ABD işçi sınıfının bu uzun süreli görece “sessizliği”, savaş sonrası dönemde kuzey Amerika kapitalizminin görülmedik stabilizasyonu sonunda işçilerin yaşam standardında devamlı bir yükselme sağlayabilmesinden kaynaklanmaktadır. Üretkenlik üstünlüğünü Federal Almanya ve Japonya'ya kaptırmasıyla, ABD emperyalizmi giderek bu yüksek yaşam standardını da sağlayamamakta ve sosyal harcamaları kısmaktadır. Gerçek ücretlerde yıllardan beri bir durgunluk söz konusudur. Enflasyon ve işsizlik ABD toplumunu sarsmaktadır. Özellikle gençlik içinde, zencilerde ve Latin işçiler arasında radikalleşme olmaktadır. Önümüzdeki dönemin, derinleşen bunalım ortamında, ABD toplumunda bu eğilimlere karsı işçi mücadelesinin etrafında yoğunlaşan bir kitle hareketleri dönemi olarak ortaya çıkması oldukça muhtemeldir. Bürokratlaşmış İsçi Devletlerinde Politik Devrim 1960'lardan bu yana SSCB ekonomisi devamlı bir kriz içindedir. Tarım sektöründe üretkenlik düzeyi düşük kalmaya devam etmektedir. Bu sürekli kriz, ağır sanayinin büyüme hızındaki düşüşte, yatırımlardaki krizde ve üretkenlikteki yetersiz büyümede yansımaktadır. Sovyet ekonomisinin krizi, eksik üretim olarak devam etmektedir. Yüksek derecede sanayileşmiş bir ülkede giderek karmaşıklaşan bir planlı ekonomiyi demokratik ve merkezi bir yönetim (işçilerin başlıca kararları verip kendi denetimleri altında uygulamaya soktukları) sistemi olmaksızın yürütmenin olanaksızlığı, “halk demokrasileri”nin ve SSCB'nin ekonomik güçlüklerinin merkezi noktasıdır. Yönetim tekelinin ayrıcalıklı bir bürokratik tabakada olması, muazzam israfa ve ekonomik gelişmede dengesizliklere yol açarken kitlelerin yaşam standardını da tehdit etmektedir. Bu durumda her reform denemesi iki tür çelişkiyi ortaya koymaktadır: Birincisi, pazar yasalarını güçlendirmeyi temel alan, fabrikaları “kârlı” hale getirmeyi amaçlayan her çaba, merkezi sonuçları olarak, işçi sınıfının iş güvenliğine ve yaşam standardına saldırıya yönelmiştir; ikincisi ise, bürokrasinin, en azından, desteğini aradığı teknik ve bilim taşıyıcı aydınlara reformların getirdiği politik liberalleşmeye bağlantılıdır. Bu liberalleşmenin toplumda yankılandığında işçi demokrasisi taleplerine de yol açabileceğini Çekoslovakya örneği göstermiştir. Ama bürokrasi, entelektüellerin muhalefetini işçilere bulaştırmamak için elinden geleni de yapmaktadır. Uluslararası devrimin yenilgisi ile ilk işçi devletinin yalıtılması ve Rusya'nın geriliğinden ötürü Sovyet kitlelerinin düşük yaşam standardı 1923'ten sonra Sovyet kitlelerini politik pasifliğe itmiştir. İkinci savaş sonrasında SSCB'nin ikinci büyük sanayi gücü olmasıyla birlikte ekonomik talepler artmış, emperyalist saldırı tehlikesini bürokrasi, muhalif sesleri bastırmak için ustaca kullanmıştır. Çin devrimi ve Stalin'in ölümüyle birlikte bir dizi Doğu Avrupa ülkesinde kitle hareketlilikleri, hoşnutsuzlukları dile getiren bir kitle baskısını ortaya koymuştur. SSCB'de kitle baskısı ekonomik ve politik reformlara yol açmışsa da henüz işçi yönetimi ve konseyler yoluyla denetim talepleri ortaya çıkmamıştır. Entelektüellerin hareketleri genel olarak muğlaktır ve daha çok yalnızca sosyalist demokrasiye yönelik taleplere değil, aynı zamanda proletaryanın sınıf çıkarlarına açıkça düşman olan taleplere, bürokrasinin teknokrat kanadının maddi çıkarlarını ifade eden ekonomik “liberalleşme” ve “rasyonelleştirme” taleplerine hizmet eden bir araç da olmaktadır. Çin proletaryası için durum Sovyet proletaryasından daha içi açıcı değildir. Çin sosyalist devrimi, daha başından bürokratik olarak deforme bir işçi devletine yol açmıştır. Çin proletaryası sovyetler yoluyla doğrudan iktidar olmamıştır. Çin proletaryasının politik faaliyeti 1956-57'de Yüz Çiçek Açsın Hareketi ve 1965–68 “Kültür Devrimi” sırasında olmuştur. Çin'de “bürokratik yozlaşma”, emperyalizmle ve yarı sömürge ülkelerde iktidarda olan mülk sahibi sınıflarla sınıf işbirlikçi politika izleme yoluna girişle birlikte kesin bir anlam kazanmaktadır. Çin bürokrasisi dış saldırı ve savaş tehlikesi ile muhalif sesleri bastırmada başarılı olabilmektedir. Ama Çin kitleleri, Stalin dönemi SSCB'deki gibi atomize olup pasifleşmiş değillerdir. Bürokrasinin Maoist hizbinin manevraları, başlangıçta gençliğin ve giderek proletaryanın kitle hareketinin bağımsız dinamiğiyle sınırlanmıştır, Maoist bürokrasinin krizinde Çin kitleleri, SSCB'de Stalinizmin krizinde olmayan bir biçimde, daha doğrudan yer almışlardır. Bu, geleceğe ilişkin beklentilerde iyimser olunacak bir noktadır. Doğu Avrupa ülkeleri ve SSCB'deki ezilen uluslar gözünde Macaristan ve Çekoslovakya örneklerinde olduğu gibi, Kremlin yönetimine açık bir başkaldırının, bizzat Rusya'da benzer bir başkaldırıyla çakışmaması veya ona yol açmaması halinde, çabucak ezileceğine olan yaygın kanı; Sovyet proletaryasında politik perspektif ve bilinç eksikliği; devrimci Marksist işçi sınıfı muhalefetinin örgüt ve kadrolarının ezilmiş olması; SSCB'de işçilerin yaşam standardında yavaş ama uzun dönemli, devamlı yükselişin, politik perspektif yokluğunda “tüketiciliğe” ve hükümetten yalnızca “reformist” taleplere yol açması politik devrimin esas olarak öznel ve politik olan engelleri içinde en önemli olanlarıdır. Dünya devriminin üç bileşeninden dünya çapında sınıf ilişkilerini çok kısa zamanda kökten değiştirecek olanı elbette ki emperyalist ülkelerde sosyalist devrimin gerçekleşmesidir. Avrupa'da sosyalist devrimin zaferi Sovyet ve ABD proletaryasının bilincini harekete geçirecek kaldıraç olma potansiyelini taşımaktadır. Özellikle SSCB’de politik devrimin, patlayıcı çelişkileri bağrında taşıyan ve on yıldan beri resesyonlar içinde topallayan emperyalist ülkelerde sosyalist devrimi önceleyemeyeceği kuvvetli bir ihtimal olarak görünmekteyse de, işçi devletlerinde politik devrimin, sömürge devrimiyle birlikte bizzat emperyalist ülkelerde devrimi hızlandırıcı önemli canlılığını yitirmemektedir. TÜRK BURJUVAZİSİNİN TARİHSEL ÇIKMAZI Ortadoğu'nun “istikrarlı” gelişmesinin İran ve Yunanistan'la birlikte sacayağı olarak görülen Türkiye, ekonomik gelişme bakımından Latin Amerika'daki bir dizi ülkeyi hatırlatan dengesiz ve hızlı bir seyir izlemiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, soğuk savaşın önemli bir yerinde olmasından ve jeopolitik özelliğinden dolayı, bir dizi ülkeden çok daha fazla dış “yardım” alarak, hızla bir iç pazarın bütünleşmesinde gerekli olan unsurları tamamlamıştır. 1960'lı yıllarda ticari kapitalizmin getirdiği sermaye birikimi ve “karma ekonomi” ilkesinin “planlı” olanaklarıyla yeni alanlara atılan Türk burjuvazisi 70'lerde rahatlıkla tekelci olarak adlandırılabilecek bir kesimin egemenliği altına girmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sınırlı sayıda geri ülkenin yaptığı sıçramaya Türkiye biraz geç katılmışsa da ulusal gelirde, sanayinin tarımı aştığı ender ülkeler arasındadır. Sermayenin uluslararasılaşması ve emeğin toplumsallaşmasındaki gelişmeler sonucu, işbölümünün emperyalist niteliği bozulmamakla birlikte, bütünsel olmayan bir sanayileşme Türkiye’de bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu sanayileşme, ülke ekonomisini dünya ekonomisine daha da bütünleştirmektedir. Yatırım mallarının ve ara malların emperyalist ülkelerden ithal edilmesi sonucu ithalat, tarımsal ürünler ve hammaddelerin ihracatı ile karşılanamayacak boyutlara eriştiğinden dış ticaret açığı kronik bir karakter kazanmaktadır. “Yardım”lar, turistik gelirler ve özellikle yabancı ülkelerde çalışan işçilerin getireceği dövizlerle bu açığın kapatılması ancak kısmen mümkündür. Hem ikinci savaş sonrasında Ortadoğu'daki emperyalist politika ile çok yakından ilgili olan “yardım”lar, yumuşamanın gündeme gelmesiyle Ortadoğu'daki güç dengesinin değişmesi ve Türkiye'nin eski önemini nispeten yitirmesi üzerine, önemli oranda sınırlanmıştır. Bu sınırlamadaki etkenlerden biri de dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durum olmuştur. Emperyalist ekonomi bugün bunalımdan çıkmış olmasına rağmen henüz nekahat dönemini aşmış değildir ve Türk kapitalizmi için 1970 öncesi benzeri açık bonolar artık bir hayaldir. Çünkü kapitalist ekonomi henüz o günlerin gelişme dinamiğini yakalamaktan uzaktır. Uluslararası kurumlarla resmiyet kazanan emperyalist talepler daha acımasız olmaktadır. Bir dizi Latin Amerika ülkesi gibi Türk kapitalizmi de dünyanın tüm ekonomik mihraklarına avuç açmıştır. Kapitalist büyümenin zorunlu kıldığı dış ödemeler açığı, enflasyonu hızlandırmaktadır. Türkiye gibi ülkelerde de enflasyon, sermaye birikiminin önemli bir öğesi olmaktadır. Böylece çalışan yığınların ve işçi sınıfının sırtına yüklenen bir ekonomi politikası içinde büyüyen oranlara varan sürekli enflasyon, devalüasyonlarla, bölüşümde büyük patlamalara yol açmaktadır. Dış ödemeler dengesindeki kronik açığının sona ermesi Türkiye için, kapitalist sistem içinde mümkün değildir. Ekonomi ne kadar ferahladığı sanısını uyandırırsa çözümsüzlük o kadar derin olacaktır. Türk kapitalizmi sık sık tekrarlanan aralıklarla krize sürüklenmek durumundadır. Azgelişmiş ülke burjuvazilerinin tümü de sosyo-ekonomik formasyonların farklılığına rağmen ekonomilerinin kronik krizini tarihsel olarak çözümleme olanağından yoksundurlar. Türk burjuvazisi de sınıfının tarihsel çıkmazı ile damgalanmışlar. Hâkim sınıflar arasındaki egemenlik mücadelesinin düzeyi sistem içi rasyonel düzenlemelere dahi fırsat vermemektedir. Tarımın modernizasyonu, tarımsal gelirlerin vergilendirilmesi kırsal kesimde; sanayinin yoğunlaşması, kentlerde küçük burjuvaziyi köklerinden koparıp radikalize edebilir. Siyasal olarak burjuvazi böyle bir tehlikeyi göze alamayacağı gibi bu tür düzenlemeleri, bağlı olduğu uluslararası emperyalist mihraklar dışında karar altına alamaz. Onlar için ise “güven” içinde, “istikrarlı” bir gelişmeye ancak izin verilebilir. Bu açıdan iktisadi olarak rasyonel olan politik olarak rasyonel olmamaktadır, burjuvazi için. Yıllardan beri Türkiye'ye “tarımda uzmanlaşma”yı öneren emperyalist mihrakların, özellikle kırlarda radikalizasyonu hızlandıracak girişimleri desteklemeleri bir yana; burjuvazinin de siyasi ittifakları buna engeldir. Böylece Türk kapitalizminin toplardamarları özellikle kentlerin emekçi yığınlarına doğrultulmuştur. Son iktisadi gelişmelerin özü de, köklü iç düzenlemeler olmadan emperyalist karar mekanizmalarının Türkiye' ye kolay kolay “yardım” da bulunamayacağı merkezindedir. Böylece burjuvazi her zamankinden daha çok bir iç düzenleme peşindedir; yani kapitalist gelişmenin sağlanabilmesi için her zamankinden fazla, emekçi yığınların ve işçi sınıfının sırtına yüklenmek durumundadır. Bu politika en ucuz yoldan ancak sözde sosyal demokrat bir iktidar tarafından sağlanabilirdi ve 1977 Haziran seçiminde uluslararası mihrakların ve yerel burjuvazinin yanı sıra DİSK ve TÜRKİŞ gibi iki büyük işçi konfederasyonunun ve de ilerici bir dizi meslek örgütünün ortak isteği olan CHP iktidarı aradan geçen süre içinde vazgeçilmezliğini kabul ettirdi. Böylece düzen, derinleşen bunalım karşısında yeni umut kapıları açabildi. Bunca zamandır beklenen bir “gecikmiş” CHP iktidarının getirdiği iktisadi tedbirlerin emekçi yığınlara yüklediği faturalar şaşkınlıkla karşılandı ve hiçbir kitlevi tepkiye yol açmadan uygulamaya sokuldu. Teslimiyetçiliğin ve kuyrukçuluğun meyveleri reformizmin ilk gerçek siyasal sınavlarının ürünü olarak toplanmaya başlandı. MC iktidarının ikinci kez kuruluşu, yükselen toplumsal muhalefeti dizginleyemeyeceği kaygısıyla uluslararası mihraklar tarafından da desteklenmiyordu. Siyasal yapının görece özerkliği sonucu kurulabilen MC iktidarı Türkiye'de şimdilik dünyada benzeri pek bulunmayan bir faşist hareketin gelişmesinin, sonucu, kanlı bir tabloyla kendini tarihe geçirirken sendikalarca sadece bir hükümet değişikliği yönünde, doğrudan devlete ya da özel mülkiyete yönelmeden frenlemeye çalışılmıştır. TKP ağırlıklı DİSK döneminde izlenen bu politika işçi sınıfının mücadelesini meşruiyet uğruna reformize etmeye yönelmiş ve kendi adına önemli başarılar sağlamıştır. Devrimci sol hareketle işçi sınıfı arasında varolan kopukluk faşist hareketin gelişmesine ciddi boş alanlar açmaktadır. Önümüzdeki dönem boyunca siyasal iktidarın uluslararası ilişkiler doğrultusunda büyüme hızını düşürerek toplumsal dengeyi sağlama çabaları yanında, faşist hareketin gelişme şansı kitlelerin artan hoşnutsuzluğuna paralel göstereceği radikalizasyonla beraber olacaktır. “Denge” umuduyla sömürülenlerle sömürülenler arasında kurdurulan zımnî ittifakın çözümünde devrimci hareketin göstereceği kararlılık ve çaba, faşist hareketin gelişme dinamiğini tersine çevirmeye başlayabilir. Burjuvazi bir kez daha uluslararası paylaşımda emperyalist karar mekanizmalarının sınırladığı alanı kavramakla karşı karşıya kalmıştır. Toplumsal dengenin yeniden düzenlenmesi ihtiyacının bu kadar sık aralıklarla gündeme gelmesini, engellemenin yollarını burjuvazi bir kez daha ve boşuna aramaktadır. Türk kapitalizmi alışık olduğu hızlı gelişmenin eskisi gibi devam etmemesi halinde sınırlı seçeneklerle ancak hareket edebilir. Bağımlı ekonomisinin yapısı gereği bu seçenekler kimi ideologların sandığı gibi dış pazarlara dönük olamazlar; zira ne Arap parası, Avrupa teknolojisi ile Türk yapımının gerçekleşmesi Türk kapitalizminin bir başına tercih edebileceği bir yoldur ne de Türkiye'nin önüne “ihracat seferberliği” “sihirli” yolu açılabilecektir. Böylece Misak-ı Milli sınırları dahilinde keskinleşmektedir çelişkiler ve ekonomik sorunlar yığınlarca da gittikçe yoğunlaşan sınıf mücadelesi düzeyinde kavranmaya başlanmaktadır. Bu, Türkiye'nin geçmişi ile kıyaslanmayacak radikal olayların arifesinde olduğunu göstermektedir. Böyle bir saptama yığınların düzeni sorgulamanın eşiğine geldiğini de birlikte getirir. Nesnel olarak 1970'li yılların sonları Türkiye'de devrimci hareketin yükselişi için elverişli kitle hareketlerine ortam yaratacak kadar bunalımlarla örülmüştür. İşsizlik gittikçe açık bir hal alırken kapitalist büyümenin, sanayileşmenin tahrik ettiği hızlı kentleşme sonucu konut sorunu giderek küçük burjuvaziyi de genişine kucaklayan boyutlara erişmektedir. Öğrenim hakkının yanı sıra öğrenim özgürlüğünün kronik bir lüks olduğu ülkede toplumsal güvenlik kurumlarının gelişmemiş olması, özellikle kentlerde stabilizasyonu dinamitlemektedir. MC baskılarına, CHP dengeciliğine karşı işçi sınıfı, çalışan yığınlar, ezilen kesimler, faşizasyonun yoğunlaştığı ortamda günbegün genişleyen ve radikalize olan taleplerini Türk kapitalizmine karşı belirtmektedirler. İlk kez bu kadar emperyalist mihrakların doğrudan denetimi hayati bir önem kazanmıştır, kapitalist sistem için. Antiemperyalist mücadelenin antikapitalist mücadele ile iç içeliği, işçi sınıfının öncü kesimleri için gündeme girmiştir. Sürekli devrim perspektifinin teorik bir varsayım değil, hayatın getirdiği nesnel bir zorunluluk olduğu, böylece bir kez daha tarih tarafından ispatlanmıştır. İŞÇİ HAREKETİNİN ŞİMDİKİ DURUMU VE DEVRİMCİ MARKSİSTLERİN GÖREVLERİ İşçi hareketi bugün bir dizi eksiklikler ve olumsuzluklarla belirlenmektedir. Her şeyden önce, işçilerin büyük bir çoğunluğunun bilinci, düzen tarafından belirlenmektedir. Günlük yaşantısı içinde duyduğu hoşnutsuzluklar ve tepkiler, burjuva demokrasisinin sınırları içinde kalmakta ve burjuva ve küçük burjuva reformist çözümler doğrultusunda kanalize edilmektedir. Ülkenin içine sürüklendiği bunalımlarda dahi (1969-70; 1973-74) sınıf mücadelesi bütünsel ve sisteme yönelik bir niteliğe ulaşamamaktadır. Bunun nedeni, işçilerin yeterli politik ilgi ve savaşkanlık ruhu göstermemelerinde değildir. Zira onlar, kendilerinden beklenebilecek en kararlı ve militan tavırlarını koyabilmektedirler. Sorun, onların bu mücadelelerini birleştirebilecek ve kapitalizme karşı bilinçli bir sınıf savaşma dönüştürebilecek yetenekte bir önderliğe sahip olmamalarıdır. Proletarya, yaşam koşullarından ve burjuvazinin saldırılarından derin bir hoşnutsuzluk içindedir. O, sorunlarına acil çözümler getirecek bir önderlik aramaktadır. Eğer bugün işçi sınıfı bunu, kapitalist düzenin sınırları içinde kalan reformlar vaat eden sözde sosyal demokrat bir burjuva partisinde buluyorsa, bunun nedeni kendisine “sınıf partisi” diyen örgütlerin aslında sınıfa gerçek kurtuluşunu gösterebilen devrimci bir program sunamamalarında, burjuva toplumu çerçevesinde yürütülecek reformlarla yetinen “asgari program”lar önermelerindedir. Sınıfın gözünde, sorun bir kez düzenin sınırları içinde uygulanacak reformlar halinde belirdiğinde ve sosyalizmin ancak lafı edilir hale geldiğinde, elbette ki, bunları şu veya bu biçimde gerçekleştirecek en güçlü önderliğin arkasından gidecektir. Ve bugün bu, CHP'dir. Ama bunların yanı sıra kapitalist kriz dönem dönem etkisini kitleler üzerinde duyurmakta, kriz ağırlaştıkça da burjuvazinin çözümler bulması güçleşmekte, giderek burjuva demokrasisi kurumları iflas etmekte ve sistemin çözümsüzlüğü açığa çıkmaktadır. Bu çözülme süreci hızlandıkça, sınıflar arasındaki zıtlıklar da artacaktır. Ama eğer işçi sınıfı toplumu dönüştürebilmesine yardımcı olacak güçlü ve kararlı bir önderlik bulamazsa, burjuvazi güçlerini yeniden toparlayabilecek, birleştirebilecek ve kendi çözümlerini, öndersiz ve dağınık durumdaki proletaryaya kabul ettirebilecektir. Böylece, proletarya hareketinin merkezi sorunu, önderlik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Devrimci Marksistlerin önlerindeki görev, işçi sınıfına, günlük mücadelesi ile iktidarın devrimci fethi arasındaki köprüyü kurabilmesinde yardımcı olabilen bir önderliğin yaratılması sürecini başlatmaktır. Bu önderlik, tek devrimci öğreti olan Marksizmin her türlü reformist veya ultra sol çarpıtmalara karşı ısrarlı şekilde savunulması, öncü kesimlerin Bolşevik-Leninist ilkeler doğrultusunda eğitilmesi ve sömürülen ve ezilen kitlelere iktidarın fethi yolunun gösterilmesi ile doğar ve gelişir. Bu, kitlelerin bulunduğu her yerde, bugün için özellikle sendikalarda yer almak, bunları güçlendirmek ve yaygınlaştırmak, içlerinde devrimci Marksizmin programını ısrarlı bir biçimde savunmak, bürokratik liderliklerin politikalarına karşı sınıfın bağımsız gücünü geliştirmek ve bu doğrultuda ve işçi demokrasisi temeli üzerinde devrimci öncünün birliğini sağlamak ile mümkündür. Sendikalar ve Sınıf Mücadelesi Proletaryayı burjuvazinin etkisinden kurtarabilmek ve ona kendi sınıf bilincini kazandırabilmenin birer aracı işlevini görebilmeleri için her şeyden önce sendikaların burjuva devletinden bağımsız olmaları gerekir. Ama işçilerin iki büyük konfederasyonu Türk-İş ve DÎSK ve onların liderlikleri, sınıfın bağımsız gücünü ve militanlığını arttırmak yerine giderek devletle bütünleşmekte ve onun işçiler üzerindeki politik karakolları haline gelmektedirler. Böylece sınıf, kendi mücadele deneyimleri içinde kapitalizme karşı savaşın eğitimini görememekte, öncülerini oluşturamamakta ve hareket alanı sendika bürokrasisinin saptadığı sınırlar içinde kalmaktadır. Türk-İş, sınıf mücadelesi içinde tam bir fren rolü oynamaktadır. Kuruluşundan bu yana burjuva devletinin işçi sınıfı üzerindeki nöbetçisi olma görevini yürütmüş, Bonapartist rejimlere koltuk değnekliği yapmıştır. Bu anlamda, Türk-İş liderliği, sınıf uzlaşmacı değil, fakat burjuva niteliktedir. Türk-İş'in temsil ettiği Amerikan sendikacılığına karşı en önemli hareket DİSK'in kurulması olmuştur. Bu örgütün kısa sürede büyümesinin temelinde özellikle sınıfın öncü kesimlerinin hoşnutsuzluklarım dile getirmesi ve kucaklaması yatmaktadır. Ancak bu dile getiriş daima düzenin sınırları içinde kalmış, bu “sınır” her zaman bürokratik liderlik tarafından saptanmıştır. Bu bürokrasi, kaynağını emek-sermaye çatışmasından alırken, bir yandan da dayandığı kesimlerin sınıfın bütünü üzerindeki egemenliğini korumak durumundadır. Bu yüzden de, sermaye ile mücadelesinde büyük altüst oluşlara, bu süreç içinde kitlelerin bağımsız inisiyatiflerinin doğmasına ve önderliği parçalamasına neden olmasına şiddetle direnmektedir. Onun 'normal' dönemlerdeki uzlaşmacı politikaları, sınıf mücadelesinin şiddetlendiği anlarda açıkça karşıdevrimci politikalar haline dönüşebilmektedir. Bundan ötürüdür ki DİSK liderliği mücadelesini ancak işçi sınıfının kısmi hedefleri doğrultusunda yürütmekte, bunları elde etmek için bile sınıfın militanlığını değil, fakat uzlaşmacı politikalar temeli üzerinde hareket etmektedir. Sınıfın tümüne ve onun hareketine başvurulduğu anlar ise, bürokrasinin kendi varlığını savunmak zorunda olduğu dönemlerdir. Sendikalar içinde devrimci Marksist çalışmanın temelleri, bu örgütlerin DEVLETTEN BAĞIMSIZLAŞTIRILMALARI, SENDİKAL DEMOKRASİ ve GEÇİŞ TALEPLERİ sistemi üzerine kurulmalıdır. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği dönemlerde, sendika bürokrasileri, eylemleri zararsız kılmaya çalışmaktadırlar. Bu şartlar karşısında devrimcilerin görevi, hareketin önüne birer en' gel haline gelen önderleri yenilemek ve sınıf mücadelesini daha üst mücadele ve örgüt biçimlerine dönüştürmektir. Bu ancak, sınıfın önündeki acil sorunlardan kalkarak gerekli geçiş taleplerini formüle edebilmeye ve ısrarlı bir biçimde savunmaya bağlıdır. Sendikal demokrasi uğruna verilecek mücadele, ancak işçi sınıfının geçiş taleplerini sendikaların eylem programı haline getirme savaşıyla anlam kazanabilir. Bunların ışığı altında: • İşçi sendikalarının devletle bütünleşmelerine, burjuva devletinin işçi sınıfı içindeki politik karakolları haline dönüşmelerine müsaade etmemek ve sınıf sendikacılığının bağımsız niteliği için savaşmak devrimcilerin önde gelen görevlerindendir. • Sendikaların gerçek proleter demokrasisi okulları haline dönüşmesi ancak sendika bürokrasilerinin yıkılması ve sendika liderlikleri üzerinde işçi denetiminin kurulmasıyla mümkündür. Bu denetim, yöneticilerin her yıl demokratik bir biçimde üyelerin dolaysız oyuyla seçilmesi, yöneticilerin her an geri alınabilmesi, ücretlerinin vasıflı bir işçinin ücretinden fazla olmaması, sendikalar içinde açık muhalefet eğilimlerinin kurulabilmesi ve sendika yayınları içinde seslerini duyurabilmesi ile ifade edilebilir. •Devrimci Marksistler sendikal demokrasi ve işçi sınıfının acil, demokratik ve geçiş talepleri temeli üzerinde sendikalar içinde devrimci eğilimler oluşturmayı hedeflerler. Aynı şekilde bu temeller üzerinde sendikaların birliği için savaşırlar. Ancak bunun boş bir slogan haline dönüşmemesi için birliğin temelleri sınıf mücadelesinin çıkarları içinde aranmalı ve bu örgütlerin devletle bütünleşmeleri kesin ve geri dönülmez bir nitelik aldığında ondan kopuş perspektifi gözden uzak tutulmamalıdır.
Talepler Uğruna Mücadele Devrimci önderliğin yaratılması, sınıfın önündeki acil sorunlardan kalkarak bu sorunları, kitlelere iktidarın yolunu gösterecek biçimde geçiş talepleri halinde formüle etmeksizin ve bunları kararlı bir biçimde savunmaksızın mümkün değildir. Devrimciler, işçi sınıfının ve tüm sömürülen yığınların örgütlü ve örgütsüz bütün kesimleri içinde bu talepleri açığa çıkartmak, devrimci programı inşaya başlamak, onun etrafında öncü kesimleri toplamak ve sınıf mücadelesini bu doğrultuda etkilemek için çalışırlar. Bugün devrimci Marksistlerin çalışmalarına yön verecek olan sorunlar ve talepler şöyledir: Fiyat artışlarının hızı, gerçek ücretlerde düşüşe yol açmaktadır. Fiyat artışları oranında işçi ücretleri de otomatik olarak yükseltilmelidir. Sendikalar, toplu sözleşmelerine, bu doğrultuda maddeler konulması için mücadele vermelidirler. • Gerçek fiyat artışlarını tespit etmek için sendikalar araştırma komisyonları kurmalı ve halkı fiyat artışlarından anında haberdar etmelidirler. Bu talep, aynı zamanda fiyatları denetlemek için geniş tüketici yığınlar içinde kurulacak “Fiyat Denetim Komiteleri” ile tamamlanmalıdır. • Ülkemizdeki devasa işsizlik, halkımızın kaderi değil, kapitalizmin bir ürünüdür ve onun yararına işlemektedir. Bundan ötürü İŞGÜNÜNÜN AYARLANMASI için mücadele kaçınılmaz bir görevdir. Haftalık çalışma süresi kısaltılman ve işletmelere işsizler ordusundan yeni işçiler alınmalı, eldeki işlerin tamamı, ücretlerden en ufak bir kısıntı olmadan tüm çalışabilenler arasında bölüştürülmelidir. • Kapitalizmin işlerliği içinde yapısal ve konjonktürel işsizliğe karşı devletin gerekli önlemleri alması zorunludur. Bu doğrultuda, işçi sınıfının devletten, işini kaybeden emekçi için işteki ücretinin tamamını kendisine İŞSİZLİK SİGORTASI olarak ödenmesini talep etmek en doğal hakkıdır. • Her ne nedenle olursa olsun, kapitalistlerin işçileri kapı dışarı ederek fabrika kapamalarına karşı, o işletmelerin tazminatsız olarak ve işçi denetimi altında millileştirilmesini isteriz. Bu düzende kapatılan bir işletmeyi işçilerin kendi denetimleri altında işletmeleri en kaçınılmaz hakları, onları bu doğrultuda örgütlemek ve seferber etmek de devrimcilerin görevidir. • Burjuvazinin, sendika bürokrasileri aracılığı ile işçiler üzerindeki denetimlerini devam ettirmeye yarayan iş kanunu, Sendikalar, Grev ve Toplu Sözleşme, Lokavt Kanunları tümüyle iptal edilmeli, işçi sınıfının kazanılmış fakat yasalarda yer almayan haklarını koruyan ve mücadelesi önündeki sınırları kaldıran yeni ve tek bir İş Yasası için mücadele edilmelidir. • İşçi sınıfı, ulusal düzeydeki sendikaları ve konfederasyonları aracılığı ile ekonomiyi ve üretimi denetim altına almak doğrultusunda seferber edilmelidir. Bu, burjuvazinin, çeşitli ülkelerde uygulamaya koymaya çalıştığı “yönetime katılmak” değildir. İşçiler burjuvazinin kapitalist yönetimine katılmayı reddederler ve kendi planlı ekonomileri için mücadele verirler ve bu yolda mücadelelerine, üretimin denetim altına alınmasıyla başlarlar. • Dış ticaret tümüyle millileştirilmelidir. • Vergi yükü kitlelerin sırtından alınarak emperyalist ve yerli büyük sermayenin sırtına yüklenmelidir. İşçilerin ve onların sendikalarının denetimi altında tespit edilecek olan asgari ücretten vergi kesilmemeli, kapitalistlerin kârları vergilendirilmelidir. • Tüm özel bankalar ve sigorta şirketleri millileştirilmeli, tek bir devlet bankası kurulmalıdır. • Devlet yatırımları özel sermayenin destekçisi olmak durumundan çıkarılmalıdır. Tüm bu millileştirme ve işçi denetimi taleplerine, yerli ve emperyalist burjuvazi şiddetle karşı çıkacaktır. Reformistler ise bu taleplerin kapitalist sınırlar içinde gerçekleştirilemeyeceğini iddia edeceklerdir. Ama devrimcilerin görevi, çürümekte olan düzeni korumak ve iyileştirmek değil, fakat sorunların kaynağını ve çözüm yollarını işçi sınıfına anlatmaktır. Çalışan yığınlar bu talepler doğrultusunda mücadele ettikleri oranda, kapitalist ekonominin yıkılması ve devlet iktidarının kendilerince ele alınması gerekliliğini anlayacaklardır. Kısmi reformlarla yetinen uzlaşmacıların aksine devrimci Marksistler sisteminin köklü dönüşümü için mücadele ederler ve işçi sınıfına, gerektiğinde elde silah savaş verme olasılığını anlatırlar; onları bu doğrultuda eğitirler ve örgütlerler.
İşçi Sınıfının Birleşik Cephesi ve Özörgütlenmeler Devrimci Marksistler, gerek burjuvaziye karşı ve gerekse de bürokratik liderliklere karşı, sınıfın en geniş kesimlerini acil sorunlardan başlayarak giderek devrimci program etrafında birleştirmeye çalışırlar. Bu, Leninist Komintern'in formüle etmiş olduğu Birleşik İşçi Cephesi uğrunda mücadele ile olabilir. Böyle bir cephe ile amaçlanan, işçilerin mücadele birliğini sağlamak ve politikalarını ancak sınıfın parçalanmışlığı üzerine inşa edebilen reformist ve her türlü ikameci önderliğin ihanetlerini kitlelerin gözünde aydınlatmaktır. Bugün Birleşik İşçi Cephesi'nin kurulması gereken ilk alan sendikalardır. Proleter demokrasisi ve devrimci sınıf politikaları etrafında tüm muhalif akımların birleştirilmesi ve bürokrasilere karşı alternatif bir güç haline getirilmesi gerekmektedir. Ancak, BİC, bu cepheye katılanların birbirlerine teslimiyeti değil, fakat tartışmada özgürlük, eylemde birlik ilkesi üzerine inşa edilir. Ulusal siyasi alanda ise BİC, burjuvazinin ve onun faşist milislerine karşı sınıfın eylem birliğinin gerçekleştirilmesi anlamına gelir. Devrim mücadelesine hazırlanma açısından işçi sınıfı için çok önemli bir okul işlevi görmesine ve devrimci Marksistler için kadrolaşma, propaganda/ ajitasyon hazırlık çalışmaları açısından, sınıf kitle örgütleri büyük öneme sahiptir. Bunların kurulması, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması Bolşevik-Leninistlerin başlıca çabalarındandır. Kapitalizmin “normal”, sınıf mücadelesinin “sakin” dönemlerinin örgütleri olarak özellikle sendikalar, devrimci hareketin kurmay merkezleri olmaktan uzaktırlar. Proletarya, mücadelesinin yükseliş dönemlerinde, devrim öncesi ve devrim durumlarında, kitleleri iktidarın devrimci fethi yolunda birleştirebilecek ve yönetilebilecek daha üst örgütlenme biçimlerine gerek duyar. Proletaryanın ve komünist hareketin yüzyılı aşkın mücadeleleri, bu örgütleri SOVYETLER biçiminde yaratmıştır. Ve henüz, kitlelere daha geniş demokratik bir alan sunan, onun güçlerini sosyalizm doğrultusunda birleştirebilen başka bir örgütlenme ortaya çıkamamıştır. Ancak SOVYETLER, sınıf mücadelesinin doğru bir biçimde yönlendirilmesi olmaksızın bir günde doğmaz. Bu örgütlenmeler, devrimcilerin doğru bir biçimde uyguladıkları BİÇ taktikleri ve bu temel üzerinde işçi sınıfının düzene karşı alternatif bir iktidar, İKİLİ İKTİDAR kurması doğrultusunda seferber edilmesi ile ortaya çıkabilir, gelişebilir. Sınıf mücadelesinin kızgınlaştığı devrim öncesi ve devrim durumlarında işyerlerinde demokratik olarak seçilmiş ve fabrika içinde işverene karşı bir İKİLİ İKTİDAR işlevi üstlenecek olan FABRİKA KOMİTELERİ sloganı ileri sürülmelidir. Fabrika komiteleri, işçilerin sermayeye karşı ikili iktidar organları olmakla kalmayıp, “sakin” dönemlerde uzlaşmacı sendika önderlerinin devrim öncesi ve devrim dönemlerindeki açık karşıdevrime! direnmelerinin üstesinden gelebilmek için de gereklidir. Onların bu direnişlerinin kırılması oranında proletarya, hareketini ve örgütlenmelerini genişletebilecek, birleştirebilecek ve iktidarın zaptı yolunda ilerleyebilecektir. Bu tür örgütlenmelerin alacağı biçim (ve isim), savaşan kitlelerin bilinç ve hareket düzeyleri ile belirlenecek ve o süreç içinde genişleyip derinleşecektir. Ama her adımda perspektif, proletaryanın, fabrika, mahalle, şehir ve nihayet ulusal düzeyde ikili iktidar organlarının yaratılması, bu organların İŞÇİ DENETİMİnden başlayarak ve giderek iktidarın fethi doğrultusunda hareketin yönetim, merkezleri haline getirilmesi ve yarınki işçi devletinin temel kurumları olarak örgütlenmeleridir. ULUSAL SORUN VE DEVRİMCİ MARKSİSTLERİN GÖREVLERİ Türk devriminin anahtar sorunlarından olan “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” uğruna mücadele, Devrimci Marksist hareketin odak noktalarından biridir. 1971 öncesinde şekilsiz bir biçimde başlayıp 1974 sonrasında özellikle Kürt solunun vurguladığı tartışmalarla birlikte, ezen ulus Marksistlerinin yakın zamana kadar gizli kalan sosyal şoven tavırları açığa vuruldu. Bu hareketlerin tümünün de ortak yanı kendi örgütlerinin çatısı altında birleşmeyi önerdikleri Kürt devrimcilerinin somut sorunlarına değinmemek ve varolan Kürt siyasal hareketlerine karşı açık ve kesin bir tutum takınmayarak onların, ezilen ulusun kurtuluşu mücadelesine katkılarını görmezlikten gelmek noktasında toplanabilir. İşçi sınıfının enternasyonal birliğinin sağlanması yolunda mücadele yalnızca iki ulusun işçilerinin birliğinden değil, tüm ülkelerin işçilerinin birliğinden geçer. Bu konuda tavır takınmayan tüm hareketlerin, birlik adına ezilen ulusun işçilerine, devrimcilerine çağrılar çıkararak ezen ulusun devrimcilerinin örgütünü tek örgüt olarak kabul etmeye davet etmelerinin, enternasyonalizmle bir ilgisi yoktur. Enternasyonalizm ancak enternasyonal bir perspektif ve örgütle gerçeklik kazanır. UKKTH ile proletaryanın çıkarları arasında genel kural olarak bir çelişki olmadığı gerçeğinden hareketle Devrimci Marksistler bu uğurda mücadele veren tüm hareketleri önşart koşmadan desteklerler. Devrimci Marksistlerin, “birlik” adına ulusal bağımsızlık hareketlerini görmezlikten gelen ya da onları proleter olmamakla itham eden ultra sol görüşlerle ve de her türlü ulusal hareketi sınıf içeriğine bakmaksızın eleştirisiz destekleyen “milliyetçi” görüşlerle, yakından uzaktan hiçbir ilgisi yoktur. Biz UKKTH'nı tartışmasız kabul ediyoruz ve bu ulusların işçilerini tüm ülkelerin işçileri ile birleşmeye çağırıyoruz. Rus ve Çin bürokrasisinin büyük devlet şovenizminin ulusal çaptaki görünümü olan milliyetçiliğe karşı mücadele, devrimci solun önündeki en büyük görevlerden biridir. Türk devrimci hareketi her türlü örgütlenme özgürlüğünü savunurken ezilen ulusun ayrı örgütlenme hakkını da en az aynı kararlılıkla savunmak zorundadır. Türk kesiminde genişleyen demokratik haklara paralel bir biçimde Kürt kesiminde de medeni haklar gelişmediği takdirde Türk ve Kürt devrimcileri arasındaki ortak mücadele için gerekli platform ortadan kalkacaktır. Türk kesimindeki yaygın milliyetçilik, “yurtsever”, “milliyetçi” mücadele anlayışları, hem milliyetçiliği onlardan iyi becererek gerici güçlerin yaratmaya çalıştıkları ırkçı propagandaya sınıf içinde meşruiyet sağlamakta, hem de Kürt halkı ile Türk halkı arasında yaratılması gereken kardeşçe ortamı yok etmektedir. Kürt ulusunun parçalanmışlığını sürdürmek isteyen yönetimlerin oluşturmuş olduğu birlik karşısında, bağımsızlık ve birleşme mücadelesi vermek zorunda olan Kürt devrimcilerini bekleyen en büyük tarihi görevlerden biri de, bu ülkelerdeki devrimcilerin sadece desteğini almak değil, zaferin, tümünün birliğinden geçtiğini bir an bile gözden ırak tutmamaktır. Kürt ulusunu gerçek kurtuluşa ancak proleter önderliğin götüreceği gerçeğini kabul eden Devrimci Marksist hareket, Kürt ulusunu ezen ulusların tümünün devrimci önderliklerinin, ortak mücadele platformu çerçevesinde hareket etmeleri halinde ancak, sosyalist devrimin bölgeyi kucaklayabileceğini belirtir. Kürt, Türk, Arap ve İran devrimcilerinin ortak çabaları ile, Ortadoğu'yu katliamlar, gerici iktidarlar ve yoksul ülkeler diyarından, ulusların kardeşçe yaşadığı, kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiği, proleter enternasyonalizminin dalgalandığı sosyalist kalelere dönüştürmek için en önemli eksik, böyle bir doğrultunun bilincine varmış ortak bir uluslararası program, örgüt, çalışma anlayışı ve diğer ilkelerle donanmış örgütlenmedir. • Yaşasın Türk ve Kürt devrimcilerinin enternasyonal birliği! • Yaşasın Birleşik, Bağımsız ve Sosyalist Kürdistan! Bu perspektifle hareket eden ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunarak Kürt devriminin proleter bir önderliğe sahip olması için omuz veren Devrimci Marksistler, şu demokratik talepleri öne çıkarırlar. • Türk kesimindeki her nevi şovenizme karşı duralım. • Kürtçe yayınlara karşı baskılan protesto kampanyalarını yaygınlaştıralım. Bu baskılardan dolayı hapsedilen, yargılanan tüm devrimcilerin şartsız salıverilmesi için mücadele edelim. • Kürt ulusunun ayrı siyasal parti kurmasını engelleyen tüm faşist kırması yasalara karşı mücadele edelim. • Kürtlerin kendi dillerinde eğitim, yayın ve kültürel gelişme için verdikleri mücadeleyi destekleyelim. FAŞİZME KARŞI MÜCADELEDE DEVRİMCİ MARKSİSTLERİN GÖREVLERİ Latin Amerika'dan Asya'ya kadar dünyanın hiçbir ileri kapitalist, sömürge ya da yarı sömürge ülkesinde, kitle tabanı Türkiye'de olduğu kadar yaygın faşist bir harekete rastlanmıyor. İkinci Dünya Savaşından bu yana faşist hareketin dünya çapındaki yeniden canlanmaya başlaması, dünya devrimi dinamiğinin ivme kazanması ile açıklanabilir ancak. Faşizm, kapitalizmin bir virüsüdür. Onun kurucu unsurlarını çözümleyemeyen ve faşizmi öteki baskıcı rejimlerden ayırt edemeyen Stalinistler, Maoistler ve Merkezciler, faşizme karşı mücadelenin özgün koşullarını ve yollarını da kavrayamamaktadırlar. Faşizmin kitle karakterini bir türlü değerlendiremeyen bu hareketlerin ortak yanı, basit bir askeri darbe ya da Bonapartist harekete karşı mücadele için bile gerekli araçlardan yoksun olmalarıdır. Her şeyden önce, faşist hareketin gelişmesinde devletin payı, sosyal demokrasinin ihaneti vb. olgular, devrimci hareketin faşizme karşı mücadelesindeki yetersizliğine asla gerekçe olamaz. Faşist hareketin gelişmesinin en önemli nedeni, kitlelere yol gösterecek devrimci bir önderliğin olmamasıdır. Faşist demagojinin etkileme imkanlarından sözedenler, faşist ideolojinin yayılmasında ve faşist hareketin güçlenmesinde birincil etkeni küçük burjuvaziye demokratik bir program sunamayan ve bu programı günlük hayata devrimci yöntemlerle uygulayamayan bağımsız bir proleter harekette aramalıdırlar. Faşist ideolojinin gelişmesi, işçi sınıfı içinde ve toplumda etkin olan “sosyal demokrasi” ile sosyalist hareket içinde etkin olan Stalinizmin kofluğunu ve çöküşünü ispatlamaktadır. Devrimci Marksist hareket faşizme karşı mücadelede başından beri lekesiz bir bayrağa sahiptir. Kendini sınıfla çakıştıran, sınıfa ültimatom veren ya da devrimcilik adına sosyal demokrasiye karşı mücadelede faşizmin ekmeğine yağ süren Komintern'in “üçüncü dönem” politikasına ve sömürenlerle sömürülenler arasında cepheler kuran “halk cephesi” ihanetine karşı Devrimci Marksizm anında mücadele etmiştir. Sınıfın sınıfa karşı birliğini, birleşik işçi cephesi içinde kurmayı öngören Devrimci Marksist hareket her düzeyde kitle örgütlerinin içinde, emekçi yığınların, ezilenlerin tabandan birliğini sağlayarak, faşist kitle terörü ve ideolojik saldırısı karşısında, özsavunma temelinde, şu ana şiarı pratiğe geçirir: Savunmayı birlikte hazırla, geçmişi unutma, geleceğe hazırlan. Özsavunma, emekçi yığınların kesin desteğindeki çeşitli düzeydeki örgütlenmelerin aktif mücadelesiyle ancak mümkün olur. Unutmayalım ki faşist milisler fabrikalara, emekçi mahallelerine dayanana kadar bekleyenler mücadeleyi baştan kaybetmişlerdir. Faşist müfrezeler kapıyı çalmadan, özsavunmaya yönelik ajitasyon, propaganda ve örgütlenme çalışmalarını, usanmadan gerçekleştirmeliyiz. Yığınların öz deneyimlerini köstekleyen, yığınların öz deneyimleri ile beslenmeyen mücadele biçimlerinin, ne kadar kahramanca olursa olsun, onları aktif mücadeleye katmadığı için, başarılı olamayacağını bir an bile unutmadan, burjuvaziye karşı zaferin işçi sınıfının, emekçilerin birliği örgütlenerek gerçekleştirilebileceği kavranmalıdır. İşçi sınıfını faşizme karşı, ancak işçi milisleri halinde örgütlenme kurtaracaktır. Devrimci Marksistler faşist müfrezelere karşı mücadelede, siyasal güç oranına göre, çeşitli antifaşist eğilimlerin bulunması gereken komitelerin oluşması için mücadele ederler. Bu komitelerin, üretim birimlerinden üniversitelere, mahallelere, kırsal alanlara kadar merkezi bir sisteme bağlanarak hayatın her alanında emekçiler iktidarının çekirdekleri haline gelmeleri yolunda en ön saflarda mücadele ederler. Stalinistlerin, Merkezcilerin, bir dizi küçük burjuva öğelerin bir anda birleşik cephe politikasına katılacaklarını beklemek hayaldir. Partiler gerçeğini reddetmeyen Birleşik Cephe politikasının, hiç olmazsa devrimci hareketin ancak önemli bir bölümü tarafından kabul edilmesi ile antifaşist mücadelenin başarıya ulaşabileceğini onlara kabul ettirmek için vereceğimiz mücadele hiç de kolay olmayacaktır. Tarih onların tekrarlanan sekter (Almanya) ve uzlaşmacı (İspanya) politikaları ile doludur. Yığın örgütlerinin bağımsızlığı kabul edilmediği sürece, yığınların kendi kendilerini savunmaları gerçekleşmediği sürece ve yığınların kendi iktidarlarını şimdiden kurmaya hazırlanmaları sağlanmadığı sürece başarı mümkün değildir. KADINLARIN KURTULUŞU İÇİN MÜCADELE VE SOSYALİST DEVRİM Kadın hareketinin toplumsal muhalefet güçleri içinde yerini alması, kapitalist üretim ilişkileri içinde kadın çalışanların etkin olarak üretim sürecine katılması ile ortaya çıkar. Kendi düzenini yerleştirirken, kadın emekçileri yığınsal olarak toplumsal üretime katan sermaye, bunu yapmakla kendine karşı gelebilecek bir gücün tohumlarını da atmış bulunmaktadır. Esas olarak, kadınların cins olarak uğradıkları sömürü ve baskı ev içi çalışmanın bugünkü “özelleşmişliğinde”, yani bir başına kadının sırtına yüklenmesinde köklenmektedir. Buna bağlı olarak, kapitalist toplumda işlevi sermaye birikimine göre belirlenen aile, esas olarak işgücünü pazar için her gün yeniden üreten ve özel mülkiyeti kuşaktan kuşağa aktaran bir kurum olmaya indirgenmiştir. Sermaye kapitalist toplumu ayakta tutan sütunlardan biri olan aile kurumunu, sınıflı toplumlar boyunca yeşertilen ideolojiler, yasalar ve geleneklerle “olduğu gibi” muhafaza etmek için çalışır. Kapitalist toplumda kadın emeğinin ikili bir karakteri vardır: büroda, atölyede, fabrikada, tarlada harcadığı ücretli, toplumsal emek ve toplumsal üretimin dışında ama onunla bütünleşmiş bir durumda olan ev içi emek... Her ne kadar toplumsal üretimin dışında gibi görünüyorsa da, ev içinde harcanan emeğin sömürüsü bizzat kapitalizmin sosyal ilişkilerinde köklenmiştir. Çoğu kadın emekçi ev dışı çalışmasının yanı sıra tek başına kotardığı ev işleri ile de sermaye için işgücünü her gün yeniden üretken hale getirmek zorundadır. Ev içinde harcanan emek, sermaye tarafından ücretlendirilmiş, artıkdeğer yaratan bir emek niteliği taşımaz; ama bu emek, toplumsal üretiminin süregitmesi, işgücünün yeniden üretimi için zorunludur. İşte ev içi emeğin artıkdeğer yaratmamasından dolayı sermayenin bunu tam anlamıyla toplumsallaştırmakta hiçbir çıkarı yoktur. Dolayısıyla taleplerini hakim sınıflardan “kreş yapmasını” “silahlanma harcamalarının bir kısmını çocuklar ve kadınlar için ayırmasını”, “analığa saygı göstermesini” istemekle sınırlayan liderliklerin, hem kadınların sömürülmelerinin gerçek kaynağını (kapitalizm) hem de mücadelenin gerçek hedefini (sosyalist devrim) çalışan kadınların gözlerinden kaçırmaya çalıştığı çok açıktır. Kadınlar üzerindeki cins olarak baskı ve sömürü, ev içi çalışmanın bir başına kadınlarca üstlenilmesinde ve bunun yanı sıra kapitalizmin kadınları zincire vuran ideolojisinde köklenmektedir. Dolayısıyla ancak ailenin iktisadi bir birim olmaktan çıkması, aile ilişkilerinin toplumsal içeriğinin dönüşüme uğraması ve kapitalizm şartlarında ailenin üstlendiği işlevlerin toplumun tümü tarafından üstlenilmesi ile kadınların kurtuluşu'ndan söz edilebilir. Bütün bunlar, sonuç olarak, bugünkü haliyle aile kurumunun eriyerek ortadan kalkması demektir. Devrimci Marksistler için kadınların kurtuluşu yolunda mücadele, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Bu mücadelenin de hedefi sosyalist devrimdir. Devrimci Marksistler bütün çalışan kadınlara, sermayenin aileye, yüklediği işlevlerin, toplumun tümü tarafından üstlenildiği bir dünya için mücadeleyi hedef olarak gösterirler. Yaygın bir kadın hareketini yaratma yolunda devrimci bir liderliğin başarısı, kadınlar üzerindeki baskı ve sömürüye karşı sınıf ve katmanlardaki kadınların farklı farklı çeşitli taleplerinin bütünlüğünü görebilmesi ve bu talepleri açığa çıkarabilmesindedir. Kadın hareketi içinde Devrimci Marksistler olarak görevimiz, bu mücadelenin önünde kadın emekçilerin ve onların kapitalizmin sınırlarını parçalayan antikapitalist taleplerinin yer alması için çalışmaktır. Kadın emekçilerin sendikalarının verdiği mücadeleye etkin olarak katılmaları, sendika demokrasisi için mücadelenin temel taleplerinden biridir. Kadın emekçilerin, sendikalarındaki tutucu bürokratik liderlikleri kendi özgül sorunları için mücadeleye çekmeleri, sendikalarda ve grev-direniş komitelerinde daha etkin olarak mücadele etmeleri doğrultusunda yönlendirmeye çalışmalıyız. Sendikalarda, kendi özgül sorunlarını dile getirmek ve bu yolda mücadele etmek için kadın emekçiler ayrı komiteler oluşturmalıdır. Çalışan kadınların şu anda Türkiye'deki sınıf mücadelesinin önemli bir ekseni olan faşizme karşı mücadeleye etkin olarak katılmalarını sağlamak yolunda mücadele etmek gerekir. Faşizme karşı işçi sınıfının birleşik cephesi içinde kadın emekçilerin yer almaması, sınıfın gerçek birliğinin oluşmamış olması demektir. Antifaşist mücadelede, fabrika ve bölge komitelerinde kadın emekçilerin de saflara katılması için mücadele zorunludur. Kadın emekçilerin, sınıf mücadelesinin her alanında daha etkin olarak yer almaları için verilen mücadele, toplumun kurtuluş mücadelesiyle bütünleştirilmelidir. Mahalli düzeyde bütün kadınları, hayat pahalılığının göstergesi olan fiyatların denetimi ve tüketimin örgütlendirilmesi için mücadeleye çekmeyi öneren Devrimci Marksistler, kadın hareketinin dinamiklerini ortaya çıkaracak şu demokratik talepleri öne sürerler: Kadınların çalıştığı her işyerinde kreş ve emzirme odaları! Aile planlaması için parasız araç ve eğitim! Sağlıklı doğum koşulları! Kadınları köleleştiren maddelerden arınmış bir Medeni Kanun! Yaygın bir kadın sağlık örgütlenmesi! DEVRİM YOLUNDA ÖĞRENCİ HAREKETİNİN YERİ 1960’lı yılların sonlarında ilerici öğrenciler arasında baş gösteren radikalizm CHP çizgisini hızla aşarak TİP çevresinde sosyalist hareketin önemli bir kaynağı oldu. TİP'in radikal öğrenci hareketini kucaklamak bir yana, kavramaktan aciz reformizmi öğrenci hareketini önemli ölçüde kendi yolunu kendisinin açması zorunluluğu ile karşı karşıya bıraktı. Böylece radikal öğrenci hareketi devrimci hareketin beşiği oldu. Ne var ki, reformist örgütten kopuşla bağımsız devrimci bir örgütün kuruluşu arasında, radikal öğrenci hareketi bir süre Bonapartist öğelerle sarmaş dolaş bir ilişki içinde yürüdü ve 12 Mart müdahalesi ile başlayan dönem, henüz oluşum evresinde olan hareketi dağıtarak uzun bir süre toparlanmasını engelledi. Özellikle akademik taleplerle yola çıkılan 1968 Haziran olaylarıyla başlayan bu hareket kısa süre içinde anti-Amerikan gösterilerle kitlesel bir karakter kazandı. Bundan sonra da polis baskısına ve faşist gruplara karşı mücadele, hareketin temel yönelişi oldu; ayrıca, özellikle 1969 yılından itibaren işçi ve köylü olaylarına öğrencilerin yoğun bir katılımıyla hareket sınıf mücadelesi ile doğrudan etkileşim içine girdi. Böylece sınıf mücadelesinin düzeyi öğrenci hareketini akademik taleplerin hızla aşıldığı doğrudan siyasi taleplere yöneltti. 12 Mart müdahalesinin fiziki olarak muhatabı genellikle bu hareketi yürüten kadrolar oldu. Öğrenci hareketi bastırıldı, eğitim kurumları “arındırıldı.” 12 Mart'tan çıkışı belirleyen 1973'teki siyasi durumdaki değişiklikle birlikte, öğrenci hareketinin önündeki sorun örgütlenme özgürlüğü ve eğitim kurumlarının demokratikleşmesi idi. Ancak geçmiş hareketin uğradığı son, provokasyon mantığıyla sakatlanmış reformizmin ve revizyonizmin, öğrenci hareketi üzerinde ideolojik etkinlik sağlamasına yaradı. Örgütsel birliği sağlayamayan, bunun yanı sıra eylem birliğinde parçalanmış olan devrimci öğrenci hareketi, geçmişte egemen güçlerin hazırladığı zeminde filizlenen faşist hareketin gelişimine karşı etkili bir mücadele veremedi. MC döneminde faşist partinin koalisyon ortağı olmasıyla, özerk olmayan eğitim kurumlarında yönetim doğrudan faşistlerin eline geçti. Faşistler okulları işgal etti ve katliamlara girişti. Antifaşist mücadelenin “demokratik” burjuva hükümetlerinin kuyruğunda gitmekle başarıya ulaşamadığı, görebilenler için ortaya çıktı. Ne yardıma çağrılan devlet gücü, ne de kitle hareketine dayanmayan mücadele biçimi faşizmi geriletir. Antifaşist öğrenci' hareketinin güçlenmesi kitlesel öz savunmanın gerçekleşmesine bağlıdır. Öğrenci hareketinin siyasal planda ortaya çıkan antifaşist, antiemperyalist görünümüyle yetinen vülger Marksistler, onun antikapitalist niteliğini göz ardı etmektedirler. Öğrenci hareketini akademik taleplerle sınırlayan reformist önderliğe duyulan tepki aşırı sol eğilimlerin yeşermesine yol açmakta, öğrenci hareketi temel siyasi alan haline getirilmektedir. Stalinist akımlar, öğrenci örgütlerini, kendi akımlarının yan kuruluşları, öğrencileri de siyasetlerinin fizik gücü olarak değerlendirerek öğrenci hareketinin düzene olan tepkisini eritmekte, proletaryanın toplumu dönüştürme mücadelesinde ona destek olabilecek bu hareketin öz etkinliğini yok etmektedir. Öğrencilerin bir toplumsal sınıf olmadıkları ne kadar gerçekse, onların günümüz toplumlarının en hoşnutsuz ve hareketli tabakalarından birini oluşturdukları da o kadar gerçektir. Bu yüzden, yapılması gereken, öğrencileri toplumsal bir tabaka olarak ele almak, bu tabakanın düzenle olan çelişkilerini açığa çıkarmak, bu çelişkileri devrimci bir tarzda formüle etmek ve öğrenci hareketlerini, burjuvazinin kokuşmuş düzeninden hoşnutsuz diğer sınıf ve tabakaların hareketleri gibi, proletaryanın iktidarın devrimci fethi savaşında güçlü bir destek haline dönüştürmektir. Öğrencilerin devrimci seferberliği, onları proletarya iktidarının tarihsel gerekliliğine inandırmaya çalışmakla gerçekleşemez; böylesine bir seferberlik, ancak, onların kendi sorunlarının da ancak proletaryanın iktidarı ile çözümlenebileceğine inanmaları ile mümkündür. Bu uğurda, öğrenci örgütlerinin işleyişi bu akımların kıskacından kurtarılmalı; öğrenci dernekleri çeşitli siyasetlerin dolaysız yan örgütü olmaktan çıkartılıp, tüm öğrenci kesimlerini içeren, ama elbette ki her siyasetin içinde demokratik olarak temsil edilebileceği ve liderlik için mücadele edebileceği kitle örgütleri haline getirilmelidir. Öğrenci hareketinin, devrim mücadelesinde etken bir unsur haline gelebilmesinin şartlarından biri de, özellik e toplumdaki sınıflar mücadelesinin kızıştığı dönemlerde kendi özörgütlerini oluşturabilmesi, bu örgütlenmeler aracılığı ile mevcut öğrenim kurumları ve sistem üzerinde bir denetim kurabilmesidir: çünkü öğrencilerin bütününün üzerinde beliren ortak sorunlarla birlikte (iş bulma-askerlik-yurt/kredi) eğitim kurumuyla çelişkileri vardır. Eğitim kurumlarında öğrenci denetimini gerçekleştirmek için yapılan kitlesel mücadele, eğitim sisteminin ideolojik yöneliminin burjuvazinin etkinliğinden koparılmasını sağlar. Öğrenci hareketinin kapitalizme karşı işçi sınıfıyla birlikte mücadelesinin objektif temeli budur. Geleceğin işçi devletinin eğitim sistemi, şimdiki gibi devlet bürokrasisinin merkezi yürütmesi değil, fakat tüm bilim taşıyıcılarının, öğrencilerin, sosyalizmin inşası perspektifi altında özgür ve kolektif iradeleri temeli üzerinde yükselecektir. Bu göreve hazırlık, öğrenci hareketinin, bilim taşıyıcıları ve öğrenim kurumları emekçilerini de kazanarak, burjuva devletinin eğitim kurumlarına karşı İKİLİ İKTİDAR alternatifleri, eğitim kurumları KONSEYLERİ oluşturmaya yönelmesiyle olacaktır. Devrimci Marksistlerin görevi bu tür KONSEYLERİ yaygınlaştırmak ve merkezileştirmek, onları resmi eğitim kurumları üzerinde DENETİM kurmaya yöneltmek, proletaryanın Sovyet temelli iktidarının destek öğeleri haline dönüştürmektir. Antifaşist, antiemperyalist, antikapitalist mücadelede: • Öğrenim kurumları demokratikleşmelidir! • Halk üniversite olanaklarından yararlanmalıdır! • Üniversiteler özerkleştirilmelidir! • Polis gözetimi ve denetimi yok edilmelidir! • Dernekler kanunu değişmeli, liselilere konan sınırlar kaldırılmalı, siyasetle uğraşma hakkı tanınmalıdır! • Kürtlerin kendi dillerinde eğitim yapacakları okullar açılmalıdır! • Faşist güruhlara karşı öz savunmanın örgütlenmesi ve eğitim kurumlarında, belkemiğini öğrencilerin oluşturacağı konseyler yolunda ileri! DEVRİMCİ SOLUN BİRLİĞİ VE MERKEZCİLİK KARŞISINDA DEVRİMCİ MARKSİST TAVIR Stalinist hareketin dünya çapındaki görüntüsel birliğinin parçalanması sürecinde, revizyonizmden kopmuş ama Marksist bilimsel teoriyi evrensel boyutları içinde irdelemekten ziyade, varolan durumlardan kalkınıp pratik kimi sorunların çözümüyle sınırlı merkezci hareketlerin değişik görünümlerle Stalinist, Maoist ve kendiliğindenci-popülist eklemelerle devrimci hareketin ortaya çıkmasında önemli katkıları oldu. Sosyalist hareketin, genel seyrine uyarak sağa kaymasına bir set çektiler ama işçi sınıfı ile doğrudan ilişkilerin sınırlılığı sonucu sekterliğe saplandılar. 1970 eşiğinde reformist partinin (TİP) ve askeri müdahaleye bel bağlayan klasik MDD'ciliğin çözümsüzlüğünü kavrama sürecindeki devrimci gençlik hareketi içinden merkezci hareket bir tohum halinde belirdi. Gençlik kitlesi dışında ancak özellikle küçük burjuva katmanlar arasında etkinlik sağlayan bu hareket reformizmin kitlesel bir etkinlik kazanamadığı bir ortamda nicel olarak sosyalist hareketin en güçlü kesimini oluşturdu. Ama örgütlü-örgütsüz işçi hareketinde, gücüne oranla gerçek bir etki alanı kazanamadı. Merkezci hareketlerin, en büyüğünden en küçüğüne kadar tümü de ültimatomcu bir tavır izlemekte, “cephe” sıfatını kutsamalarına rağmen cepheleşmeyi ve ittifakları kendi örgütsel yapıları içinde kurma eğilimlerini bir türlü aşamamaktadırlar. Kadrolar yaygın bir hareketsizlik içinde kendiliğindenciliğin, kitle kuyrukçuluğunun üstesinden gelememektedirler. Kitleleri kazanmanın yolu olarak kendi anlayışlarını kabul etmelerinden başka yol tanımazlar. Böylece kitlelerin somut sorunları ancak kendilerini anlamlandırdıkları ölçüde devrimci olarak görülür. Bürokratik olarak yozlaşmış ve deforme olmuş işçi devletleri arasında “tarafsız” kalarak devrimci bağımsızlıklarını koruduklarını sanırlar. Çin-Sovyet çatışmasında her iki kampa da getirdikleri yüzeysel eleştiriler, kendilerini diğerlerinden ayıran bir öğe olmaktan çok, onları Pekinci ya da Moskovacı yapmamaktadır! Bu hareketlerin ideolojilerindeki Stalinist deformasyondan arınmaları, Devrimci Marksist hareketin güçsüzlüğünden ve kendilerinin de böylesine bir arınma konusunda yeterli çabayı gösterecek ne niyette ne de güçte (hareketin temelindeki unsurların çoğu teorik kırıntılarını köhnemiş Stalinist kaynaklardan edinmektedirler) olmadıklarından ötürü kısa vadede mümkün değildir. Sanıldığının aksine, teorik düzeyin düşüklüğü ve teorik birliğin kimi terminoloji mistifikasyonlarıyla sığlığından ötürü bu hareketler içinde parçalanma her an mümkün olmaktadır. Aşırı derecede genelleştirilmiş formülasyonlar ve soyutlama fetişizmi ile dünya devrimci hareketinden kopuk terminoloji geliştirerek kadrolarını ve militanlarını Marksist bilimsel teoriden uzak tutmak ve ancak liderliğin izni oranında yeni tartışmalar ve sorunlara katmaktadırlar. Böylece parçalanmaların düzeyi de ancak hareket kadar olmakta; hatta çoğu sistemli bir tepki olmaktan ziyade, hareketin kendisi gibi saptamalar ve eklemelerle sınırlı kalmaktadır. Böylece devrimci coşkuyla kışkırtılmış, teori ile ilgisi kıt militanların hareket içinde sürekli bir kadro oluşturmaktan ziyade, harekete akışkan bir karakter kazandırmaları sonucu, hareketin nicel gücü ile işlevselliği arasında büyük oransızlıklar söz konusu olmaktadır. Giderek bu kendi kadroları içinde bir güvensizlik kaynağı olabilir. Bu da hareketin özellikle karşı çıktığı ve bir ölçüde varlığında gedikler açtığı reformizmin, bu kez devrimci militanların yılgınlığı ile pekişmiş olmasına yol açar. Revizyonizmin meşruiyet kazanması ile birlikte merkezci harekette de ittifaklar politikasında tehlikeli eğilimler baş gösterebilir. Özellikle bu noktada Devrimci Marksist hareket merkezciliğin Stalinizmden kopup daha sol bir çizgiye gelmesi için yoğun çaba sarf etmek zorundadır. Devrimcilerin birliğinin sağlanması yolunda bu adım zorunludur. Zira böyle bir birliğin sağlanması için merkezci hareketlerin hiç biri gerekli perspektife sahip değildir ve bu hareketlerin diyalog yokluğundan ve eylem birliği kuramamalarından ötürü devrimci sol hareket önemli mevziler kaybetmekte ve sınıf karakteri kazanmanın yollarını bulması güçleşmektedir. Devrimci Marksist hareket, bu tür hareketlere karşı acımasız bir teorik mücadele verirken, ilkeli bir biçimde karşılıklı saygınlık ilişkileri içinde eylemde birliği sağlamaya çalışmak zorundadır. Proleter demokrasisi geleneklerinin olmadığı bir ülkede böylesine bir birliğin sağlanabilmesi bile devrimin ön koşullarından birini yaratacaktır. Ne var ki kısa vadede devrimci Marksistlerin böyle bir diyalog kurmalarındaki en büyük dezavantaj, bu tür hareketlerin teorik tartışmalardan ziyade ancak doğrudan eylem içinde ikna edilebilirliğidir. Burada doğru eylem önerileri sınırlı bir ortam hazırlayacaktır. |
Yazın Yayıncılık'dan
Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." - Jean-Marie Vincent

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."






Aşağıda okuyacağınız Bildirge, Sürekli Devrim dergisinin sıfır sayısı olarak yayınlanmıştır (Temmuz 1978). 
