Haliç semalarını ışığa boğan milyonlarca liralık havai fişek gösterisi gözlerden kaçmamıştır; İstanbul, 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti. Kentin muktedirlerinin parıldayan gözlerinden anladığımız o ki, bu eski şehir hak ettiği günlerine geri dönmekte, görkemli mazisinin suretinde geleceğini kutlamakta.
Bu şehre sevgisini ezelden bildiğimiz başbakanımızın ve takipçilerinin her fırsatta hayırla vurguladıkları gibi, İstanbul topyekûn bir değişim yaşamakta. Değişim dediğimiz bu lokomotif 12 Eylül’ü izleyen karanlık yıllarda yola çıkmıştı aslında. Darbecilerin gözetiminde yeni tasarımına kavuşturulan metropoliten yönetimin ilk şefi Bedrettin Dalan, Haliç’in sularını gözlerinin rengine boyarken, kentin bu en eski sanayi havzasının etrafındaki korunaksız gecekondu nüfusunu yeni ikametgâhlarına doğru sürüyordu.
Milli ekonomimizin en kıymetlileri, bugün kentimizin Manhattan’ı diye bağrımıza bastığımız Levent-Maslak hattındaki arazileri kelepir fiyatına satın alırken, üzerlerine Türk bayrağı serilip bulvar açsın diye Tarlabaşı’ndaki gâvur binalarının üzerine salınan dozerlerin önünde kaçışan yoksullar, sığınacak yeni kuytular aramaya koyulmuştu. Avrupa Kültür Başkenti unvanı, son on yıldır vites yükselterek ilerleyen bu lokomotifin önüne iliştirilmiş bir kırmızı kurdele işte.
Bıkmadan tekrarlanan İstanbul lakırdıları... Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan bir kültür köprüsü; imparatorluklara başkentlik etmiş bir kraliçe; tüm semavî dinlerin müminlerine kucak açmış bir hoşgörü kenti; eşsiz doğayla ışıltılı tarihin, Boğaz’ın mavisiyle o meşhur yalıları saran koruların yeşilinin buluştuğu kavşak; Balkanların, Kafkasların ve Ortadoğu’nun gözbebeği; sakinlerinin ve gezginlerinin biriciği İstanbul. Üzerindeki toz biraz silkelense, en tepedeki küresel kentlerden bir tanesi olmaya namzet İstanbul.
Ardı arkası kesilmeyen projeler... Ünlü mimarların elinden çıkmış göz kamaştırıcı tasarımlarıyla Kartal ve Küçükçekmece kentsel düzenlemeleri; Haydarpaşa, Karaköy ve Zeytinburnu’na devasa alanları kaplayan otel, alışveriş merkezi ve marina planları; artık ışıldayan sularıyla Haliç’e yerleşmesi tasarlanan kültür havzası; ve daha nicesi, Unkapanı’na Osmanlı konakları, Eminönü’ne butik oteller, Dolapdere’ye rezidanslar, Beşiktaş’a lüks oteller.
Nicedir beklenen oluyor, o toz silkeleniyor işte. Yurt içinden ve dışından büyük sermaye grupları, küresel yatırımcılar, inşaat firmaları, onlarca yıldır hazırlanılan bu sahnenin cezbine vakıf olmuşlardı artık. İstanbul, bu macerada örnek aldığı kardeşlerinin –Barcelona’nın ya da Dubai’nin mesela– hemen omuz başına gelmişti. ‘İşler yolunda gidiyordu’ diyordu, muktedirlerin mavi gözleri.
Ancak bir de lokomotifin altında kalanlar var. Bu kentin zenginliğini var etmiş ama hiçbir zaman sosyal devletin koruyucu sevgisine mahzar olamadıkları için gecekondu mahallelerine sıkışıp kalanlar örneğin. Bugün artık kent merkezlerinin iştah açıcı çeperlerinde, ucube apartmanlara dönüşmüş bu mahallerin sakinleri, kendilerine sunulan rüşvetlerle, yetmediğindeyse polis panzerleriyle uzaklara, kentin yeni çeperlerine sürülmekte. Maltepe’den Tuzla’ya Anadolu yakasının mahalleleri, sıranın kendilerine gelmesini bekliyor.
Ayazma’da ya da Sulukule’dekiler ise beklenenin ne olduğunu bizzat tecrübe ettiler. Kimisi yeni gecekondular inşa etmek üzere uzak diyarlara doğru yola çıkarken, şimdilik daha şanslı görünenler on beşer katlı TOKİ bloklarında (insan silolarında diyelim isterseniz) oğullarının ve kızlarının o blokları ateşe vereceği patlama günlerini beklemeye koyuldu.
Adım adım bir yeni orta sınıf profesyoneller semtine dönüştüğüne tanık olduğumuz Beşiktaş’ta örneğin, yükselen fiyatlara tahammül edemeyen emekliler ya da yeni kiraları telaffuz bile edemeyen üniversite öğrencileri oturmuyor artık.
Beyoğlu Belediyesi’nin ilgisini bir kez daha üzerlerine çeken talihsiz Tarlabaşı’nın mukimleri; Taksim’e polis tacizi olmadan çıkamayan yoksul garsonlar, temizlikçiler, Kürtler, Çingeneler, travestiler ve göçmenler, ezcümle yoksullar ve ezilmişler, gidecek yeni diyarlar bulmak zorundalar kendilerine.
Ama hikâye henüz yazılmakta. Böylesi topyekûn bir sürgünün kolay olmayacağı ortada. Lokomotif yoluna devam ediyor belki, ama rayların üzerine bastığı toprağın altında yaşlı dostumuz Köstebek kazmaya devam etmekte. Perde asıl şimdi açılıyor!













