Türkiye solunun en büyük kafa karışıklıklarından bir tanesi kuşkusuz devlet olgusudur. Osmanlı’dan miras alınan “kutsal devlet”, “hikmet-i hükümet” gibi siyasal kültür motifleriyle beraber Kemalist yörüngeye girilmesi ve devletçi Stalinci deformasyonla beraber devlete biat etme kültürü solda yerleşik bir hal almıştır. Öyle ki ülkenin ilk olmasa da en önemli komünist oluşumu olan TKP’nin kuruluşundan başlayarak nasıl bu etki dahilinde geliştiği, liderlerinden Şefik Hüsnü’nün Kemalizme nasıl methiyeler düzdüğü, daha sonra gelecek olan devrimci/sol güçlerin de bu etkiye nasıl açık yetiştiğine şahit olunmuştur. Gerek aşamacı devrim anlayışının bir tezahürü olan Milli Demokratik Devrim tezi gerek tek ülkede sosyalizm anlayışının yansıması olan düşüncelerin sorgulanmadan kabullenilmesi solun kendi ipini çeken başlıca nedenlerden biri olageldi.
Son dönemlerde yaşanan Ergenekon, Balyoz gibi isimlerle anılan yasama, yürütme, yargının da içine bulaştığı çeşitli oluşum ve iddiaların gerek failleri gerek müştekileri de hep aynı lakırdıyı dillendirmekteler: “Amacımız Devleti, Cumhuriyeti korumak”.
Filler tepişe dursun tabiî ki de olan çimenlere oluyor. Ancak çimenlerin bile çok küçük bir bölümünü oluşturan solda da güç olamamanın verdiği huzursuzluk ve yukarıda bahsettiğimiz geleneklerden gelen arazlar nedeniyle bir ne yapacağını bilememe, nasıl taraf olunacağı gibi sıkıntılar baş gösteriyor; dolayısıyla çatlaklar oluşuyor. Kimileri orducu oluyor ya da sivil bürokrasiyle cumhuriyeti ve değerlerini korumaya kalkıyor, kimisi de neoliberal savrulmanın içerisinde muhafazakar demokrat diye adlandırılan kesimlerle çıkarlarının ortak olduğu yanılsamasına kapılıyor. Sonra da su akıyor ve çatlağını buluyor.
Geçmişinde solculuğuyla bilinen “aydınlar”ımız bir bakıyoruz orducu, resmi ideoloji ve statükocu akımın içerisinde oluyor, bir bakıyoruz neoliberal politikalara bel bağlıyor. Bunlar arasında ülkenin en çok okunan gazetecilerinin olduğu da bir gerçek. Yani iki kutuplu bir siyasi ortamın temelleri de eski solculardan örülerek sağlam atılıyor. Kuşkusuz bunlardan birisi de Milliyet gazetesi yazarı Hasan Pulur.
Pulur, 10 Mart 2010 tarihli köşesinde “Cumhuriyet Savcısı” başlığı altında son dönemlerde tartışılan yargı erki üzerine kendince bir şeyler anlatmaya başlıyor. Mahmut Esat Bozkurt’un şu sözlerini aktarıyor: “Savcıların unvanlarının ‘cumhuriyet’ oluşu onlara özel bir sorumluluk yükler.
Savcı tarafsız olamaz... ’Cumhuriyet Savcısı’ taraftır. Onun görevi ‘cumhuriyet’i savunmaktır, elbette taraftır, cumhuriyetin tarafındadır. Hangi cumhuriyetin? Hangi cumhuriyet olduğu Anayasa’da yazılıdır” (Milliyet, 10.03.2010).
O devletçi, cumhuriyeti koruma hastalığının bir yansıması bu satırlar. Tabi cumhuriyet savcılarını taraf olmaya çağırırken hukukun belli temel ilkelerini de bir tarafa atıyor Pulur. Hatta biraz CMK okusa belki de savcıların iddianame hazırlarken bile aleyhe deliller yanında lehe delilleri de toplamakla yükümlü olduğunu bilecekti. Ama bunu yapmak yerine savcıları düzenin koruyucusu olarak görüyor ve onu savunan görüşleri yansıtıyor. Hangi cumhuriyet olduğu o gün de bugün de Anayasa’nın önünde yazıyor aslında: Bugün yazan “1982 Anayasası”. Yani 12 Eylül cuntacılarının anayasası.
Peki Pulur’un sözünü ettiği Mahmut Esat Bozkurt kim? Bozkurt TC’nin 1. Ve 2. Dönem milletvekillerinden ve Mustafa Kemal’in yakın çalışma arkadaşlarından biri. Hatta Bozkurt soyadını bizzat Mustafa Kemal vermiş. 1924 yılında kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlayıcılarındandır. Ayrıca 1924’de gösterdiği üstün çaba sayesinde Adalet Bakanlığı görevine getirilmiş ve temel yasaların tamamı onun Bakanlık dönemlerinde yasalaşmış. Bozkurt belki de dönemi itibariyle otoriter bir milliyetçiliğin teorisyenlerinden. Gerek politik argümanları gerekse hazırladığı ya da katkıda bulunduğu yasalar –birçoğu çeviri dahi olsa- bunun açık göstergeleri.
Pulur’un o anlatırken keyif aldığı Bozkurt’un şu sözü sanırız her şeyi açıklamaya yeter: “… saf Türk olmayan hiç kimsenin bu ülkede hiçbir hakkı yoktur; onlar sadece ve sadece hizmetçi ve köle olma hakkına sahiptirler. Bu gerçeği dost, düşman, herkes, dağlar bile bilmek zorundadır.” İşte böyle bir Adalet Bakanı ve yaptığı Anayasa ve kanunlar. İşte onun kanunlarını uygulayıp yaptığı Anayasa bağlamında devleti koruyan “Cumhuriyet Savcıları”.
Ülkemizde yargı erki tartışılırken en çok savcı ve hakimlerin bireyi değil de devleti ve gücünü koruduğu, bu nedenle adalete erişimde sıkıntı duyulduğu, güvenin kalmadığı dillendirilir. Pulur’un yazdığı ve düşündükleri mevcut hakim ve savcıların zaten uygulayageldiğidir. Bu resmi yeniden çizmek yerine adalet diye bir kavram varsa bunu aramanın yollarını bulmamız gerekiyor.
O halde, devlet kurumunun kimin devleti olursa olsun biat edilecek bir yapı olmadığının anlaşılması belleği zayıfla(tıl)mış olan solun temel ihtiyacı. Aksi taktirde uygulamaların İstiklal Mahkemeleri ya da DGM’lerden farkı kalmayacağı gibi meşhur 1936-38 Moskova Duruşmaları’nda savunulan adaletsizliğin tecellisine katkı yapacağı da unutulmamalı. Bizler devleti ve onun hukukunu korumak yerine emekçileri ve geniş halk yığınlarını koruyacak politik araçları geliştirmek zorundayız. Ve bunu yaparken ne orducu bir çizgiye ne de yeni liberal bir çizgiye savrulmalıyız. Emekçilerin ve solun örgütlü bir güç ol(a)maması yanlış şeyleri söyleyip, yanlış yerde saf tutulmasını gerektirmez. Aslolan sınıf hareketini kucaklayacak, ondan yana politikalar üretebilecek bir cephenin inşasıdır.













