Makaleler
| “Dirlik Düzenlik” ve Anayasa - Masis Kürkçügil |
|
|
|
|
“...tarihte de bugün de olan odur ki, çok millet ihtilalden sonra dirlik düzenlik idaresini kuramamıştır.” İsmet İnönü, 14.10.1961 Anayasa egemen sınıfların iktidarı kullanma tarzlarının hukuki ifadesi olarak muhakkak ki küçümsenmeyecek bir öneme sahiptir. Bir başka ifadeyle, hukuki yapının temel göstergesi olarak sunulan anayasanın kendisi, tartışmaları, çeşitli egemen kesimlerin beklentilerinin örtülü ifadesi olarak sosyalistlerce gözeneklerine dek irdelenmelidir. Ancak anayasanın bir başına hukuki yapının özünü teşkil etmesi fazla hukukçu bir yaklaşımın ürünüdür ve hukuğun dahi tamamlayıcı unsurlarını gözardı etmeyi gerektirir. Örneğin, ceza yasalarında karşılığını bulmayan anayasal kısıtlamalar, sınırlamalar ve haklar1 olabileceği gibi, hem anayasada hem ceza yasalarında yasak olan kimi madddeler günlük yaşamda geçersiz olabilirler. Kısacası yasalardan daha önemli olan fiiliyattaki durum, uygulamalardır. Bunu da belirleyecek olan soyut ve tarih dışı belirlemeler değil, sınıf mücadelesindeki güçler ilişkisi ve giderek bu ilişkilerin kurumsal/örgütsel bir ifade almaya yönelen ürünleridir.
Hiçbir sınıfın diğer bir sınıfa zorda kalmadıkça, çıkarlarına denk düşmedikçe, kendi varlığı ile uyumlaştıramadığı sürece, değil maddi düzeyde, hukuki çerçevede dahi nimetler bahşetmesi tarihin tanığı olduğu bir olgu değildir. Hiçbir irdelemeye, değerlendirmeye tabi tutulmadan geçmiş anayasaların kutsanması, doğal olarak yeni anayasanın tarih dışı bir mahkûmiyetine yol açmıştır. Yaygın kanıya göre, daha önceki tüm anayasalar (1876’dan itibaren) ilerici iken, bu anayasa, toplumun ilk gerici anayasasıdır. Ama geçmiş anayasaların tarihsel geçerliliği ve pratik ifadeleri üzerine resmi ideolojinin dışına çıkılmadan ‘gerici anayasa’yı oluşturan tarihsel zemini kavramak mümkün müdür? Çok somut ve açık olarak sormak gerekirse bu anayasa olmasaydı sosyalistlerin bir anayasa sorunu olmalı mıydı, olmamalı mıydı? Ya da başka bir ifadeyle 1961 Anayasasını savunmak, dert edinmek doğru muydu? Geçmişteki anayasa mitinglerindeki, mahkemelerdeki savunmaya kadar uzanan anayasa fetişizmi, ideolojik bir manipülasyon olarak, sosyalist hareketin bir dizi sorunu kavramasını güçleştirdiği gibi, bağımsız bir sınıf politikası oluşturmada gösterdiği politik zayıflığın unsurlarından biri olmamış mıdır? Anayasa muhakkak ki belirleyici bir sorun olarak öne çıkartılmamalıdır (nedense kimi zaman çıkartılmıştır). Anayasa ile birlikte ve biraz da onun sayesinde toplumun somut tarihsel oluşumu görmezlikten gelinerek, resmi ideolojinin sosyalist düşünceye bir dizi hastalıklar aşılamasına meydan verilmiştir. Sosyalistlerin tarih bilinci ağırlıklı olarak resmi ideoloji ile damgalanmıştır. Bunu aşma yolundaki çabalar ya Kemalistlerle kurulması hayal edilen anti emperyalist milli cephe adına mahkûm edilmiş (1971 öncesinde) ya da Kemalizmin sınıf karaterine bağlı olarak Kürt ulusuna karşı tutumu da sergilendiğinde sessiz geçiştirilmiş, hatta milliyetçilikle (!) bile itham edilmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemde, bu köhne ideolojik ayakbağlarından kurtulunmasını sağlamak görevlerimiz arasında küçümsenmeyecek bir yer tutmaktadır. Düzen partileri arasında medeni ilişkiler kurulamaması da 12 Eylül’ün gerekçelerinden biri olarak gösterilmiştir. Özünde AP-CHP koalisyonunun gerçekleşmemesinden kalkınan bu varsayım, ‘fazla normal’ bir burjuva demokrasisinin sınıf mücadelesinin her düzeyinde ayakta tutulabileceği inancına dayanmaktadır. Hal böyle olunca ve Ecevit’in taraftarlarını bile tedirgin eden AP’ye uzlaşma önerileri gözönüne alındığında Demirel’in vurdumduymazlığı ve gayrı medeniliği tarihsel bir faktör olmaktadır bir başına. Sokağı gözardı eden bu yaklaşım, zaman zaman en gelişkin burjuva demokrasilerini yaşayan Avrupa ülkelerinin dahi geçirdikleri olağanüstü dönemleri anlamaktan acizdir. Fransız devriminin bir dizi taleplerinin neredeyse yüz yıl sonra ve birkaç devrimle kısmen gerçekleştiğini unutanlar, aynı ülkede İkinci Dünya Savaşı öncesinde kurulan toplama kamplarını ya da Cezayir Kurtuluş Savaşı dönemindeki uygulamaları görmezlikten gelmektedirler. En gelişkin burjuva demokrasisi diye gösterilen “ihtilal-i kebir” Fransa’sının başka bir tür demokrasinin, doğrudan demokrasinin, yani işçi konseyleri demokrasisinin beşiği olduğu da hiç mi hiç hesaba katılmamaktadır.2 Bir türlü kitabına uydurulamayan demokrasi çabalarının ‘istenildiği gibi’ verimli olmamasının nedeni biraz da kitabın kendisinde aransa daha iyi olmaz mı? Bu akıllı uslu demokratlar tarihin nesnel akışlarını, sınıf mücadelesinin çeşitli evrelerini, toplumsal felçleşmeyi ya da devrimci kabarışı saf hukuk ve günübirlik politika gözlüğünden izlediklerinden sonuç her zaman serzeniştir. Küçük burjuva aydınının demokrasi mücahitliği anayasa mistifikasyonunda en belirgin halini alır. Büyük Fransız Devrimi hakkında bir devrimci ile bir burjuvanın ve hatta resmi sosyalistlerlerin anlayışı arasında uçurum kadar fark varken, öylesine kitlesel dönüşümler yaşamamış Türtkiye’de yakın tarih üzerine hâlâ İttihatçı kalıntısı anlayışların sürdürülmesi, sosyalist hareketin küçük burjuva niteliğinin küçümsenmeyecek bir göstergesidir. Kimi tecrübeli politikacıların da anayasa tartışmaları sırasında ısrarla belirttikleri gibi anayasanın içeriği kadar kimi zaman önemli olan seçim sistemi de hesaba katılmalıdır. (1961 Anayasası’ndan en çok şikayet eden AP’nin ağzını açabilen sözcülerinden Çağlayangil, “1961 Anayasa’sının iyi işlememesinin başlıca sebebleri arasında siyasi bünyemize uygun bir seçim sisteminden yoksun bulunmamız sayılabilir” demekte.3 Bunun yanısıra, işleyişin kavranması için, kimilerinin “sessiz anayasa” dediği Meclis İç Tüzüğü’nün de –son Cumhurbaşkanı seçim turlarındaki önemi bir yana– 1960 öncesindeki anayasayı bile gölgede bırakabildiği unutulmamalıdır. Çerçeve bununla sınırlı kalmamakta, politikacılığı meslek edinmişlerin yanısıra, Evren’in de sık sık altını çizdiği, parti içi demokrasisisinin işlememesi de önemli olmaktadır. Buradan parti tüzüğüne varılabilir ve parti tüzüğü denince bunun en belirgin anlamı (?) Tek Parti döneminde bulunabilir. Böylece Anayasa tartışması kendiliğinden parlamenter rejimden, “demokrasi”den başlayıp dallanıp budaklanıp sınıf mücadelesinin gemlenmesini, örtülenmesini üstlenen bir işlevin açığa çıkartılmasına yönelir. Kitleler zorla ya da isteyerek bir pratikle yüz yüze geliyorlar ise, devrimciler de bu pratiğin içinde bulunmak durumundadırlar. Anayasaya hayır, devrime evet tarihsel olarak ne kadar doğru olursa olsun, kitleleri bir adım ileriye götürmez. Reddedişin siyasal gerekçeleri çok somut bir zemine oturtulmalı, bu olumsuzlamanın tarihsel doğrultusu açık seçik konmalıdır. Kitleleri ivmelendirecek, hareketlendirecek bir geçiş anlayışı ile bezenmesi gereken kampanyalar, kitlelerin kendi özçıkarlarına uygun biçimlenmelere yol açmalıdır. Bunun için de kitlelerin içinde bulundukları bilinç, konum gözden uzak tutulmadan talepler üretilmelidir. Devrim çağrısı çağın karakterini belirtmektedir ama güncel durumda karşılığı yoktur. Olsaydı, hayır değil boykot çağrısı geçerli olurdu. Ve onla birlik kitlelerin özörgütlerinin alternatif olarak ortaya çıkmış olması gerekecekti. Somut durumda kitlelerin siyasallaşması için özenli bir teşhir kampanyası, cuntanın uluorta propagandasına karşı, kitlelerin özbilinçlerine kavuşmaları yolunda öncelik taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde bağımsız bir sınıf politikasınının oluşturulması yolundaki engeller yalnızca cuntanınkiler değildir. Her türden reformist, maceracı akımlar da kitlelerin örgütlenmesi ve siyasallaşması yolunda farklı farklı, hatta kimi zaman birbiri ile çelişir de olsa ciddi engeller yaratacaklardır. Düzen güçlerinin aralarındaki ilişkiler, bu ilişkilerin çeşitli düzeydeki ifadeleri, her ne olursa olsun devrimcilerin ilgi alanı içinde olmalıdır. Ne kadar solculuk yapılıp gözardı edilirse edilsin, bir an dahi unutulmaması gereken husus, kim ne derse desin kitlelerin şu ya da bu oranda düzen güçlerinin yaptırımları ile yüz yüze olduklarıdır. Kitleler için somut bir gerçeklik olan, devrimciler için abes olursa “çocukluk hastalığı” kangren oluyor demektir. Anayasa tartışmaları ve oylaması, devrimcilerin dışındaki bir gelişmenin ürünü olmuştur. Ancak gelecekteki tutumları açığa çıkartması açısından anlamlıdır. Kitlelerin siyasallaşması adına en küçük çaba küçümsenmeden değerlendirilmelidir. Kitlelerle kaynaşmanın dünyevi yolu budur, aksi tutumu savunanlar kendilerine ancak uhrevi bir çözüm arayabilirler. Kemalizm ve Anayasa “Hâkimiyet bilâkaydü şart milletindir.” Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1924, madde 3 “Milli Mücadele” Meclisi, oluşumu itibarı ile Kemalîlerin denetlemekte hayli güçlük çektikleri, oldukça türdeş olmayan bir görünümdeydi. Daha sonra Halk Fırkası’nı kuracak olan Kemalîlerin Birinci Grubu’nun dışında kalanların oluşturduğu, oldukça farklı kesimleri içeren İkinci Grup, Mustafa Kemal’in yetkilerini sık sık sınırlamalara girişirken siyasal yöneliş olarak da onun öngördüklerini kösteklemekte idi. Ayrıca her iki grubun dışında kalanların küçümsenmeyecek toplamı da gözönüne alınırsa, Meclisin bileşimi ciddi bir sorun halini almıştı. Özellikle Misakı Milli sınırları içinde bulunan Musul’un Lozan görüşmelerinde Ankara’ya kalmayacağı belli olunca ve İkinci Grup’un Misakı Milli sınırları üzerindeki hassasiyeti ortaya çıkınca Meclisin yenilenmesi kaçınılmaz oldu. Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdaafai Hukuk Cemiyetleri’ni Halk Fırkası’na dönüştürerek “müntehib-i sâni”lerin (ikinci seçmenler) yekvücut kendi adaylarını desteklemeleri için elinden geleni yapmıştır.4 Denebilir ki Cumhuriyet’in ilk seçimi sonrakilerden bazılarını aratmayacak güdümlülükte gerçekleşmiştir. Sonuçta yüzde yüze yakın bir başarı sağlanmıştır. İki dereceli seçimlerin “demokratikliği” üzerinde ayrıca durmaya gerek yok. 1923 seçiminin oluşturduğu meclis de beklenenin aksine hık deyici olmamıştır (demek ki o günlerde Mustafa Kemal kendine uygun, örneğin bir Danışma Meclisi kuracak kadar güçlü değilmiş). Bu meclisin hazırladığı anayasa esas olarak meclisin cumhurbaşkanı karşısında yetkilerini koymuştur. 1924 Anayasasının yapılmasına dek, neredeyse yeni bir anayasa olarak addedilmeye kadar varan 1909 tadilatları ile 1876 Anayasası zemin olarak varlığını korumuş ve 1921 Anayasası başat olmak üzere birlikte, karman çorman bir anayasa hukuku oluşturmuşlardır. 1924 Anayasası’nın en çok üzerinde durulan maddelerinden biri, hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu beyan eden üçüncü maddesi olmuştur. Gerçekte bu ilkeyi bir önceki mecliste İkinci Grubun mu daha içten bir biçime savunduğu tartışılabilir. Ancak olayların tartışmaya izin vermediği bir husus varsa o da bu ilkenin hem seçim mekanizması, hem Cumhuriyet Halk Fırkası tüzüğü (1927) ve hem de Tek Parti uygulaması açısından dahi hiçbir zaman gerçekleşmediğidir. Celal Bayar, 1960 darbesi ve onun ürünü olan 1961 Anayasası ile bu ilkenin zedelendiğini sık sık tekrarlamıştır. Kendi açısından 1950–1954–1957 seçimlerinde bu ilke canlanmış olabilir ama daha önceki seçimlerde kendi anlayışı açısından bile böyle bir şeyin doğrulanmasına rastlamak mümkün değildir. 1950 sonrası seçimlere hile katıldığı iddiası safkan Kemalistlerce çokça söylenmiştir. Ama bu hile oranının öncekilerle kıyaslanması nedense pek akıl edilmez. Anayasanın bu dönemi için ne anlama geldiği meslekten aydınlar arasında bile genellikle açık bırakılmıştır.5 Hemen belirtmek gerekir ki CHF’nin 1927 Nizamnamesinde, 1924 Anayasasında yer alan “hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir” ilkesi yer almamaktadır. Onun yerine daha kestirme bir egemenlik yolu bulunmuştur, o da fırkanın kurucusu ve genel başkanı olarak Gazi Mustafa Kemal hazretlerinin “daimi” kılınmasıdır. Böylece parti başkanlığı (onun ataması ile genel başkanvekilliği ve genel sekreterlik) seçim dışı kalmıştır. Her partinin kendi iç meselesi deyip sorunu geçiştirmek ya da Mustafa Kemal’in şahsında güvence aramak isteyenler olabilir ve her devirde olmuştur da. Ancak Tek Parti döneminde CHF, yakın dönemdeki CGP ile karıştırmamalıdır. Devlet ile partinin iç içeliği, partinin karakteri ile devletin karakteri arasında özdeşliğe varan bir ilişkinin varlığı tüzük maddelerini Anayasa’dan çok daha önemli, çok daha işlevsel ve hatta belirleyici bir kimliğe büründürüyordu. Tek Parti’nin bir başka anlamının partisizlik olduğu unutulmamalı. Bu durumda, tüzükte daimi başkan olarak gözüken, çaresiz (!) “daimi” Cumhurbaşkanı da olmak zorundaydı. 1927–1946 döneminin tam bir dökümü gözönüne alındığında işleyiş açığa çıkmaktadır.6 CHF Daimi Genel Başkanı fırka tüzüğünden aldığı yetkiyle mebusları tayin ediyor, ardından CHF Kurultayı yapılıyor, yeni seçilenler temennalarını edip mecliste ilk hayırlı iş olarak kendilerini seçeni Cumhurbaşkanı olarak seçiyorlardı. Özetle Anayasa’da yasama ve yürütmeye dair maddeler ne olursa olsun, fiiliyatta “Tek Adam” kelimenin tam anlamıyla iktidarı elinde toplamıştı. Cumhurbaşkanının Meclisi feshetme yetkisinin bulunmaması, cansız bir ibare olarak, ancak hukukçuluk oynamaya sevdalı olanların ahkam kesmelerine yaramaktaydı. Böylece parti içi demokrasinin Kemalist anlayışı da daimi (sonra değişmez) genel başkanın seçtiği başkanvekili ve genel sekreterden kurulu Genel Başkanlık Divanı’nın oluşumunda beliriyordu. Genel Başkan ancak genel idare kurulu üyelerinden bu seçimi yapabilirdi. Genel idare kurulu üyelerinin de yine genel başkanca seçildiği hatırlanırsa “demokrasi”nin sınırlarının genel başkanda başlayıp genel başkanda bittiği ortaya çıkar. “Netice itibarıyla genel idare kurulu üyelerini de genel başkanlık divanı, dolayısıyla genel başkan tayin ederdi... Görülüyor ki tek parti devrinde aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan genel başkan bir yandan parti teşkilatına, öte yandan meclise sadece manevi kişiliği otoritesiyle değil, parti tüzüğü ile de hâkimdi.”7 1924 Anayasasının ilk siyasal pratikleri “Fevkâlade mahkemelerde Takrir-i Sükûn kanunları ile İstiklâl Mahkemeleriyle memleketin idare edildiği, vatandaşların sorgusuz sualsiz ölüme sevk edildiği zamanlarda mı hakim teminatı vardı?” (Adnan Menderes; 19 Ekim 1957) Ama bu anayasa ve seçim mekanizmalarıyla birlikte meclis içinde dahi bir muhalefetin oluşmasını engellemek mümkün olmamıştır. Özellikle, Meclis içi muhalefetin 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ile açığa çıkması, İstiklal mahkemelerinde idamlara kadar uzanan bir mücadeleyi gerektirmiştir. Milli Mücadeleciliklerinden zerre kadar şüphe edilemeyecek Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay gibi önde kişilerin bulunduğu parti “bir anlamda” İkinci Grubun sürdürücüsü oluyordu. Yani Mustafa Kemal kendine göre kurduğu mecliste hayatının en zor iktidar mücadelesini vermek zorunda kalıyordu. Yeni parti birçok resmi ağzın belirttiği ile sınırlı olmayan görüşler de içeriyordu. Yani sakız haline getirilen laiklik, ecnebi sermaye meseleleri yine gericiliğe gerekçe olarak gösterilirken, tek dereceli seçim, belediye başkanlarının merkezden atanması yerine yerinden seçimi, cumhurbaşkanının aşırı yetkilenmesine karşı oluşları değerlendirilmemektedir. Hele partinin kapatılması ile eşzamanlı öteki olaylar nedense birlikte irdelenmemektedir. Bilindiği gibi Takrir-i Sükûn Kanunu ile hem o günkü sosyalist hareket susturulmuş hem basın hizaya getirilmiştir. “Doğu’da İsyan” ise dönemin baskın olayıdır. Kurulan İstiklal Mahkemelerine TCF mebusları anayasaya aykırılık gerekçesiyle katılmamışlardır. Böylece sağ ve irticai diye adlandırılan TCF’nin karşısında devrimci olarak görülen CHP hem Kürt ayaklanmasının kana boğulmasının, hem sosyalist hareketin, basının susturulmasının ve hem de İstiklal Mahkemelerinin sorumluluğunu tek başına yüklenmiş bulunmaktaydı. İstiklal Mahkemelerinin anayasaya aykırı olup olmaması isyan halinde fazla biçimsel bir tartışma olabilir. Ancak o yüce Kemalist Anayasa’nın varlığında dahi her türlü toplumsal ve ulusal muhalefetin çanına ot tıkılıyorsa, sosyalizm adına cellata prim vermenin vebali kolay kolay ödenebilecek gibi değildir. Hemen belirtmek gerekir ki ne TCF Kürt isyanından sorumlu idi ne sosyalistler. Hatta sosyalistler hem TCF hem Kürt isyanını gerici saydıklarından hükümeti desteklemekte idiler. Kürt isyanına gelince, isyanın sınıf karakteri tartışılabilir ancak iki nokta açık: a) İsyana katılanlar Kürttür ve hilafetçi diye gösterilecek Türk kesimleri bu isyana katılmamışlardır. Yani başındaki yönetim ne olursa olsun isyan Kürtlerin isyanıdır, aşırı fanatik müslümanların değil. b) İslam dünyasındaki etkinliğinden ötürü, Hilafetin kaldırılması için elinden geleni yapmış olan İngiltere’nin Hilafetçi bir isyanı desteklemesi söz konusu olamaz. Bunun yanı sıra İngiltere’nin o gün için bağımsız bir Kürt devleti kurulmasında da bir çıkarı yoktur. Musul’u almıştır. Anadolu’daki bir Kürt ayaklanmasının başarısı halinde kendi bölgesine de sıçrayabileceği açıkken, İngiliz emperyalizminin o günkü bizim solculardan daha saf olmadığı düşünülürse, İngiltere’nin böyle bir isyanı desteklemesi abestir. Küçük bir nokta daha, aradan onca yıl geçmesine rağmen bu iddiayı doğrulayacak, ciddiye alınabilecek bir delil gösterilememektedir. Hâkim ulus burjuvazisinin kalkıp zabıtayı meşgul etmeden itiraf etmesi bekleniyorsa daha böyle sapıtmalarla çok uğraşılır. Şeyh Sait isyanının sınıf karakteri ele alınarak yapılan eleştiriler de geçersizdir. Kemalist rejim hiçbir zaman kendisiyle uyum içinde olan geleneksel kesimleri rahatsız edecek bir girişimde bulunmamıştır. Kırsal alanda geleneksel ilişkileri dönüştürmeye yönelik bir uygulamanın bulunmaması bir yana, deyim yerindeyse fiili bir ittifakla geleneksel etkinliklerin sürdürülmesi sağlanmıştır. Kürt isyanlarına karşı gösterilen sınıf hassasiyeti ne yazık ki devletin kendisi için geçerli görülmemiştir. Anayasa mistifikasyonu, Kemalist ideoloji ile şerbetlenme çabalarının dışında düşünülemeyeceği gibi enternasyonalist görevlerin bunca geç fark edilmesinde Kemalist tarih anlayışına teslimiyetin payı büyük olmuştur. Kitlelerin tashih ettiği girişim: Serbest Fırka “...kazanan İdare Fırkası’dır çocuk! Yani jandarma, polis, nahiye müdürü, kaymakam ve valiler.” Mustafa Kemal Atatürk Önümüzdeki dönemde kurulması muhtemel partilerin kurucularının sıkı bir denetimden şimdiden geçtikleri gözönüne alınırsa, arzulanan siyasal partiler yelpazesinin de kendisine ters gelmeyecek, zorluk çıkarmayacak bir bileşimde olmasına özen gösterilecek demektir. Nedenleri ve ortamı ne kadar farklı olursa olsun niyetle politika yapılamayacağı bu bapta denenmemiş değildir. TCF’den sonra, hatta 1927 CHP tüzüğünden sonra, koşulların hiç de elverişli olmamasına rağmen, Mustafa Kemal ikinci bir parti deneyimine girişmiştir: Serbest Fırka. Partinin kuruluş nedenleri, ilkeleri, kurucuları ve kapatılış gerekçesi uzun uzadıya tartışılabilir. Ancak konumuz açısından bizi ilgilendiren husus, Gazi’nin eli ile kurduğu partinin Gazi için bile başa bela olduğudur. Burada hemen resmi ağızla yine irticadan dem vurulabilir. Ancak Fethi Bey’in Mecliste açık olarak belirttiği gibi, irticai diye nitelendirilebilecek güçler CHF içinde olabilirdi (ve Serbest Fırka’dan sonra da CHF içinde varlıklarını sürdürürler). Aslolan kitlelerin Serbest Fırka’yı beklenmeyen bir coşku ve destekle karşılamaları idi. O günün işçileri önemli oranda yeni partinin arkasında idiler. Partinin siyasal karakterinin CHF’den daha sol mu sağ mı olduğunu tartışmayacağız, ancak devletle yüz yüze gelen SF’nin (o günlerde valiler aynı zamanda CHF’nin il başkanları idiler) katıldığı tek seçim olan Belediye seçimlerindeki yolsuzluklara rağmen aldığı sonuçların Gazi Hazretlerini hayli ürküttüğü bir gerçek (Ali Fethi anılarında, seçimleri kendilerinin kazandıklarını belirtir). Siyasal tarihimizde kendine özgü, her yönü ile tartışmaya uzun süre açık kalmış bu partinin siyaset yapması, yani kitlelere yönelmeye başlaması ile birlikte fahri kurucusu Gazi’yi ve fırkasını –o gün için buna devlet de denebilir– cihat açmaya zorlamıştır. Fırkanın etkinlik sağladığı bölgeler, genellikle kapitalizm öncesi ilişkilerin oldukça çözülmüş bulunduğu bölgelerdi. Bir başına İzmir olayları dahi SF’nin kendi yöneticilerinin tahmin etmedikleri bir sorunla, iktidar sorunuyla bir anda yüz yüze gelmelerine yol açmıştır. Özetle, kitlelerin yeni fırkaya gösterdikleri yakınlık hem iktidarın hem muhalefetin beklentilerinin dışına taşmış ve arzu edilen meclis içi medeni ilişki (denetim) yerini sert ve dönüşü olmayan tartışmalara bırakmıştır. Böylece siyasiler düzeyinde akıllıca planlanmaya çalışılan SF girişimi, kitlelerin ona verdikleri beklenmedik önem ve anlamdan ötürü denebilir ki tersine dönmüştür. Siyasallaşmanın, bugünkü ile kıyaslanamayacak derecede geri olduğu bir dönemde yaşanan bu olay, her türlü seçim oyununun, hukuki çerçevenin kitlelerin yükselen siyasallaşması ile bertaraf edilebileceğinin göstergesi, aceleci ve umutsuzluktan kaynaklanan sol yaklaşımların baştan ölü doğduğunun tarihsel bir kanıtı olarak zihinlere nakşedilmelidir. Serbest Fırka “bir anlamda” bir önceki mecliste, idam sehpalarına kadar uzanan muhalefetin yok edilmesi çabalarından sonra şu ya da bu biçimde, Meclis içinde dahi olsa toplumdaki kimi farklı kesimlerin karşı karşıya gelmesine yol açmıştır. Dün Gazi Hazretlerinin yapamadığını, bugün cuntadan beklemek, yani bırakalım sınıf mücadelesinin çeşitli görünümlerinin biçimlendiği temel alanları, Meclisin dahi bütün kısıtlamalara rağmen tek sesli bir meclis haline getirilmesi olasılığını kesin görmek ve buna paralel olarak, yasal görünümlü çalışma alanlarının ve yollarının yüzde yüz kapalı olduğuna varmak, sınıf mücadelesinin gerçek alanlarının daha baştan düşmana teslim edilmesini getirecek tehlikeli bir yoldur. 1961 Anayasası ve 12 Mart eşiği Devlet ve hükümet arasında eskiden beri bir uyumsuzluk olduğu söylenir (Celal Bayar, DP'nin hükümet olabildiğini ama iktidar olamadığını söyler). 1924 Anayasa'sının “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” temel ilkesine rağmen DP devrinde de facto bir ayrımın ürünleri vardır. Tabii DP'nin bürokrasiyi hiçe sayması, yedek subaylarla ordunun idare edilebileceğinin söylenmesi, üniversite hocalarını kara cübbeliler olarak nitelemesiyle, maaşlarının hatırı sayılır düşüklüğü dayanılmaz hale gelince, sosyal statü ve toplumsal artık ürünün paylaşımında geleneksel alışkanlıklarını sürdürmek isteyen bürokrasi “DP'nin son günlerinde” iyice devletlu olduklarını belirtmenin yollarını kaçırmıyorlardı. NATO'ya ve CENTO'ya bağlılık andı ile millete seslenen 1960 darbesi (1958 Ağustos kararnamelerinden sonra uluslararası planda farklı bir tutum takınıp –Menderes SSCB'ye seyahat etmek durumundaydı– geleneksel “dostluk” ilişkilerini zedelemekle karşı karşıya kalan DP son günlerinde ticarete yaptığı müdahalelerle de ticaret burjuvazisinin hoşnutsuzluğunu üzerine çekmişti), burjuvazi ile bürokrasi arasında bir denge oluşturmak için yeni bir Anayasa ile taçlandırıldı. [Bu dengenin boşluğundan her ikisinin de hesaplayamadığı bir unsur, yani işçi sınıfı da yararlanmaya başlayınca Anayasa lüks olarak addedildi ve bu lükslük ithamı işçi sınıfına yöneltildi.] Yeni Cumhuriyetin Anayasası özerk kurumlar (Millî Güvenlik Kurulu bunların en etkili olanı idi) aracılığı ile parlamenter sistem içinde egemenliğini sınırlayamadığı burjuvaziye bazı kayıtlar koydu. 1924 Anayasasının sözkonusu ilkesi reddedilmedi –ama Millî Güvenlik Kurulu, Anayasa Mahkemesi, DPT gibi kayıtlarla. 1961 Anayasası dengeli bir anayasadır, bunun sadece hukuki, toplumsal bakımdan değil iktisadî açıdan da temenni edildiğini söylemeli (Devlet Plânlama Teşkilâtı). Bu denge ne iç dinamiğin getirdiği rasyonellik ne de sınıf mücadelesindeki zıtlıkların aktif bir dengede bulunmaları anlamındadır. Dönem ABD'nin rakipsiz, egemen düzenleyici olduğu yıllara rastlamaktadır. Ve altmışların sonunda etkin olarak sözü edilebilecek olan bir AET, SSCB (kısmen)’nin sunacağı seçenekler ya da daha doğrusu onların da dahil olduğu bir seçenekler demeti yoktu. Sayılarla manzarai umumiye de yabancı yatırımların, 1960'dan sonra, öncesi ile kıyaslanmayacak kadar artış kaydettiği yolundadır. On yıl içinde gelen yabancı yatırım ve giden kâr transferi, üç yıllık bir dönemde aşılmıştır. 1960-1970 dönemi kabaca Türkiye'nin sanayileşmesi anlamına gelir. Dönem sonunda sanayinin payı (eğer ticaret ve ulaştırma kesimlerine değer yaratıcı başlı başına kesimler olarak bakmazsak) tarımı geride bırakmaktadır hemen hemen.8 1960’lı yılların hemen hemen bütün dünyada bir büyüme dönemine karşılık düştüğünü de akıldan çıkarmamak gerek. Böyle bir dönemde hazırlanan Anayasa’nın maddelerinden çok işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin de reel gelirlerinin artmasına imkan veren ekonomik büyüme, toplumda bir “barış havası”nın maddi temellerini hazırlamıştır (yolların yürümekle aşılmayacağı sözü ancak böyle bir ortamda söylenebilirdi). 1965 seçimlerinde, seçim sisteminde yapılan bir değişiklik beklenmedik sonuçlara yol açmıştır. “milli bakiye” sistemi ile bütün küçük partiler en ücra köşedeki oylarını bile değerlendirince, Türkiye İşçi Partisi on beş milletvekili ile meclise girdi. Anayasa ve seçim sisteminin hiç de birbirinden kopuk ele alınmaması gerektiğinin belirgin bir örneği olan 1965 seçimleri sonrasında CHP, AP’nin tek başına iktidarını engelleme adına yapılan değişiklikten, hesapta olmayan TİP’in güçlenmesi üzerine “Ortanın Solu” politikasına başladı. 1969 seçimlerinde milli bakiye sistemi kaldırılınca, bir önceki seçimdekinden bir miktar az oy alan TİP, ancak iki milletvekili çıkardı. Ama arada seçim mekanizmasının dışına çıkan bir hareketlilik başlamıştı bile. 1961 Anayasasına uygun meclis ne tür bir sistemle seçilmeliydi? Demokratlarımız buna milli bakiye de diyebilirler. Ama tersinden soruyu sormakta yarar vardır belki de, parlamento nasıl oluşmalı ki o anayasayı güçler ilişkisine uyumlu bir şekilde yorumlasın? 27 Mayıs Anayasasına öncekilerle ve sonrakilerle kıyaslanamayacak derecede demokratik, ilerici, “sosyalizme açık” vb. nitelikler vehmedenler, bunlara kanıt olarak ya ölü metinleri ya da 1960–1970 dönemini göstermektedirler. Tabii bu dönemin olaylarını hukuki metinlerin tahrik ettiğini sağcı politikacı ve yazarlar çokça beyan ettiler. Onlara göre olayların müsebbibi 1961 Anayasası idi. İşin ilginç yanı, ilerici geçinen kimi yazarlar ters taraftan aynı kanıyı paylaşıyorlardı; 1961 Anayasası idi ilerici addedilen kimi gelişmelere yol açan. 27 Mayıs’ın görüntüsel ivmelendiricisi olarak gözüken öğrenci olaylarında sosyalist bir etiket ya da etkenlik görülmediği gibi, Anayasayı hazırlayan kişilerin de sosyalistlikle uzaktan yakından bir ilişkileri yoktu. Hal böyle olunca, anayasanın sosyalizme ne diye açık olması gerektiği temellendirilememiştir. Anayasa’nın, sosyal bir anayasa olarak kabul edilmesine yol açan kimi maddelerin (Üçüncü bölüm: Sosyal ve iktisadi haklar, madde 35’ten itibaren) sonuncusu (madde 53), maddelerin geçerlilik sınırlarını (bir anlamda geçersizliğini) oldukça açık bir biçimde ortaya koyar: “Devlet bu bölümde belirtilen iktisadi ve sosyal amaçlara ulaşma ödevlerini, ancak iktisadi gelişme ve mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.” Hiçbir yönetim sözü edilen maddeleri yerine getirmediği için cezalandırılmadığı gibi, hiçbir denetim mercii de böyle bir girişimde bulunmamıştır. Bırakın devletin sosyalliğini, yardım elini uzatmasını, tabii afetlerde dünyanın dört bucağından gelen yardım malzemelerinin yağmalanmasına bile “devlet” engel olmamıştır. Kalkıp anayasadaki maddelerden ötürü ilericilik-gericilik tartışması yapmak hukukçular için anlamlı olabilir, ama kitleler için ölü metinlerin hiçbir değeri olmamıştır. Kalpaklı Mustafa Kemal zeminli anayasanın sosyalizme açık olduğunu beyan eden suretler, yetmiş bir öncesinin nerede ise alâmeti farikası idi. Anayasa mahkemesi 141. ve 142. maddelerin aykırılığını sekize yedi gibi kıl payı ile reddedince tartışmalar sıcaklığını sürdürdü. Sanki tersi mümkün olsaydı 12 Mart döneminde, bu maddelerden yargılananlar sıkıyönetimin pençesinden kendilerini kurtarabileceklerdi. Acemi olmayan bir hukukçu dahi yukarıdaki maddelerin kaldırılması halinde sözü edilen kişilerin rahatlıkla devletin dibine dinamit koymanın çeşitli maddelerine sokulabileceğini anlayabilir. Dönemin gerekleri ne ise hukuki kılıf da ona göre uydurulabilir. 12 Mart döneminde idamla yargılanan ve idam edilen devrimcilerin, saf hukuk kurallarına göre yargılandıkları madde kapsamına girmedikleri, birçok hukukçu tarafından defalarca ve ayrıntıları ile kanıtlanmıştır. Bu kararların alınmasında 1971’de yapılan Anayasa değişikliklerinin belirleyici olduğunu söylemek de saçmadır. Yapılan değişiklikler doğrudan doğruya bu maddeleri etkileyecek yapıda değildi. (Hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması, basın hürriyeti, dernek kurma, üniversitelere dair maddelerdir bunlar, yoksa iki kişiyi elinde silah gördünüz mü asın diye bir değişiklik yok.) 1961 Anayasasının öbürlerine göre bir farklılığı yok mu? Bütün anayasaları aynı kefeye mi sokmak gerekir? Hemen belirtmek gerekir ki anayasaların birbirlerinden farklılığı tartışılmaz bir gerçek. Tartışılmaması gereken bir başka husus, bu anayasaların tümünün egemen sınıflarca, kendi ihtiyaçlarına göre ya da daha açık bir deyişle kendi aralarındaki güç ilişkilerini uyumlaştırılmasına göre hazırlanmış olduğudur. Kısacası hiçbir anayasanın hazırlanmasında kitlelerin onaylama babında dahi ciddi katılımları olmamıştır, sonuncusu da ondan önceki de referanduma tabi tutulmuş ise de, ikisinde de kitleler kabullenmek durumunda kalmışlardır.9 Bundan ötürü, küçük burjuva demokrasisi açısından dahi 1961 Anayasasını savunmanın bir anlamı yoktur. Ayrıca politik tutum açısından katalizör bir soru üretmek de mümkün: 1961 Anayasası tartışma ve oylamasında sosyalist tutum ne olmalı idi? Hazırlanışında, oluşumunda ve kabulünde kitlelerin katılımı hangi Anayasada söz konusuydu? 1961 Anayasasının ömrü öncekine göre hayli kısa oldu. Bu dönem aynı zamanda Türkiye’nin katlandığı, geçmişe göre neredeyse geometrik bir artışla sanayileştiği, kentleştiği, siyasallaştığı ve her alanda sıçramalı gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. 1961 Anayasasının maddelerinden değil, toplumun bir altüst oluşundan kaynaklanmıştır bir dizi olay. Yoksa gençlikten başlayan, işçi sınıfına yer yer köylülüğe uzanan hareketliliklerin saikini, ne metinlerde aramak mümkündür ne de bu hareketlilik içinde bulunanların, bu metinlere dayanarak davrandıkları söylenebilir. Kimse yapılan eylemlerin yasal ya da yasa dışı yönünü ölçmek durumunda değildi. Uygun gelen taleplerin meşruluğuna olan inanç, anayasa maddelerinden bin kat daha önemli olmuştur. Ama ideolojik planda, özellikle radikallerin gelişen hareketin birikimini, kendi adlarına toparlamak için anayasayı kalkan gibi kullandıkları doğru olduğu gibi, bu tutumun kimi gençlik kesimlerinde de küçümsenmeyecek bir yankı bulduğu da doğrudur. Bir anlamda doğmakta olan devrimci hareketin içine girdiği politik kıskacın oluşumunda 1961 Anayasası küçümsenmeyecek bir faktör olmuştur. Kendi anayasalarını inşa etmek zorunda olanlar, kendi tarihsel yönelişlerine uygun düşmeyen güncel bir ayak bağı edindiler. Özünde, demokratik devrim anlayışının sakatlığı, sosyalist hareketin başına bir de 1961 Anayasasının savunulması diye bir yük bindirmiştir. Sonuç 1961 Anayasası tabii ki 1924 Anayasası’ndan ve 1982 Anayasası’ndan kağıt üzerinde çalışan kitlelere taleplerini dile getirmede ve örgütlenmeye daha fazla olanak tanıyordu. Türkiye’deki gelişmeler, aynı dönemin dünya koşulları ile birlikte ele alındığında burjuvazinin baskı mekanizmalarına daha çok başvurmaya ihtiyaç duymadığı söylenebilir. Bu tarihi boşluğa göre “demokratik” olarak cisimleşen anayasa, o koşullarla birlikte değişmek zorunda kalmıştır. Hazırlayanların bu işte hiçbir katılımı sözkonusu değildir. Hikmet, 1961 Anayasası’nda da değildir. Proletaryanın geçmişle kıyaslanmayacak katlı büyümesi, hesapta olmayan siyasal gelişmelere zemin hazırlamıştır. Devletçiliğin sosyalizmle varolduğu iddia edilen yakınlığı, Kemalizmin sosyalist hareket içindeki etkinliği, demokratik devrimin asker sivil aydın zümre diye nitelenen emekli subaylar ve müstakbel Enver ve Kemallerle becerileceği inancı, reformist kesimlerde 1961 Anayasasının yorumunda meşruiyet arama sevdası; 1961 Anayasasına olmadık değerler yüklenmesine neden olmuştur. 1961 Anayasasının miadı 1971 müdahalesiyle dolmuştu. Ancak parlamentonun fesih edilememesi, darbecilerle meşruiyetçiler arasındaki çatışma, müdahalenin işlevini tamamlayamadan, yalnızca sosyalist hareketi ezmek, bir iki yıl için de olsa işçi sınıfının grev ve ücret hakkını dondurmak gibisine düzen güçleri lehine kazanımlarla sınırlı kalınmasına yol açtı. Bu süre zarfında dikkat edilmesi gereken husus şuydu: 1961 Anayasasının savunulması ile bu anayasanın baskıcı bir yönde değiştirilmesine karşı çıkılmasının aynı şey olmadığı. Ancak 12 Eylül’den sonra kimi siyasetler 1961 Anayasasının savunulmasının anlamı üzerinde düşünmeye başladılar. Anayasa 1978 yılından bu yana CHP’den başlayarak düzen partilerinin hedefledikleri güçlü devlet anayasasıdır. Kast edilen otoriter, değil kitleler nezdinde meclisin şahsında dahi siyaset yapmanın sınırlandığı, devleti temsil eden organların belirleyici hale geldiği, siyasetin partilerce icra edilmesine getirdiği kayıtlara bakılırsa partiler dışında kalan kurum ve grupların siyasetle iştigali vatandaşlık hakkı olmaktan çıkıp adli bir vaka haline geldiği bir anayasadır. Aslında, neyin siyaset yapmak neyin siyaset yapmamak olduğu da belirsiz bir hale geldiği için, uygulamaya büyük yorum olanakları düşmektedir. Mevcut durumda olduğu gibi, işveren sendikalarının talep ve açıklamaları pervasız bir biçimde yapılırken işçi sendikalarının ücret artırma talepleri biraz abartılarak söylenirse, ülke ekonomisini batırma amacı gütmek diye görülüp idama varan cezalara bile yol açabilir. Özellikle içinde bulunduğumuz ve önümüzdeki dönemde, ekonomik talepli grevlerin dahi ne kadar hızla, ister istemez, kendi iradesi dışında siyasallaşmak zorunda kalacağı düşünülürse, akla gelebilecek eski yolların ne denli geçerli olduğu rahatlıkla kavranabilir. Unutmamak gerekir ki eski hukuk ve çalışma tarzı, örgütlenme anlayışı da 1960’ların ürünüdür. Siyasal ve ekonomik altüst oluşta, DİSK’in kendi alanında dahi bir merkez olup olmadığı bir yana, olmak için ne gerekli hazırlığa ne de anlayışa sahip olduğu düşünülürse, işçi sınıfının sendikal yeniden örgütlenmesinde dahi yeni yollar ve yeni araçların bulunması gerekmektedir. Siyasetin “burjuva” içeriğiyle bile zapturapt altına alındığı, kısıtlandığı bir dönemde, girişilen her türlü çabanın siyasallaştırılabilmesi için slogancılığı bir yana koyup en küçük fırsatları dahi değerlendirmek gerekir. Kitle hareketliliğinin yükseliş dönemlerinde solculuk kendine bir zemin bulabilir ama içinde bulunduğumuz, suların geri çekilmesinin hâlâ sürdüğü bir dönemde solculuk kendisiyle baş başa kalmaya mahkûmdur. Sosyalist hareketin hukuki rahmi 1961 Anayasası olmuştur ve bu anayasa ne demeye üretilmiştir dahi denmeden o anayasa çerçevesinde ideolojik manipülasyonlara uğranılmış, o anayasa uğruna çekilmedik cefa kalmamış, o anayasa ile idama gidilmiş ve gün gelmiş yine o anayasa ile geçmişte rastlanmadık boyutlanmalara tanık olunmuştur. Şimdi yeni bir anayasa, devletin mutlak otoritesini herşeyin üstünde tutan, burjuvazinin sözcülerini dahi zapturapt altına almaya niyetli bir anayasanın tahakkümü altında mücadele edilecektir. Hukuki sınırlamaların alabildiğine arttığı böyle bir dönemde 1961 Anayasasının verdiği rehavetle benzersiz zorlu mücadeleler, yepyeni biçimlerde üretilmek durumundadır. Hukuki sınırlamaları küçümsemeden, özellikle işçi sınıfının çeşitli düzeylerdeki örgütlenmesi üstüne geliştirilecek bu mücadeleler “yeni bir hukukun” da üreticisi olacaktır. Kitlelerin ve öncünün konumuna göre farklılıklar gösterecek bu örgütlenmelerden kimi yakın örnekler geçtiğimiz on yıl içinde de bulunabilir. Franko rejiminin bitimine doğru İspanya’da kurulan “işçi komisyonları”; 1980’de Peru’da bir işçi kitle partisi oluşturabilme potansiyelini içinde taşımış olan devrimci Marksistlerin hegemonyasında bir sol Maoist grubun, kimi işçi sendikası ve köylü örgütünün, sosyalist gençlik örgütlerinin katılımıyla oluşan FOCEP (İşçilerin, köylülerin, öğrencilerin ve yoksul halkın cephesi); Brezilya’da, askeri diktatörlük altında işçi sınıfının bağımsız siyasal örgütlenmesinde ileri bir örnek olan Brezilya Emekçi Partisi’nin kuruluşu ve seçimlerdeki başarıları ile pekişmesi akla gelen kimi örnekler olabilir. Mücadelenin önüne biçimsel, betimsel, hedef ve belirlemeler koymadan, mücadelenin kendisine de pay tanıyan teorik olarak sınanmış politikalar ve yaklaşımlar, önünde sonunda kendilerini ortaya koyacaklardır. Yeter ki devrimci önderlik adına tarih sahnesine çıkanların azımsanmayacak bir kesimi, kitlelerin kazanılması yolunda bu tür anlayışlarla bezenmiş olsun.
1 1963 yılında grev ve lokavt kanunu çıkmazdan yapılan Kavel grevi hukuki açıdan ilginç bir görünüm arzediyordu. Grev o durumda yasal olmayan anayasal bir haktı. Abdi İpekçi durumun tersliğini belirtip “Kanun dışı olduğu bilinen bir olaya kanunun gerektirdiği müdahale yapılamamaktadır,” diye yazmaktaydı (Anayasa, Yasalar, Devlet, s. 34). 2 Daniel Guérin, La révolution Française et Nous, 1976, s. 99. 3 Cumhuriyet, 4.10.1982 4 Hilmi Uran anılarında, iki dereceli seçimi Atatürk’ün daha demokratik bulduğunu belirtir. Belirlenmiş mebusları seçmeye layık olanları seçmek diye özetlenebilecek bu halkçı usul de Atatürk inkilaplarına dâhil edilmelidir. 5 Mete Tunçay, Tek Parti Yönetimi (Ankara 1981) A.P. Blaustein ve G.H.Flanz’ın “Constitution of the Countries of the World” (New York, 1971) derlemesinden şunları aktarır (s.90): “1920 Polonya Anayasasından esinlendiği ileri sürülen T.C.’nin 1924 Anayasası, Mustafa Kemal Paşa’nın yönetimi altında, orada Pilsudski’nin elinde olduğu gibi, geniş ölçüde kağıt üzerinde kalan bir belge.” 6 İsmail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, s.99. Komal yay, 1978. 7 Tahsin Bekir Balta; Türkiye’de Yasama Yürütme Münasebeti. İncelemeler Ankara, 1960, s.1-6. Alıntılayan Beşikçi, age, s.127 8 Sürekli Devrim, Aralık 1978, 12 Mart Üstüne 9 Anayasa tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde Turan Güneş bu farklılığın altını çizmekte idi. Cumhuriyet, 4.5.1980, “İki seminer ve bir reform önerisinde tartışılan Anayasa”, s. 194.
|
Yazın Yayıncılık'dan
Tarih ve Siyaset Sarkacında - Masis Kürkçügil
Otuz yıllık bir dönemde, siyasetten hareketle tarihe yönelen tartışmaların ürünü olan bu derlemede yer alan Cumhuriyet ve Sosyalizm, Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu, Ermeni Meselesi, Milli Mücadele vb. gibi yazılar, esas olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bunlar; bitmiş, tükenmiş, hallolmuş, öğrenilmiş bir tarihe ilişkin olmayıp, yeniden ve yeniden gündeme gelen, bugünü ve geleceği şekillendirmeye yönelik geçmişe ilişkin sorunları, aşağıdan, yeniliklerin umudunu yeşertecek bir kapının aralanmasına yönelik, siyasetle tarih arasındaki sarkaca tutunmaya çalışan yazılardır. Tabii önceleyen tarih değil siyasettir. Dolayısıyla vaki olanın yanı sıra öngörülebilecek olan, ihtimal dahilinde olabilecek olan da bugün ve gelecek için hesaba dahil edilmeye çalışılmıştır.

Althusser'e Karşı Marks İçin
Ernest Mandel, Michael Lowy, Daniel Bensaid
"Okuyacağınız denemelerin yazarlarının göstermek istedikleri tam da Althusser'in aşılması gerektiği ve bunun varoluşçu ya da bilimsel tüm çabaya düşman bir Marksizmin tuzağına düşmeden yapılabileceği. Yazarların savundukları bakış açıları her zaman tıpatıp aynı değil, ama girişimdeki derin birlik, çağımıza uyum sağlamış bir devrimci Marksizmin kendini kabul ettirmesi için müzadele etme ortak iradesinde yatıyor. Bunun için hepsi Troçkizmin ve IV. Enternasyonalin kazanımlarından güç alıyorlar. Bunu hazır reçetelere gereksinim duydukları için değil, böylelikle teorik ve politik dakikliği seçtiklerine ikna oldukları için yapıyorlar." - Jean-Marie Vincent

Marksist İktisat Teorisi: Çağdaş Kapitalizm ve Kriz
"Güncel krizin temel meselelerinden biri, modern bir antikapitalizmin gerek kuramsal, gerek siyasi açıdan yeniden inşasıdır. Bu krizin kapitalizmin bizatihi temelleriyle ilgili olduğunu ve kapitalizmin, bu sistemin temel toplumsal ilişkileri yeniden tartışma konusu yapılmaksızın içinden çıkılamayacak bir çıkmazda olduğunu göstermek söz konusudur. Mevcut konjonktürde, bu acil ve öncelikli bir görev halini almıştır:
Krizle birlikte, bir yandan barbarlıkla, diğer yandan toplumsal dönüşüm arasında zamana karşı bir yarış başlamıştır; artalanda ekolojik krizin yarattığı tehdit de eklendiğinde, bu seçim daha da hayati bir önem kazanmıştır."






Bu yazı, Mart 1983 tarihinde Enternasyonal dergisinde yayımlanmıştır. Anayasa tartışmalarının bir kez daha hız kazandığı günümüzde bu eski ama dikkat çektiği noktalar itibariyle “eskimemiş” yazıyı tartışmalarda bir referans noktası olur diye yeniden yayımlamayı uygun gördük. 
