Höykürmelere aldanmamalı; ortada 12 Eylül Anayasası’nı tarihin çöplüğüne gönderecek bir “referandum” yok. Anayasa değişikliği diye gösterilen hususlar ise esasa, yani en azından yurttaşın haklarını açıkça yaptırımlarla güvenceye alan birtakım değişikliklere ilişkin olmayıp yürütme ve yargı arasındaki pazarlıklarla sınırlıdır. Zaten daha Ocak 2010’da AKP kurmayları, Anayasa çalışması yok dediklerinde Başbakan da “madde sayısı az olan bir anayasa değişikliği olabilir” demişti. 12 Eylül Anayasası az-biraz değiştirilerek “demokratikleştirilemez”.
Demokratik bir anayasa öncelikle oluşum itibarıyla geniş halk kitlelerinin yalnızca referandum oylamasıyla katılacakları bir süreci değil, geniş çaplı, aşağıdan, üç beş güne sığdırılamayacak, kapsamlı bir tartışmayı da gerektirmektedir. Yurttaş, pazarlık konusu yapılamayacak olan demokratik ve toplumsal haklarını anayasada güvence altına alındığını talep edebilme imkânına sahip olmalıdır. Bunun yolu da bu tartışmaları, barajların olmadığı bir seçimle oluşturulacak bir Kurucu Meclis aracılığıyla yürütmektir.
Öte taraftan ‘açılım’ın Kürt siyasi hareketinin tasfiyesi anlamına geldiğinin anlaşılmasıyla yeniden başlayan çatışmalar, referandum tartışmalarının ne kadar anlamsız olduğunu ifşa ediyor. Türkiye’de otoriter rejimin nimetlerinden nasiplenmeye son verecek bir anayasa değişikliği yapmaya niyetli bir parti yoktur. AKP %10 barajını istikrar adına savunurken seçmenin oyuna verdiği “demokratik” değeri göstermektedir.
Temel toplumsal ve demokratik haklarını cellatlarıyla pazarlık konusu yapmaya niyetli olmayanlar, yurttaş haklarını güvcenceye alan bir anayasa mücadelesini yürütenler, “hayır”la, “istemezük”le sınırlı olmayan bir tarzda bu felaketten kurtulmanın yolunu da gösterecek bir ortak kampanya düzenlemek zorundadırlar.
(Bu yazı Agos gazetesinin 16 Temmuz 2010 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.)













