SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Siyasal Gündem Demokrasi ve AKP’nin 12 Eylül’ü - Yunus Sözen

Demokrasi ve AKP’nin 12 Eylül’ü - Yunus Sözen

e-Posta Yazdır PDF

Bu yazıda önce AKP’nin anayasa yapım süreci ve değişikliklerinin 12 Eylül’ü derinleştirdiğini, sonra da bu değişiklikler geçerse ortaya çıkacak yapının dönüştürülmesinin neden çok zor olacağını açıklamaya çalışıyorum.

Dışlayıcı Anayasa Yapım Süreci

Anayasa yapım siyaseti iki sebepten daha eşitlikçi ve demokratik bir siyasal yapının oluşması için hayatidir (bu sürecin önemi Latin Amerikanın pek çok ülkesinde demokrasiye geçişten epey sonra yapılan katılımcı anayasa değişikliklerinden izlenebilir). Birincisi, anayasa yapımı katılımcı siyasetin işlediği bir süreç olursa çıkacak metin de daha demokratik olur (çünkü güçlü gruplar kendi doğrudan çıkarları dışındaki taleplere de yanıt vermek zorunda kalırlar). İkincisiyse, anayasa yapım sürecinin katılımcı olması her türlü demokratik ve eşitlikçi talebin seslendirilmesi/güçlenmesine ve demokrasinin siyasal bir oyun olmaktan çıkıp ekonomik ve toplumsal bir düzleme taşınabilmesine imkan tanır.

Hatta anayasaların yürürlüğe girdikten sonra daha demokratik bir şekilde yorumlanmasına da yarayan kısmı bu yapım sürecinde ortaya çıkan siyasettir. Ama AKP bu değişiklikleri bir sürü yalan dolandan, yok öyle bir gündem dedikten sonra meclisin önüne koydu ve şimdi de kesinlikle ortaklığı olmayan birsürü maddeyi – muhalefetin karşı çıkmasına rağmen – birleştirip referanduma götürüyor. Bu şekilde bir katakulli aslında referandum kampanyasının da seviyesizleşmesinin asıl nedeni. Kim onlarca birbiriyle ilişkisiz madde üzerinden iç tutarlılığı olan bir siyaset üretebilir? Yani, iktidar, sadece anayasa yapım sürecini otoriter bir şekilde yönetmedi aynı zamanda referandum sürecini de (beraber oylanmasiyla) siyasetsizleştirdi.

Aslında süreçle ilgili (kaçırılmış dönüştürücü etkisi dışında) bir başka büyük sorun da anayasa konusundaki değişim enerjisinin bu derece kapsamsız (en iyi okumayla) bir paketle heba edilmesi. Ama zaten boyle dışlayıcı bir şekilde hazırlanmış bir paketin dar parti çıkarlarının dışına çıkması çok zordu.

İçerikle İlgili Sorunlar

Dışlayıcı anayasa yapım süreci, içeriğin de tuzaklar ve AKP’nin kısa dönemli çıkarlarını içeren düzenlemelerle dolu olmasına yol açtı. Bu haliyle herhalde 80’lerde ve 90’larda demokrasiye geçişini yapmış (ve sonradan anayasasını değiştirmiş/yenilemiş) ülkeler arasinda en anti-demokratik degisiklikleri Türkiye yapiyor. Sendikal haklarla ilgili gerilemeyi, yerindelik denetimiyle ilgili tuzakları veya idarenin işleyişiyle ilgili şikayetleri inceleyecek Kamu Denetçiliği Kurumu oluşturup o kurumun başını hükümetin (meclisten basit çoğunlukla seçilir) seçmesi gibi komik düzenlemeleri bir tarafa bırakıp siyasal kurumlarla ilgili tarafları tartışırsak, bu paketin 12 Eylül anayasasını değiştirmek bir yana, onu derinleştirdiği rahatça savunulabilir.

12 Eylül anayasal düzenlemelerinin siyasal kurumlarla ilgili en önemli iki ayağından biri (diğeri asker) çift başlı  yürütmeyi (cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu)  kuvvetlendirmesi -- bu hem Evren/Sunalp’in gücünü  arttırma, hem güçlü/etkin hükümet yaratma, hem de neoliberal reformları rahatça yapabilme isteğiyle ilgili. Bugünkü değişikliklerse yargının üstünde yürütmeyi 12 Eylül’ün bıraktığı yerden alip daha da kuvvetlendiriyor. Bu yapısıyla da sadece solun degil siyasal liberalizmin de tam karşısında yer alıyor. Örnek olarak Anayasa mahkemesi (AYM) değişikliklerini kısaca inceleyelim.

AYM’nin yeni yapısında üye sayısı 11’den 17’ye çıkıyor. Cumhurbaşkanı (CB) 4 üyeyi doğrudan belirliyor. 10 üyeyi ise, yargıtay (3), danıştay (2), askeri yargıtay (1), askeri yüksek idare mahkemesi (1) ve YÖK (3) tarafından gösterilen adaylar arasından atıyor. 3 üyeyiyse meclis, sayıştay (2) ve baro başkanları (1) tarafından gösterilen adaylar arasından seçiyor. Böylece yürütme CB’nin doğrudan seçeceği 4 ve yine kendi atadiği YÖK tarafından gösterilecek 3 aday ve ayrıca basit çoğunlukla seçtiği için meclisten gelecek 3 adayı kolaylıkla kontrol edebilecek (yani 17 üyeden 10’unu). AYM’ler parlamenter sistemde hükümetin geçirdiği kanunların anayasaya uygunluğunu denetlediğine gore; CB ve parlamento aynı parti tarafından kontrol edildiği sürece dünyanın bütün otoriter liderlerinin gözlerini kamaştıracak, AYM’yi anlamsızlaştıran bir düzenleme ile karşı karşıyayız.

Burada iktidarın popülizminin ikiyüzlülüğüne iki tane örnek vermekte yarar var. Birincisi, başbakan ‘milli iradenin tecelligahı’ dediği meclisin AYM’ye üye seçmesiyle ilgili. Aslında meclis hiç kimseyi seçmiyor, seçen Erdoğan ve ondan sonra gelecek başbakanlar. Çünkü meclis basit çoğunlukla seçtiğine ve parlamenter sistemlerde meclis çoğunluğu bakanlar kurulunun kontrolünde olduğuna göre kurum olarak meclisin gerçekte kimseyi seçtiği yok.

İkincisi, değişikliğe göre 12 yılla sınırlanan AYM üyeligi, geçiş hükümlerine göre mevcut ve yedeklerden eklenen üyeler için eski düzenleme olan 65 yaş sınırını koruyor. Somutlaştırırsak, atanabilmesi için önce AYM raportörlüğünden bir aylığına denizcilik müsteşar yardımcılığına sonra da yüksek bürokrat kontenjanından Gül tarafından 41 yaşında yedek üyeliğe atanan yeni üye 2033 yilina kadar konumunu koruyacak – Gül’ün atadığı  YÖK’ten gelen üye de 44 yaşında. Bu, Gül’den sonra milli iradenin temsilcisi olacak cumhurbaşkanlarının milli iradeyi AYM’ye hakim kılma hakkını sınırlandıracağı gibi, Gül 25 yıla kadar atayabilirken sonrakiler sadece 12 yıl için atayabilecek. Kısaca AKP demokrasi istemiyor ayrıcalık istiyor.

Siyasal kurumsal yapı ışığında değişiklikler

Siyasal kurumlar birbirleriyle etkileşim halinde sonuç yaratır. Seçim sistemi parti sistemini, onlar da beraber yasama-yürütme ilişkilerini etkiler. Bu şekilde geniş bir çerçevede düşünürsek yukarıdaki kötü tablo vahim hale geliyor. Örneğin, meclisin AYM’ye seçtiği üç üyeyi düşünelim. Meclisin basit çoğunlukla seçtiği yetmiyormuş gibi bir de %10 barajlı bir seçim sistemiyle mecliste çoğunluk kurmuş ve sorunlu bir siyasal partiler kanununa göre düzenlenmiş bir partinin üyeleri bu seçimi yapacak. Yani seçecek olan meclisin basit çoğunluğu bile aslında temsili bir çoğunluk değil. Kısaca, baraj yüzünden, meclisten basit çoğunlukla üye seçilmesi kötü bir uygulamadan vahim bir uygulamaya dönüşüyor.

AKP neden böyle bir paket hazırladı?

Yüksek yargının verdiği bazı kararların meşruiyetini düşürmesinin yarattığı değişikliğe müsait ideolojik ortam, neden bu şekilde sorunlu bir paketle harcandı? Öncelikle, önündeki seçimleri kaybetse bile değişikliklerden küçük bir kısmı kısa bir zaman içinde sadece AKP’nin gücünü arttıracak şekilde düzenlendi (örneğin AYM üye sayısını arttırırkenki atamalar). İkincisi, AKP’nin CB ve basbakanlık seçimlerini bir süre daha kazanacağını düşünmesi. Eğer AKP seçimleri kaybedeceğini düşünseydi en azından HSYK değişikliğini daha demokratik yapardı. Üçüncüsüyse, diğer aktörleri de düşünerek düzenlemeleri yapma ihtiyacını hissetmesine sebep olabilecek tek mekanizma olan referandumu, manipule ederek kazanabilecegine inanmasi olsa gerek. Bunun sebebi de, bir yandan başka maddeler ekleyerek AKP dışı grupları etkileyebileceğine, diğer yandan da hem finansal olarak hem medyada hem de kamu organlarında sahip olduğu orantısız güce güvenmesi olmalı. Kısaca, AKP’nin kendi dar çıkarı dışında geneli düşünerek karar vermesi için hiçbir sebep yoktu ve karşımıza bu anayasa paketi çıktı.

Neden evet kötüye doğru son adım?

Bu değişiklikler onaylanırsa, uzun bir süre siyasal sistemimizin bir parçasi olarak kalacaktır. Çünkü, yürütmeyi güçlendirirsen daha sonra yürütmenin kontrol ettiği meclis çoğunluğu onun gücünü azaltacak bir düzenleme yapmaz. Diyelim CHP anayasayı değiştirecek şekilde bir çoğunlukla seçimleri kazandı, neden kendi adalet bakanının HSYK yetkilerini kısıtlasın? Yukarıdaki örnekten gidersek, AYM üye seçimini demokratikleştirmek için iki ihtimal kalıyor: 1) CB seçilen kişinin partisi seçimlerde meclisin 1/3’ünden az sandalye alır ve meclisteki 2/3 çoğunluk başka partiden olan CB’nin yetkilerini kisar; 2) Seçimlerde mecliste 2/3’ten fazla çoğunlukla hükümeti kurmuş olan parti bir sonraki seçimde çökeceğine inanarak, kendisinden sonra gelecek hükümetin yetkilerini kısar ve meclisin seçme yöntemini nitelikli çoğunluğa çevirir. Bunlar çok düşük ihtimaller olduguna göre güçlüye güç verirsen bir daha geri alamazsın kanunun işleyeceğini rahatlıkla farzedebiliriz. Kısaca bu değişiklikler kesinlikle iyiye doğru bir ilk adım değil, olsa olsa kötü bir son adım.

Ne yapmalı?

Daha eşitlikçi ve demokratik bir anayasa ve siyaset isteyenlerin barajsız, geniş seçim bölgeli bir sistemle seçilecek kurucu meclis talebini kuvvetli bir sekilde vurgulamaları gerekiyor. O halde, evet değişimin önünü tıkadığına göre, 12 Eylül anayasal düzeninin değiştirilebilmesi için bu referandumda hayır demek gerekir. Hayır sonuçta elbette ki bu dışlayıcı anayasa yapım sürecine, bu çağdışı anayasa değişikliklerine, ileride sermaye ve devlet lehine demokrasinin alanını daha da kısıtlama gücü edinecek bütün iktidarlara hayır demek kadar, halihazırdaki iktidara ve ikiyüzlü propagandasına da hayır demektir.

 

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Daniel Bensaid

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Şubat 2012
P P S Ç P C C
29 30 31 1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 1 2 3

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Dosya: Arap Dünyasında Devrimler Çağı

Paylaş

AddThis Social Bookmark Button

SİTE İÇİ ARAMA

Köstebek E-Bülten

http://sdyeniyol.org/kostebek1/kostebek.JPG