Düşmanla mücadele etmenin en iyi yöntemlerini tartışmak, onu unutmak mıdır? 1
Jean-Marie Freyssat
Şubat 1933'de, Hitler'in, Avrupa'nın en eski ve en sağlam işçi ör¬gütlerine sahip "anahtar" ülkesinde, mücadelesiz sonuçlanan zaferi, belirli bir süre antifaşistleri tepkisiz bıraktı. Üstelik, antifaşist hare¬ketin kurmayları, her şeyden önce de kendilerine ait olan bu yenilgi¬yi hafife almaktaydılar.
Ancak, işçi hareketinin derinliklerinde, "asrın gece yarısı" olmaa bile, "beş kala" olduğu, ve boyun eğilmesi gereken hiçbir kaçınıl¬mazlığın insanlığın yazgısına yön veremeyeceği, belli belirsiz biçimde hissediliyordu.
6 Şubat 1934'de aşın sağın antiparlementer girişimine karşı, 12 Şubat'ta genel grev ilan edilir. Komünist Parti ve Sosyalist Parti'nin kortejleri, yıllardır hâkim olan bölünmeye karşın, coşkuyla birleşir. Eylül'de eylem birliği anlaşması imzalanır.
Yine 12 Şubat günü, Avusturya Sosyalist Partisi'nin işçi milisleri (Schutzbund), Şansölye Dollfus'un, nazileri kendi tarafına kazan¬mak üzere, milislere yönelik yürürlüğe koyduğu uygulamalara karşı çıkarlar. Viyana'da dört gün süren silahlı bir direniş yaşanır.
İspanya Devleti'nde, yine 1934 yılında, ardarda gerçekleşen yerel genel grevlere, çeşitli işçi örgütlerini eşgüdümleyen anlaşmalar eşlik edecektir. Aşırı sağın üç üyesinin hükümete girmesiyle, Kasım'da, Asturias'da ayaklanma başlar.
Kapitalizmin, emekçilere ödetmeye çalıştığı 1929 krizinin sonuç¬larına karşı yeni bir sosyal mücadeleler dönemi başlar. 1934'de ABD'de başlayan bu hareket, sonraki yıllarda Belçika, Büyük Britan¬ya, Polonya, Çekoslovakya, Yunanistan ve Yugoslavya'yı sarsacaktır. Bu mücadele, Haziran-Temmuz 1936'da Fransa'daki fabrika işgali dalgası ve İspanya'da Franko'nun askeri darbe girişimine karşı ger¬çekleşen ayaklanmayla doruğuna ulaşacaktır. Bu sırada sömürgeler¬de yaşanan mücadele dalgasını da unutmamalıyız: Hindiçin, Tunus, Fas, Cezayir, Suriye, Filistin.
Eğer, İspanya'nın yalıtılmışlığı (sözde demokratik ülkelerin, sözde müdahale etmeyişleri) ve anti-frankocu isyanın yarattığı devasa dayanışma hareketi hakkındaki tartışmaları kavrayabilmek istiyor¬sak, yukarıda çizdiğimiz bu çerçeveyi gözden uzak tutmamak zorun¬dayız. İspanya'daki antifaşistlere çeşitli ülkelerden yardıma gelen militanlar için, siyasi strateji sorunları her zaman pek net olmayabiliyordu ancak kesin olan birşey vardı: Hitler'in zaferiyle başlayan bu yıkıma doğru yürüyüşü durdurmak, 1923'de Alman Devrimi'nin ye¬nilgisinden beri sürekli gerileyen güç ilişkisinin tersine çevrilmesine katkıda bulunmak, bir karşı saldın başlatmak mümkündü. Sovyetikler ile (henüz kökenleriyle tüm ilişkilerini koparmamış ve gönüllü olan servislerin üyeleri de dahil olmak üzere) Komintern aygıtının üyelerine, bellerini doğrultmak ve yenilgilerden doğan bir sistemin kıskacını gevşetmek için bir umut -ya da en azından son bir şans veriliyordu.2 Stalin, ki bu insanları her zaman, salt rahatsız edici tanık¬lar olarak değil, birer şüpheli olarak görmüş, bunu çok iyi kavramış¬tır. Zaten çoğu zaman da, onlara, bu katılımlarının bedelini pahalıya ödetmiştir.
İspanya'daki olaylar, etrafındaki ablukayı kırmak için devrimin yayılmasına değil de, daha çok demokrasilere güvenen Kremlin'in politikasıyla pek uyuşmuyordu. Bunun için ise, SSCB'nin, kendisinin iyi niyetli olduğu yönünde bu ülkeleri ikna etmesi, artık uslandığına, çocukluk hastalıklarından kurtulduğuna dair teminat vermesi gereki¬yordu. Bu yönde, Moskova duruşmaları ve eski Bolşevik muhafızla¬rın tasfiyesi hazırlanmaktaydı. Oysa birdenbire hayalet yeniden or¬taya çıktı ve onunla birlikte, Sol Muhalefet'e karşı "tek ülkede sosya¬lizm" üzerine yürütülen tartışma da. Yirmili yılların devrimci yükse¬lişi, bir dizi ülkede ardı ardına yenilgiye uğramıştı. Somut devrimci hareketlerin yokluğunda, Stalin'in gözle görülür gerçekçiliği ikna edi¬ci olabilirdi. Peki, ya herşey yeniden başlıyor idiyse? Müdahale kara¬rı almadan önce belirli bir zaman düşünüldü ve müdahale, köpürdeyen İspanya'yı denetim altında tutmak için bir araç olarak tasar¬landı. Amaç da, henüz "demokrasilerle barış içinde birarada yaşa¬ma" olarak adlandırılmayan bu durum için imkânları olumlu yönde geliştirmekti (Milletler Topluluğu'nun kapıları, SSCB'ye, kısa zaman önce nihayet açılmamış mıydı?).
Kuşkusuz, bu tartışma, görünürdekilerin ötesinde, SSCB'de ger¬çekleştirilen toplumsal dönüşümlerin ve dünya emekçilerinin kazanımlarının en iyi şekilde korunması üzerine devrimciler arası taktik bir tar¬tışma değildi. Söz konusu olan, aslında SSCB'de emekçilerin aleyhi¬ne gerçekleştirilen siyasi mülksüzleştirme sürecinde oluşan bürokra¬tik tabakanın ayrıcalıklarının (ki kurulu düzenin, hangi yönde olursa olsun, sorgulanması bunları tehlikeye sokuyordu) korunmasıydı. Ko¬münist partilerin politikası, sovyet dış politikasına uymalıydı.
İspanya'da Devrim
"Tarihçiler, önyargılarından kurtuldukları gün ancak tarihe dam¬gasını vuran en önemli toplumsal devrimlerden birini doğuran ve cumhuriyetçi İspanya'yı sarsan bu halk hareketi üzerinde ciddi bir çalışmaya girişebilirler." (Noam Chomsky). Herhalde, her şeyden önce bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Yalnızca bir tek okul kitabı (Hatîer), İspanya'da 1936 yılında gerçekleşen olaylardan bahseder¬ken "devrim" terimini kullanıyor. İspanya, 1931'e kadar bir diktatörlüğün boyunduruğu altındaydı, ki bu rejimin yerleştirilmesi bile, as¬lında çelişkileri gittikçe olgunlaşan bir durumu dondurma girişimin¬den başka birşey değildi ve bu konuda etkili olunamayacağı hemen görüldü. Diktatörlük, adeta "patlayan bir lastik' gibi yıkıldı (Troçki) ve ardından kurulan cumhuriyet kaçınılmaz bir şekilde askeri darbe¬ye yerini bıraktı.
Bununla birlikte, Tarih'in alışkın olduğu gözle görülür bir çeliş¬kiyle, devrimi önlemeye yönelik darbe, devrime yol açacaktı. Eğer İs¬panya'nın Şubat 1917'sinden önce, Rusya usulü bir 1905 yaşanmadıysa da, Alman 1918 Kasım'ından farklı olarak, bunun arkasında insanların savaşmaya alıştığı ve düşüncelerin belirginleşip radikal¬leştiği, çatışmayla dolu altı yıl vardı. Bu deneyim birikimini, İspanya Devleti'nde işçi hareketinin (ve daha geniş ölçüde toplumsal hareke¬tin) kendine özgü doğrudan eylem, şiddetli çatışma ve antimilitarizm geleneği ile daha yukarıda sözünü ettiğimiz "büyük dönemeç"le bi¬leştirdiğimizde, Frankocu darbeye karşı gerçekleştirilen bu olağanüs¬tü direniş karşısında şaşkınlıklar içerisinde kalmayız. Bu, henüz kendi Eisenstein'ını bulamamış gerçek bir destandır.
Darbe haberi alındığında, sendika merkezleri CNT ve UGT genel grev çağrısı yaparken, işçi grupları, ne bulurlarsa onunla silahlana¬rak ve inanılmaz bir cesaretle, silah depolarını, jandarma karakolla¬rını ve kışlaları ele geçirip, darbecilerin önüne atıldılar. Burada tamamıyla bir doğaçlama söz konusu değildi, siyasi partilerde ve sendika¬larda şu ya da bu ölçüde yasadışı özsavunma yapıları zaten mevcut¬tu ve bunların militanları direnişi yürütüyordu, Ancak yüreklilik, kararlılık ve inisiyatif anlayışı, merkezden talimat gelmesini bekle¬medi (ki bunlar da gelmedi). Zaten sol, o sırada cumhuriyetçilerle uzlaşma çabası içerisindeydi, cumhuriyetçiler ise darbecilere anlaşma tekliflerinde bulunuyorlardı. Askerlerin silahsızlandırılması ve emekçilerin silahlandırılmasının içiçe geçmiş süreci, iletişim, ulaşım ve malzeme desteği (yemek, silah, araç, giysi) altyapılarının, bizzat mücadelenin etkililiği açısından ele alınmasıyla derhal birleşti, Milis¬ler, silahlı birlikler, sendikalar ve halk dernekleri, zayıflayan veya darbecilerle işbirliği içerisinde olan resmi idarenin yerine geçiyor, kı¬sa süre içerisinde özyönetime geçecek olan işletmelere kendi dene¬timlerini dayatıyor, kamu hizmetlerine el koyuyorlardı. Yine bu ör¬gütler, uzun zamandır beklenen tarım reformunun gerçekleştirildiği ve çoğunlukla aynı zamanda kolektifleştirmeye de geçilen (en azın¬dan Katalonya, Aragon, Levant, Yeni Kastilya ve Kuzey-Andaluzya'da) kasabalarda yerel yönetimler kuruyor, adalet dağıtıyor, sınır¬ları denetliyor ve fiyatları belirliyorlardı. Konutlar belediyelere devre¬diliyor, kooperatifler çoğalıyordu. Ustabaşılarının yerini seçilmiş tem¬silciler alıyor, nüfus cüzdanını sendika kartı ikâme ediyordu.
Özsavunmanın ötesinde, silahlanarak, çeşitli alanlar, fabrikalar ve yönetimler üzerinde kendi denetimlerini kurarak, emekçiler somut eylemlerde bulunuyorlar ve çoğunlukla daha öznel olarak devrimci¬ler, toplumun yeniden örgütlenmesine ve iktidara adaylıklarını koyu¬yorlardı (ve düşmanları bu konuda yanılmadılar). Burada, felce uğ¬ramış bu geri toplumdan ve önceki yüzyılda, omurgası, tam on yedi pronunciamentoya (askeri darbeye) yol açmış olan bu devletten artık son bir kez tamamıyla kurtulma olanağını kendi kendilerine yarat¬mışlardı (bu arada 'pronunciamento' kelimesinin İspanyol kökenli ol¬ması bir tesadüf değildir, tıpkı 'gerilla' gibi). Kendi 1789'unu bile ta¬mamlayamamış ve bunu ancak ezilenlerin ve sömürülenlerin önder¬liği altında gerçekleştirebilecek bir toplumdu bu. Ve Marx'ın da önce¬den sezdiği gibi bu ezilenlerin ve sömürülenlerin hareketi, toplumu daha da ileriye götürecekti.3
Okul kitaplarında bu dönemin ekonomik, sosyal ve kültürel ürünleri hakkında, iş mevzuatı, sosyal yasalar, yeni okul, halk evle¬ri üzerine, kaderlerinin öznesi haline gelen bu insanların bilincinde ve günlük pratiklerinde kitlesel bir düzeyde gelişen radikal dönü¬şümler üzerine hiçbirşey bulamayız. Örneğin, ücret eşitliği ilkesine rağmen kolektifleştirilmiş işyerlerinde ücret konusunda cinsel ayrım¬cılığın mevcut olduğu, Avrupa'nın bu konudaki en geri ülkelerinden birinde -ki bu da eşitsiz ve bileşik gelişmeye iyi bir örnek oluştur¬maktadır- Tarih'te ilk kez, işçi hareketine sıkı sıkıya bağlı (kimi za¬man anlaşmazlık halinde olsa da) geniş ve özerk bir kadın hareketi¬nin {Mujeres Libresi) doğduğunu öğrenemeyeceğiz.4
"Savaş mı devrim mi?” ikileminin bir anlamı var mıydı?
Temmuz 1936'dan itibaren, darbeye karşı koymak için devrimci metotların üstünlüğü konusunda şüphe kalmamıştı. Antifaşistler yasallığın tarafındaydılar. Bu kuşkusuz onlara ideolojik bir üstünlük sağlamaktaydı, ne var ki salt yasallığa dayanmanın, hele zor aygıt¬ları çoğunlukla yasal alandan yasadışına çıktıysa, pek de maddi bir ağırlığı kalmıyordu. Hatta bu yasallık, üretken olmamaya bile başlı¬yordu. Örneğin Cumhuriyetçi cephenin kilisecilik karşıtlığı, onun mason subaylara güvenmesine yol açıyordu. Otuz yedi yıl sonra, ma¬son Allende de, cumhuriyetçi general mason Pinochet'ye güvenecek¬tir. Oysa yapısal belirleyen (toplumsal veya kurumsal bağlılık) her zaman üstün gelir. Mason dayanışması hep tek yönlü kalır. Yasallı¬ğa ve uzlaşmaya güvenildiğinden veya subayların sözlerine inanıldığı için askeri güç dengesinin daha önceden halk hareketi tarafından yaratılamadığı her yerde darbe muzaffer olur.
Bununla birlikte, yöntemlerin de ötesinde, içerik vardır. İlk baş¬larda antifaşist saflarda devrime karşı çıkanların argümanları fazla cepheden gelmiyor ve daha çok, askeri, politik ve ekonomik merkezileştirmeye dayanan gerçek sorunları konu ediniyordu. Ancak, hareketten doğan doğrudan demokrasi unsurlarını giderek azaltacak¬lardı. Ve tüm İspanya düzeyinde bu organların temsilcilerini toplaya¬rak bunları koordine edip ve buradan savaşçıların ihtiyaçlarının hiz¬metinde olacak bir planlamanın temellerini atacaklarına, yavaş yavaş bu organları normalleştirecek, kellelerini uçuracak ve bu arada yeni¬den işlerlik kazandırılan geleneksel cumhuriyetçi kurumların yan bö¬lümleri haline getireceklerdi. Alternatif iktidarın tohum halindeki or¬ganları olan yönetim komitelerinin (Katalonya milislerinin merkez ko¬mitesi, Valencia halkçı yürütme komitesi, Malaga kamu selameti komitesi, Asturias savunma komitesi, Aragon konseyi ve daha son¬ra yerel devrimci yönetimlerin) lağvedilişiydi, bu. Milislerle bütünle¬şerek, onları bazı değişikliklere uğratarak, depolitize ederek ("yeni" orduda siyaset konuşmak ve "yeni" polis teşkilatında herhangi bir örgüte katılmak yasaklandı), subay ve sıradan asker arasındaki davranışlarda eşitsizliği ve saygı işaretlerini yeniden yerleştirerek, yeni¬den geleneksel bir polis teşkilatı ve ordu oluşturuldu. Yetkililer eski yerlerini aldılar (hâkimler, subaylar seçmeyle değil atamayla göreve gelmeye başladı), denetim sorgulandı, ele geçirilen mülkiyetler iade edildi. 5
İlk önce, demokrasilerden kopmamak, onları korkutmamak, bu¬nun için de eski yasal biçimleri muhafaza etmek gerektiği anlatıla¬caktı (bunun "yalnızca biçimsel olduğu" ima ediliyordu, bu uygula¬mayı savunan POUM da " salt diplomatik bir görünüş"'ten söz ediyor¬du). Ardından, ülke içerisinde müttefiklerden kopmamak, hatta kar¬şı saflardan da müttefik bulunması gerektiği söylenecekti. Son dere¬ce meşru bir kaygıydı, ancak bu uygulanma biçimini belirlemiyordu. Özellikle de sonuç, örneğin bankacılara emir verilmesi gerekirken onların emirlerini kabul ederek kendi toplumsal tabanını dağıtmak olduğunda.
Devrim, evet ancak "demokratik-burjuva" ve "daha ötesi değil" denilecekti sonradan. Kominist bir yönetici, Mart 1937'de ciddiyet¬le bu "toplumsallaştırma ve el koyma düşkünlüğü"nün nedenleri üzerine düşünür: "Neden emekçiler bu hatalara düştüler? İlk önce, yaşadığımız siyasi momenti bilmemekten kaynaklı olarak, tam bir sosyal devrim içerisinde olduğumuza inandıkları için.”6 Daha sonra ise askeri zaferin önceliği adına tüm devrimci referanslar silinecek ve o korkunç mantık harekete geçecekti: devrimin parantez içerisine alınmasının da, bürokratikleşmesinin de ötesinde, artık gündemde olan, onun "demokratik" karşı devrim tarafından tasfiyesiydi.
Şunu da belirtelim ki devrim taraftarları arasında hiç kimse savaşı devrimden ayırmıyordu. Kimse önce devrimi, sonra da savaşı yapmayı önermiyordu! Ve gerçek alternatif "yalnızca savaş" ile "savaş ve devrim" arasında değildi. Çünkü "yalnızca savaş" bir masaldı.
"Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesinden başka birşey değildir (Von Clausewitz). Bu sözler, bir iç savaş için daha da geçer¬lidir, diye ekleyebiliriz. Askeri operasyonların ayrıntılarına girmeden şimdiden bu ikisinin kesiştiği bazı noktalan belirtelim. POUM merkez komitesinde, sonradan ise IV. Enternasyonalin yönetim kademele¬rinde yer alan ve 1986'de ölen Eduardo Mauricio'nun bir metninden aldığımız bazı örnekler: "İlk yedi hafta içerisinde, Katalan milisleri Aragon'u kurtarırlar, cumhuriyetçi savaş gemileri, İspanyol Fas'ından İspanya'ya nakliyat yapan Franco birliklerine saldırırlar'.
Pierre Broué’yle birlikte şunu da belirtelim ki, o zamandan itiba¬ren Alman uçakları, saldırıya uğrayan gemilere vekalet ederken, Ma¬jestelerinin "demokrasisinin" temsilcileri ve Cebelitarık'ın petrol şir¬ketleri, subaysız gemilere yakıt satmayarak, müdahale etmeme kara¬rını uyguluyordu ki bu da saf tutmanın bir şeklidir. İnsan Hakları'nın ülkesi ise geride kalmıyordu: "Ama emekçiler Badajoz ve İrun'da ciddi bir yenilgi yaşadılar. Bahsettiğimiz son şehirde, yenilginin nedenlerinden biri, Katalonya'dan cephane yollanılmasının durdurulmasıydı. Bu da, Fransız hükümetinin emri üzerine, Fransız demiryol¬ları tarafından gerçekleştirilmişti".
"Anarşistler, her şeyden önce Aragon zaferinin, Huesca ve Zaragosa 'ya bir saldırı başlatmak için kullanılmasını istediler. Anarşist ön¬derlikli güçlü bir işçi hareketine sahip olan Zaragosa'nın ele geçirilmesi, Franco'nun, Bask cephesinde bulunan ve Madrid'e yürüyen or¬duları üzerinde kesin bir etkisi olabilirdi. Ancak hükümet, anarşist¬lerin siyasi olarak işine gelebilecek bir davranışta bulunmak istemi¬yordu. Aragon cephesine, bu operasyon için gerekli ağır silahlar yol¬lanmadı. Tam tersine Garcia Oliver ve Durutti tarafından yönetilen anarşist milislerin önemli bir kesimi Madrid tarafına yollandı".
"Katalonya'dan sonra, -Bilbao'nun demir ve kömür madenleriyle birlikte- Bask ülkesi, İspanya'nın en önemli sanayi merkeziydi. Bask hükümeti, bu bölgenin kapitalistlerinin elindeydi. Onlar da çıkarla¬rından dolayı İngiltere'ye yakın olduklarından, Franco'ya karşıydılar ama bu arada fabrikalarını emekçilere feda etmek de istemiyorlardı. Böylece faşistler San Sebastian üzerine yürüdükleri vakit, CNT milisleri, sanayi donanımını yok etmeye kadar varacak, ölümüne bir mücadele vermek istiyorlardı, ne var ki Bask burjuvazisi, bu şehrin mücadelesiz bir şekilde boşaltılmasını sağlamak için kendi muhafız¬larını kullanmayı tercih etti. 1936 yılı Eylül ayıydı. Aralık ayında, Bask hükümeti, bir mütareke amacıyla hâlâ uzlaşma görüşmeleri yürütmeye çalışıyordu.”7
Telefonica olayı?
"Zaragosa'yı ele geçirmeden önce Barselona'yı ele geçirmek la¬zım”8. Ken Loach'un filmi, çok anlamlı olan bu bölümde, "fıkra üslu¬bundan kurtulmayı başaramıyor"9. Bu sahnede, iki ateş arasında kalan bir ev kadını sağduyulu bir şekilde şu sözleri söyler: "Birbiri¬nize ateş etmeyi bırakın da, birlikte faşistlerin üzerine ateş edin!". Aslında bu, devrimde belirleyici bir dönüm noktasıdır. O döneme ka¬dar normalleştirme-restorasyon, biraz sürüncemedeydi ve bunları tabana uygulamakta zorluk çekiliyordu. Birçok karar yalnızca kâğıt üzerinde kalıyordu. Kuşkusuz, devrimin yükseldiği bir dönem de de¬ğildi, çeşitli güçler arasında en zayıfı olan POUM'a karşı baskılar baş¬lamıştı: onlara ne silah ne de cephane yollanıyordu. POUM milisleri¬nin gazetesi önce sansürlendi sonra da kapatıldı, Madrid'de çıkan ya¬yın organının yayın hakkı reddedildi, lokalleri işgal edildi, Aralık 1936'nın ortalarında Katalan hükümetinden atıldı. Ancak hâlâ, kitle¬sel düzeyde, cepheden bir hesaplaşma gerekiyordu.
1936 Mayısı'nda KP'nin yönetiminde, yeni cumhuriyetçi ulusal muhafızlar tarafından, Barselona telefon merkezini ele geçirme giri¬şimi, hem bu tırmanışın bir derece yükselmesine tekabül ediyordu, hem de nitel bir sıçrayıştı. Bu, antifaşist saflardaki bozuk ilişkilere eklenen basit bir çatışma değildi. Hem, artık POUM'dan çok daha ka¬labalık bir kesime saldırılması (Temmuz 1936'dan beri Telefonica anarşistlerin elindeydi), hem de bu merkezin savaşın can damarlarından birini oluşturması nedeniyle. Tüm devrimci krizlerde iletişimin denetimi temel hedeflerden biridir. Mayıs 68'de, dördüncü hafta içe¬risinde, "güvenlik güçleri" tarafından ilk "kurtarılan" yerler iletişim birimleri olmuştur, bu arada bu merkezlerin savunulması için o dö¬nemde toplu bir mücadelenin de verilmediğini belirtelim. Barselo¬na'da ise, bunun önemi hemen kavrandı, kenar semtler yardıma koş¬tu, işyerleri çalışmayı bıraktı ve tüm şehir barikatlarla örüldü. FKP'rıin yayın organı l'Humanite, bu savunmayı "Hitlerci darbe" ola¬rak tanımlamıştı. İkinci gün neredeyse tüm şehirde hâkim hale gelen bu harekete hiçbir perspektif verilmedi ve CNT'nin ulusal kurmayla¬rı, akılları rahatlatmaya geldi. CNT ile bu konuda aynı fikri paylaşma¬yan Barselona'daki POUM teşkilatı da kendinde bu uygulamaya kar¬şı çıkacak gücü bulamamıştı. Ayaklanan işçiler, önceki aylarda yitiri¬len alanı, yüzlerce kurban verme pahasına yeniden ele geçirirken, be¬şinci çatışma gününde burası normalleştiricilere teslim edildi.
Bu hareketin politik sonuçları derhal kendini gösterdi: sosyalist sol ile CNT ve UGT'nin temsilcilerinin olmadığı bir yeni merkezi hü¬kümet kuruldu. POUM'un yayın organı La Batalla yasaklandı, POUM ise lağvedildi ve yöneticileri tutuklandı. Yasaklamalar, mahkemeler, cinayetler ardı ardına gelecekti (bunlar. İspanya'daki antifaşistlere yardıma gelen enternasyonalistlere de yönelecekti). Mayıs olayları sı¬rasında bile, genel karışıklıktan faydalanarak, Stalin'in servisleri kendi düzenlerine uymayan birçok devrimci kadroyu ortadan kaldır¬mıştı. Bunların arasında, İtalyan anarşisti Camillo Berneri; POUM'un gençliği ile birlikte, sonradan bazı JSU sorumlularının da katıldığı bir devrimci gençlik cephesi oluşturan, (anarşist) Özgürlükçü Gençlik'in yöneticilerinden Alfredo Martinez; daha sonra Durruti'nin Dostları ("anarko-bakancılığa" karşı anarşist bir grup) ile troçkistlerin küçük grubu arasındaki ilişkileri sağlayan ve IV. Enternasyonal'in Alman bir militanı olan Moulin kod adlı Freund; Troçki'nin eski sekreteri Envin Wolf, Andres Nin, vs da vardı. Kuşkusuz, daha az tanınanları saymı¬yoruz bile. 1938'de yalnızca Barselona'da, cezaevinde sekiz yüz anarşist vardı.
"Bu savaşı kazanmak için, troçkizm kanserini söküp atmalıyız.”10
İspanya'da gerçekleşenler, Moskova'da yaşananların mekanik ve kaplama bir tekrarı oluşundan öte, söz konusu olan aslında, "önce savaş"ın o korkunç mantığının, en tutarlı ve en acımasız savunucuları tarafından sonuna kadar götürülmesiydi. Alternatif düşüncenin siyasi sözcüleri, (SSCB'yi eleştirdikleri ve devrimin, savaşın kaybe¬dilmesine yol açacağı için) önce Franco'nun "objektif” işbirlikçileri oldukları için, sonradan da sadece işbirlikçi yani doğrudan ajan ol¬duklarından kınandılar. Gerçekten "troçkist" olup olmadıklarının da pek önemi yoktu aslında. Bu göstermelik bir terimdi.
Birkaç alıntı.
1936 yılından itibaren, İspanyol Komünist Partisi (İKP)'nin günlük gazetesi: " Troçkistler düşmanın hesabına çalışıyor. Bu katil ma¬ceracılara düşman muamelesi yapmalıyız?'. (Mundo Obrero, 12 Ekim)
Mayıs 1937'de, İKP Sekreteri Jose Diaz: "Asıl düşmanımız faşist¬lerdir. Ancak bunlar yalnızca doğrudan faşist olanları değil, onların ajanlarını da, onlar için çalışanları da kapsıyor. Kuşkusuz bu ajanlar, 'Bizler faşistiz ve size zorluk çıkartmak için sizin saflarınızda çalışma yapıyoruz' deseydi onları derhal tutuklardık. (...) Bu nedenle başka bir isimleri olmalıydı. Bazıları kendilerine troçkist diyor. Bu, karı¬şıklık çıkartmak amacıyla devrimci bir dil kullanan birçok kılık değiş¬tirmiş faşistin kendilerine verdiği addır. (...) Troçkistlerin, anarşistler, sosyalistler veya cumhuriyetçiler gibi belirli bir eğilime sahip toplum¬sal veya politik bir örgüt oluşturmadıkları yeterince bariz değil midir? Onlar uluslararası faşizmin hizmetinde bir muhbir ve provokatör çetesidir. Troçkist provokatörleri ortadan kaldırmak lazım! Bundan do¬layı merkez komitenin, tüm üyelerin hazır bulunduğu son toplantısında yaptığım konuşmada, İspanya'da bunları tasfiye etmek, yayın¬larını durdurmak ve örgütlerini lağvetmek gerektiğini ve bunun yanısıra, bu it kopuk takımından gerçekten kurtulmak istiyorsak, onları tüm medeni ülkelerden söküp atmak gerektiğini söyledim.”10(9 Mayıs 1937 tarihli söylev).
"Troçkizm, Stalin yoldaşın hayran olunacak biçimde söylediği gibi, birkaç yıl önce, işçi hareketinin bir eğilimi olmaktan çıkıp, Gestapo'nun hizmetinde ve yönetiminde bir katil, muhbir ve sabotajcı çetesi haline geldi." (Frente Rojo, 25 Haziran 1937)
KP'lerin uluslararası yayınlarının da bunun gerisinde kalmadığını, herhalde belirtemeye gerek yok.
"Tek ikilem şudur: Ya devrimci savaş sayesinde Franco'ya karşı zafer, ya da yenilgi.”11
Bizlere, savaş kaybedildiği için 'Tarih'in bizi haklı çıkardığını' sonradan iddia etmenin kolay olduğunu söyleyecekler. Farklı bir stra¬tejiyle, zafer mümkün olabilir miydi? Temelinde, savaşan güçlerin orantısızlığından dolayı kaybedilmedi mi bu savaş? Bir tarafta, ger¬çek boyutlarda bu deney alanından, malzemeleri ve uzmanları için faydalanan Almanya ve İtalya’nın hiç saymadan yardımda bulundu¬ğu İspanyol ordusu; diğerinde demokrasiler tarafından terk edilmiş, SSCB'nin cimrice ve sanıldığının aksine büyük bedel karşılığında yardım ettiği "yoksul" antifaşistler (SSCB hem mali bir karşılık -İs¬panya altınının SSCB'ye ihracı-; hem de siyasi bir karşılık alıyordu -Sovyet elçiliğinin, danışmanların ve NKVD'nin İspanya’nın içişleri¬ne gittikçe artan bir müdahalesi ve KP ve alt örgütlerine özel statü tanınması-).
Kuşkusuz, antifaşist mücadelenin kurmaylarının siyasi kararları¬na, en azından o anda, bağlı olmayan somut koşullar da vardı. Bun¬dan ötürü, bazı zabıtlar da, oldukça yoksul bir siyasi içeriğe sahip ve sorulmaya değer olan tek soruya cevap vermiyorlar: mevcut koşullar¬da, (zafer hiçbir zaman kesin olamayacağından) kazanma olasılığını azami ölçüye getirmek için neler yapılabilirdi?
Ve madem ki demokrasilerden yardım gelmedi, şantaja uymanın kötü bir fikir olduğunu düşünemez miyiz? Ve hükümetlere öncelik tanımaktansa, halklara öncelik tanımak daha doğru olmaz mıydı? Hükümetlerin tepesinden geçip, ambargonun kaldırılmasını ve işçi partilerinde bir politika değişikliğini dayatacak, daha da güçlü bir da¬yanışma hareketini örmek gerekmez miydi? Düzene, yasallığa ve mülkiyete saygılı bir cumhuriyetçi antifaşizm yerine diğer ülkelerde¬ki ezilen ve sömürülenlerin İspanya'daki erkek ve kadın kardeşleri¬nin geleceklerini belirlemek üzere giriştikleri bir devrimin imgesini yayarak, Pirene dağlarının ötesindeki toplumsal köpürmeyi destekle¬mek daha doğru olmaz mıydı? Aslında olayların özü de bu devrimdi; bu, dünyada bulduğu o olağanüstü yankıyı da, kurulu düzenlerin, fa¬şizmin güçlenmesi pahasına İspanya'da yaşananlara son vermedeki kararlılıklarını da açıklamaktadır.
Billancourt'u umutsuzlandırmamak gerekçesiyle, tüm tarihsel sorumluluklardan kaçınılıyor, ağlamaklı bir sesle, güç ilişkisinin eşitsiz niteliği hatırlatılıyor (birilerinin müdahale etmeyişi, diğerlerinin mü¬dahale edişi). Ancak askeri güçsüzlük her zaman için, yalnızca orantısaldır, Vietnam'da gördüğümüz gibi, politik üstünlük tarafından te¬lafi edilebilir. Dien-Bien-Phu zaferi, kendisinden önce gerçekleşen, kurtarılmış toprakların halka iade edilmesi durumu yaşanmasaydı, ne halde olurdu? Dünyanın en büyük silahlı gücüne karşı elde edil¬miş olan zaferden söz etmiyoruz bile. Rusya'da, işçi ve köylülerden oluşan bir ordu, başlıca emperyalist ülkeler tarafından gönderilen ko¬lordular destekli beyazların saldırılarına karşı üç yıl boyunca nasıl di¬renebilirdi eğer savunulması gereken maddi devrimci kazanımlar ol¬masaydı? Ayrıca, "daha fazla ekmek ve daha az komite" diye haykı¬ran İKP de, 1937 yılma kadar henüz durumu denetleyebiliyor ve kendi otoritesini tamamıyla oturtması gerekiyor iken, "proleter dev¬rimi" savunabiliyor, (Madrid'in korunması sırasında) komşu, adacık, mahalle komitelerini çoğaltma ve özsavunma çağrısında bulunabili¬yordu. Tüm subaylar bunu bilir, "birliklerin morali" güç dengelerinin önemli bir unsurunu oluşturmaktadır. Bizzat darbeye yol açmış olan eski düzene bir kere dönüldüğünde, artık mücadelenin nedenleri ay¬nı, heves aynı ve olumlulukların ve engellerin dahi hesaplanması ay¬nı şekilde kalabilir mi? Artık salt disiplin tarafından motive edilen bir ordu, "şarkılı yarınlar" ile yetinmesi gereken bir halk vardı. Antifaşistler, Francocu birliklere karşı en temel üstünlüklerini yitiriyorlardı. Aslında yaşanan, emekçilerin -salt maddi olmayan- bir silahsızlandırılmasıydı.
Askeri yenilgi ile devrimin yenilgisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve maalesef ikincisi, kararlaştırılmış bir politikanın sonucuydu, bu da ayrıca, ikinci bir iç savaşın başlamasına sebep olmuştu. Bu olay¬lara yön verenler, koşulların olumsuz olduğu gerekçesiyle, tüm tarih¬sel sorumluluklarından kurtulamazlar, bu çok kolay olurdu. Ve so¬rumlulukları, salt devrimi durdurup sonra da engellemek istemeleriy¬le sınırlı tutulamaz (bunlara da devrimciler üzerine uygulanan baskılar eşlik etmiştir ve bu da bir kaza değil, yaşananların mantıksal sonucuydu), bununla birlikte Franco'yu yenmenin tüm olanaklarını or¬tadan kaldırmışlardır ve Tarih'in seyrini ters yöne çevirmişlerdir.
Bir örnek: Fas olayı
Savaşı kazanmak, sadece askeri saldırıları değil, aynı zamanda düşmanları ve destekçilerini moral bozukluğuna uğratma ve bölme politikası yürütmeyi de içerir. Faslı birlikler (100 bin kişiden söz edilir), yabancılar birliğiyle birlikte, Frankocuların en etkili güçlerini oluşturuyordu. Fas milliyetçilerine yönelik, "İspanya Fası"nın bağımsızlığı yolunu açacak, cesur bir politika, kuşkusuz bu birliklerde yan¬kı bulacaktı ve de Fas milliyetçileri bu yankıyı güçlendirecek güce sahiptiler. Troçkistler, bunu derhal anlamıştı ve "Fransız Fası"ndaki milliyetçilerle temasları olan yoldaşlar, POUM ve CNT yöneticilerinin de desteklediği bu girişimden, bizzat Fas'a giderek, olumlu sonuçlar elde ettiler. CNT'nin bu konuda bir geleneği de vardı: CNT, Barselo¬na'nın "trajik hafta"sı olarak bilinen, Fas'a askeri birliklerin gönde¬rilmesine karşı 26 Temmuz 1909'da başlayan ve gerçek bir katliam¬la ordu tarafından bastırılan halk isyanının ertesinde kurulmuştu. Aynı zamanda, Fas savaşına karşı genel grev başlattıktan sonra da yasadışı ilan edilmişti.
Faslı bir delegasyon, yoldaşlarımızdan biriyle İspanya'da görüş¬meye gider. Katalonya'da milislerin merkez komitesi ile herhangi bir sorun çıkmadan anlaşmaya varılır. Ancak Largo Caballero'nun merkezi hükümeti, bu anlaşmaya yanaşmaz. "İspanyol Fası"na bağım¬sızlık tanımak, "Fransız Fası"ndaki dengeleri bozma ve bunun da ötesinde, yardımı beklenilen, sömürge arka-bahçeli "demokrasileri" kızdırma riski taşımıyor muydu?12 (Giriş bölümünde, o dönemde sö¬mürge ülkeleri etkileyen mücadele dalgasından söz etmiştik. 7 Temmuz 1937 bir diğer Halk Cephesi, Leon Blum'unki, Halk Birliği'ne katılmış olan ve Uluslararası Tugaylar'da birçok militana sahip Messali Hadj'ın Kuzey Afrika Yıldızı'nı lağveder).
Burada da yine savaşın devrime yeğ tutulması, bizzat savaşa za¬rar vermiştir: savaşı, olası kozlar uğruna (ki bunlar hiçbir zaman gerçekleşmemiştir) gerçek bazı üstünlüklerden mahrum bırakmıştır. Tutarlı bir savaş politikası, aynı zamanda, Francocu ordunun köylü ta¬banı üzerinde de, onu bölmeye yönelik bir çalışmayı kapsamalıydı. Bu, belki de devrimci cephenin din karşıtı eylemlerinin sesini kısıp, sosyal yönlerini, özellikle de tarım konusundaki yaklaşımını ön pla¬na çıkartmayı da içeriyordu. Her asker kaçağına, derhal, İspanya'nın büyüklerinden birinden, bir toprak sahibinden, subaydan, kardinal¬den veya bankacının mülkiyetinden geri alınmış bir parça toprak ve¬rileceğini açıklayan binlerce bildirinin uçakla Francocu bölgeye atıl¬masının herhalde bazı faydaları olurdu... Bu yönde bir şey denenme¬miştir. İtalya'dan gelen bölük üzerinde bazı devrimci propaganda gi¬rişimleri olmuştur ki bunlar bile, canlı bir devrimin bulaşıcılık gücü¬nü göstermiştir. İKP, bunu Guadalajara savaşı sırasında yapmıştır, zaten bu savaş da kazanılmıştı. Ancak, sonradan, Frankoculuğun kendi alanında onunla yarışmaya çalışılmış, yabancılardan destek alanlara karşı milli İspanyol gururunu pohpohlamakla yetinilmiştir. Çokuluslu ve üstelik Uluslararası Tugayları barındıran bir devlet için garip çelişki! Bu da bir kez daha gösteriyor ki, özellikle de bu tipte bir savaşta, silahlar, salt tüfeklerden ve toplardan oluşmuyor ve eğer devrimin dili kullanılmazsa, geriye sadece gericiliğinki kalır. Sonuçta şunu görüyoruz ki, alternatifler, ya savaş ya devrim değil, ya savaş ve devrim, ya da savaş ve karşı-devrimdi. Hatta bu, bazı ultra-solcuların, birine katılmamak için diğerinde de yer almamasına yol açmıştır. Ama mücadelenin uzağında durup ders verenlerin itibarı genel¬de pek yüksek değildir...
Frankoculuk ile cumhuriyetçi hükümet arasındaki mücadelede ta¬rafsız olunamazdı. Ve hükümetin tabiatını değiştirme ve ona yeni¬den yön verme gücüne sahip olunmadığı taktirde de, onun emirleri altında mücadele edilmeliydi. Yine, başka bir ölçekte, yönetimi bize uygun değil diye, illaki sendikal örgütlülüğümüzden vazgeçmek zorunda değiliz. Hatta gerekirse, yönetimi değiştirmek için mücadele ederiz, ama bu arada mevcut olanı kabul ederiz. Ancak, cumhuri¬yetçi cephede mücadele etmek, otomatik olarak onu yönetenlere des¬tek vermeyi, hele de hükümete katılmayı, hiç içermiyordu, özellikle de bunun bedeli darbeye karşı mücadele sırasında ortaya çıkan öz-örgütlenme biçimlerinin özerkliğinin tasfiyesini benimsemek oldu¬ğunda. Siyasi bağımsızlığını muhafaza etmenin belirleyici bir önemi vardı.
Stalinistlerin ve sosyal-demokratların sınavı
Stalinizme muhalefetimiz, hiçbir zaman, sözde "sovyet" iktidarı¬nın aldığı biçimlerin reddine indirgenmemiştir. Birçoğu, onu salt bu düzeyde eleştirmiştir. Muhalefetimiz, bu iktidarın vardığı noktanın ürünü olan, ve devrime sırtını dönen bir politikaya yönelikti. Bu da devrim karşıtları için artı bir puandı! Devrim amacını muhafaza et¬mek, bütün dünyada eşzamanlı gerçekleşecek "o büyük gün"e inan¬mak ve hemen olacak bir altüst oluşu, reformlar için mücadeleye ter¬cih etmek anlamına gelmiyordu (maalesef hasımlarımız, birkaç sene önce, "sürekli devrim"i veya "dünya devrimi"ni böyle tanıtıyorlardı). Bu, uluslararasının ulusal olana, ezilen ve sömürülenlerin çıkarları¬nın her türlü devlet (isterse proleter olsun) ve daha geniş anlamda her türlü örgütlülüğün çıkarlarına önceliğini savunma yönelimini sürdürmek demekti.
Stalinistlere karşı özel bir hıncımız varsa (ki toplumsal dönüşüme samimice bağlı militanları, yönetici aparatçik ve büroklatlarla karış¬tırmadan), bu herşeyden önce, onların 1914 savaşının ertesinde ile¬ri emekçiler tarafından, işçi hareketinin belini doğrultması için yara¬tılan araçların işlevinin ve doğasının değiştirilmesi suçunu işlemiş ol¬malarındandır; yani sorun, bunun sadece sonuçları olan iftiraların, fiziksel şiddetin ve infazların ötesindedir, ki bu uygulamalar da maale¬sef onların tekelinde kalmamıştır. Bu araçlar, büyük çaptaki toplumsal kriz dönemlerinde, yaratılış amaçları adına ve tersine, birer "ateş söndürücü" olarak kullanıldılar. Ne yazik ki bu, Tarih'te yeni değildi, çünkü stalinistler de, kendilerini önceleyen ve kendilerinden önce ye¬nilgiye uğrayan sosyal-demokratlann yerini almışlardı. Rosa'nın ka¬tillerinden, Andres Nin'in kayboluşuna, oradan da Che'nin ölümü¬nün suç ortaklarına, belli bir devamlılık olduğu ortada.
Dolayısıyla, İspanyol devrimi sırasında hedefler ve ittifaklar ko¬nusunda sağ sosyalistlerin tutumları ve davranışlarında şaşılacak bir durum yok. Bazıları, kendilerine çok sorunlar yaşatan ve istemeye is¬temeye birtakım şeyleri benimsettiren kötü stalinistlerin arkasına sı¬ğınmaya çalıştılar. Alçak ve ikiyüzlüler! Belirli bir sorumluluk düze¬yinde artık bunlar iyiniyetli, saf veya aldatılmış insanlar olarak gö¬rülemez. Özelde, utanmazlık denetlenmeden işliyor. İşte, örneğin sosyalist bakan Prieto'nun, Washington'daki İspanya sosyalist elçisi¬ne gönderdiği, 28 mayıs 1937 tarihli bir mektup13: "Sonunda artçıla¬rımızın temizlenmesinin en önemli bölümü tamamlandı. Barselona'da, ve tüm taşrasında, FAI ve CNT'nin çarkları bugün artık işlemez haldedir, en tehlikeli unsurları ya cezavevindedir ya da ölüdür. Daha da önemlisi, sağduyuya geri dönenler, ikna edilmiş ya da en azından yumuşamış oluyorlar14. Temizlik, bu arada, henüz tamamlanmış de¬ğil. Ancak en güçlü direniş bir kere kırıldı mı, şiddetsiz ve çabasız bir baskı uygulayabiliriz ve de o kadar etkili olacaktır ki, kısa zamanda, bu iş bitirilecektir. Ama bu arada, bu unsurların halen cephede bulu¬nan tugaylarının, cepheyi bırakıp örgütlerinin yardımına koşmasın¬dan korkuyoruz. Ancak buna cesaret edeceklerini zannetmiyorum. Üstelik onlar için böyle bir hareketi örgütlemek çok zor olacaktır. Ay¬rıca çeşidi cephelerde, öncelikle FAI ve CNT unsurlarının ilk çarpışma birlikleri olarak kullanılacağı bir dizi saldırı düzenlemeye karar ver¬dik. Diğer yandan, yine bu unsurları, en tehlikeli bölgelere nakletme¬yi kararlaştırdık. Böylece bizzat darbeciler, temizliği tamamlamamıza yardımcı olacaklardır, hu nedenle onlara minnetar olmalıyız". Bu tu¬gayların, donanımların başkalarına ayrıldığı için, bu konudaki ihti¬yaçlarının giderilmesinde yaşadıkları sıkıntıları da hatırlatalım. Yine aynı kişi Savunma Bakanı iken, daha sonradan Stalinisteri bunlardan dolayı kınasa da, onların kirli işlerini yapmakta tereddüt etmiyor. Komünist Albay Lister, Ağustos 1937'de, CNT-FAI yönetimindeki Aragon bölgesel savunma konseyini, yine bu bakandan, na¬sıl tasfiye etme emrini aldığını anlatıyor:" Bana verilen görev için hiç¬bir yazılı emrin veya yerine getirildiğine dair raporun olmayacağını; bu görevin benimle hükümet arasında bir sır olduğunu, tasfiye etme¬yi gerekli bulduğum herkesi, terüddütsüz, ve herhangi bir bürokratik veya yasal işlem olmaksızın tasfiye etmem gerektiğini, tüm hüküme¬tin arkamda olduğunu söyledi. 'İş basit, biz sizi koruruz, ama resmi olarak hiçbir şey bilmiyoruz' dedi".14
Müthiş bir bürokratik hızlılık örneği; ilk defa bir tasfiye, kararname yayınlanmadan önce gerçekleştirilecektir!
Anarşistlerin sınavı.
Başlarda hâkim güç olan anarşistlerse, işçi hareketini sağlıklı gelenekler ile donatmış olsa da, hatasız değillerdi.
Kilise karşıtçılığı, en büyük toprak sahibinin kilise olduğu ve Frankocu saldırının Kral İsa adına yürütüldüğü Engizisyonun ülke¬sinde, fazladan sayılmazdı. Ancak bu hareket, din karşıtı mücadeleye kayarak, ucuz şehitler yaratma, ideolojiyi maddi çıkarların önün¬de tutup emekçileri bölme ve düşmanın cephesinde asıl bozulması gereken sınıflarararası bağları sıkılaştırma tehlikesini taşıyordu.
Özgürlükçü (liberter) kolektivizm, büyük arazilerin ve işletmelerin o müthiş kolektifleştirilme eserine önderlik etmiştir. Gerçi bunla¬rın etkin bir işleyişi, Aragon'daki bazı topluluklardaki gibi federaliz¬min veya karar sonucu paranın ortadan kaldırılışın ötesinde şeyler gerektiriyordu; ve ayrıca, bunların devamı olarak, küçük tüccarların, zanaatkarların, küçük toprak işletmelerinin sahiplerinin mülksüzleştirilmesi, gereksiz düşmanlar yaratıp, ekonomik yönetimi kolaylaştır¬mak yerine zorlaştırabilirdi.
Antimilitarizm ise, mason subaylardan bile kuşkulanmaya yol açabildiği zaman son derece sağlıklıdır; ama savaş etkinliklerinin planlanması reddedilip, silahlı bir halk karşısında sayısal zayıflığını, güçlerinin merkezileşmesi sayesinde kapatabilen bir düşmana karşı, eşgüdümsüz gerilla birlikleri ile yetinildiği vakit, antimilitarizm artık üretken olmamaya başlar. Merkezileşme, her zaman için mutlaka bü¬rokratik olmak zorunda değildir ve üstelik, ademi merkeziyetçilik de, doğa boşlukları doldurmaya eğilimli olduğundan, denetimsiz bir bü¬rokrasiyle birlikte varolabilir. Biraz kaba bir antimilitarizm, düşman silahlı güçler içerisinde bozguncu bir çalışmanın, ya da saflarınıza katılmış veya sizinle işbirliğine mecbur meslekten subayların teknik kapasitelerinin kulanımının reddedilmesine bile yol açabilir.
Tüm bu alanlarda, anarşistler, kendi sağlarındaki politik hasımla¬rının ilgili eleştirilerine çanak tutmuşlar, ve sadece küçük bir kısmı, Halk Cephesi'ne hükümet düzeyinde bir katılıma yol açan status quo ante'ye (eski mevcut duruma) geri dönüşün dışında bir alternatif geliştirebilmişti.
Ve bu noktada, aynı zamanda özgürlükçü (liberter) komünistle¬rin en bilinçli kesiminin de savunduğu, bakış açımızın temel eleştiri¬sine geliyoruz. İlk aşamada, politika yapmak istenmediği için başka¬ları tarafından yapılmasına izin veriliyor ve bu yönüyle, CNT'nin (aynı zamanda avukatları da olan Companys tarafından yönetilen) Katalonya'nın cumhuriyetçi soluyla ilişkileri her zaman çok açık ol¬mamıştır. İkinci aşamada ise, bu sefer politika diğerleriyle birlikte yürütülüyor. Ne var ki bu, (stalinistler ve sosyal demokratlarca söylenenlere rağmen) İspanya'da çok yoğun olan küçük burjuvazi ile ya¬pılması gereken ittifak değil, ama işçi güçlerle, Franko'ya katılmamış burjuva güçleri arasında bir ittifaktı. Bu da birincileri, ikincilerin isteklerine ve özellikle de kolektifleştirmelerden muaf tutulan banka¬ların taleplerine tutsak kılıyordu. Ve söz konusu olan salt ittifak yapmak değil, birlikte yönetmekti. Korkunç bir mantıkla, başlangıçtaki devlet karşıtlığı, kendi tersine dönüşüyordu: proleter iktidarı reddet¬menin mutluluğuyla, onun düşmanlarının hükümetine katılıyorlardı! Onlar iktidarı değil, iktidar onları ele geçirmişti: "Bugün, Devlet organlarının denetim aracı olarak hükümet, artık işçi sınıfına karşt bir baskı aygıtı olmaktan çıkmıştır ve aynı şekilde Devlet de, toplumu sınıflara bölen bir organizmayı temsil etmemektedir. Artık, CNT üye¬leri de müdahale ettiğinden, her ikisi de halkı daha az ezecektir.”16
Görüldüğü gibi, anarşistlerin iflası da, KP'nin veya SP'ninkiler kadar açıktır. Bu iflas tarihseldir, çünkü ilk defa böyle bir önderlik, kendi politikalarını gerçekleştirebileceği bir hegemonya konumuna sahip olmuştur. Kuşkusuz, hükümetteki temsilcileri, bazı gerici uy¬gulamalara ve devrimcilere yönelik baskılara karşı tepki göstermiştir. Ancak temelinde politikaları, ortaklarınınkinden farksızdır: "Zaferi¬miz, devrime değil, İngiltere ve Fransa'ya bağlıydı ve halen de öyle¬dir; ama devrim değil, savaş yapmak koşuluyla".17(Anarşist Sağlık Bakanı)
En az kötü olanları sona bıraktık.
Sol kanadının da kabul ettiği gibi, POUM'un yönetimi, durumun gelişiminde bir sorumluluk payına sahipti. Her zaman için hasımla¬rının affetmediği bir öneri ve karar özerkliğini korumuş olsa da POUM, belirleyici anlarda, azınlıkta bulunması nedeniyle ve birlik adına diğerle¬rinin peşine takılmıştır (Ocak 1936'da seçim blokuna katılımı, Mayıs 1937'de CNT yönetimi ile kopuşu reddetmesi). Kuşkusuz, yapı¬lanların ya da yapılmayanların, söylenenlerden daha büyük bir öne¬mi vardır. Bu açıdan, POUM'un profili, disiplinini kabul ettiği diğer güçlerden her zaman yeterince ayrılamıyordu. PSOE'nin, CNT'nin, hatta KP'nin militanları veya sempatizanları kendi önderliklerinin politikalarını sorguladıkları vakit, sonunda belirleyici olan çoğunluk¬la sayısal güç oluyordu. Ve daha geniş bir düzeyde, daha geri işçiler açısından, Rus yardımı ile POUM arasındaki tercih çoktan yapılmıştı.
"Birleşik cephe"den söz edildiğinde, ikinci terim büyük bir önem arz ediyor; çünkü bu birlik mücadele ve eylem için yapılmıştır, sınıf işbirliği veya (antifaşist de olsa) gericilik için değil. Nasıl bazı zamanlarda bu birliği kurmak gerekiyorsa, onu bozmak da gerekebilir. Bu bir stratejik kaçınılmazlık, ya da bir temel değişmez değildir.
Yine bu, ortakları ile bozuşmama kaygısı, onları, çelişkili biçimde önce ayrı bir sendikal örgüt kurmaya, sonra da UGT'ye katılmaya yö¬neltmiş ve aynı şekilde kendi milislerini ve askeri alaylarını kurma¬sına yol açmıştır. Halbuki, devrimci marksist mantığın gereği olarak kitlelerin yer aldığı "kitle" örgütlerinde çalışması (bu durumda CNT'de) ve gerektiğinde bunların yönetimine karşı mücadele etmesi, kendi oluşumlarını kurmaktan daha doğru olurdu. Komiteler, çoğun¬lukla anlaşmış bir yapıya sahipti ve ancak mevcut örgütlerdeki tem¬silci delegeler aracılığıyla, "tabanın" dolaylı bir ifadesiydi. Katalan geleneklerde yer almasa da, onları seçenler tarafından gelişimleri doğrudan denetlenecek, şu veya bu örgütün baskılarına direnmeye daha elverişli, seçilmiş ve geri çağrılabilir gerçek komitelerin oluştu¬rulması, her halükarda devrimin güçlendirilmesi lehine olurdu. Bu, POUM tarafından denenmemiştir.
İspanya'daki neredeyse tüm küçük troçkist güçler, radikalleşen ve kendi soluna bağlanan PSOE'ye fraksiyon olarak katılmaktansa, Katalan-merkeziyetçi olma ortak özelliğine sahip (kimilerinin sağcı ola¬rak adlandırdığı) birlikçi komünistler ve özerklikçi komünistler adla¬rını taşıyacak olan gruplarla, uluslararası harekette bir hayli tartışı¬lan, birleşme kararını aldılar. Ancak, sosyalist solun -ve özellikle de gençliğinin- KP'ye katılmasının ardından, devrimci marksistler için POUM'a katılma tercihi artık kesinleşmişti.
Ancak bu tercihten öte, ki sonuçta taktik bir meseledir, önemli olan diğer kesimlerle POUM'u oluştururken, yoldaşlarımızın sahip olduğu projeler ve yönelimlerdi. Ve asıl tartışılması gereken de budur, çünkü, yoldaşların örgüt inşa ve kardeşçe tartışma yönündeki sami¬mi çalışmaları ile, yeni örgütleri olan POUM'un tümünü ya da bir kısmını kendi görüşlerine kazanmaya -onları zenginleştirme veya sıcak olayların karşısında değiştirme pahasına- çalıştıkları pek söylene¬mez; ve bu da bilançonun pasif hanesine yazılabilir.18
Troçki POUM'a karşı yumuşak davranmadı. Ama, yine de İspan¬yol partilerinin "en soldaki ve "en dürüstü” olduğunu kabul eder. Eğer onu, tersten "karşı-devrimci değil' diye nitelendiriyorsa, diğer¬leriyle olumlu bir farklılık gördüğü içindir.
Bugün, Franko, Hitler ve Mussolini'nin benzerlerine karşı, adım adım demokratik özgürlükler için mücadele etmek, özsavunmamızı örgütlemek yerine devlete yapılan her türlü çağrıya güvensizlik duy¬mak, ırkçılığa karşı savaşmak her ne kadar vazgeçilmez ise de, bun¬lar gerekli karşı saldırıyı gerçekleştirmek için yeterli değildir, İspan¬ya devriminden bir ders çıkarmak gerekirse eğer bu, büyük hedefler olmadan büyük mücadelelerin de olamayacağını görüp, inandırıcılı¬ğını yitirmiş bir düzenin sürdürülmesini devralmayı öneren genci ütopyaları yeraltına sokabilecek tek yönelimi, toplumsal kurtuluş perspektifini, güncelleştirerek muhafaza etmektir.
Critique Communiste NO:144-Kış 1995-1996
İspanya İç Savaşı için iki baş eser:
İspanya İç Savaşı: Pierre Broue & Emile Temime: Hürriyet Yay. Çev: Aydın Emeç, 1976.
İspanya’nın Kanı İç Savaş Deneyimi (1936-1939): Ronald Fraser, Belge Yay, çev: Yavuz Alogan, 1995.
Ayrıca:
Halk Silahlanınca: Durruti ve İspanya Anarşist Devrimi: Abel Paz, Kaos Yay, çev: Gün Zileli, 1996.
Bask Ülkesi ve Katalonya'da İspanya İç Savaşı: Miguel Romero, Yazın Yay. çev: Masis Kürkçügil, 1996.
Küçük Sözlük:
CNT: Confederacion Nacional del Trabajo- Ulusal Emek Konfederasyonu, işçi hareketin¬de çoğunluk olan, tarihi anarko-sendikalist merkez. 1936'daki kongresinde, İspanya'da acilen bir liberter komünist rejimin kuruluşunu talep eden bir karar kabul etti.
UGT: Union General de Trabajadores- Genel İşçi Sendikası, İspanya'da ikinci en büyük işçi sendikasıydı, Sosyalist Parti tarafından yönlendiriliyordu.
POUM: Partido Obrero de Unificacion Marxista-Marksist Birleşik İşçi Partisi, İKP'den ayrılan, Joaquin Maurin yönetimindeki İşçi ve Köylü Bloku ve Andres Nin önderliğindeki Komünist Sol gruplarının birleşmesi sonucu 1935'de kurulan muhalif komünist parti. Bu birleşme, Asturyas ayaklanmasından sonra radikal sol örgütlerin bir toplaşması sürecinin ürünü olmuştur. Esas olarak Katalonya'da (BOC'un egmenliğindeki bölge) yerleşik olma¬sıyla birlikte Valencia, Madrid, Estamadure ve Asturyas'da önemli bir temsiliyeti vardı.
FAI: Federacion Anarquista Iberica-Iberya Anarşist Federasyonu: Portekizli anarşistlerle (Salazar diktatörlüğünden önce önemli bir gücü olan) işbirliği içinde militan anarşist grupların 1927'de kurduğu federasyon. Kendisinden çok daha büyük olan CNTyi kontrol ediyordu. Sağ kanadı, Garcia Oliver, sol kanadı ise Buenaventura Durutti tarafından yönlendiriliyordu.
PSOE: Partido Socialista Obrero Espanol-İspanya Sosyalist İşçi Partisi, reformist sosyal demokrat parti. I879'da kuruldu. 1936'dan iç savaşın sonuna kadar iktidarda kaldı. Sağ cumhuriyetçi (Prieto ve Besterio) ve tabanının çok geniş kesimlerinin radikalleşmesini yönlendirmeye çalışan bir sol (Largo Caballero) arasında derinden parçalanmıştı.
PCE: Partido Comunista de Espana-İspanya Komünist Partisi, Moskova'dan destek alan resmi komünist parti. 1921 'de kuruldu.
PSUC: Partit Socialista Unificat de Catalunya-Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi, savaşın başlaması ile birlikte çeşitli sosyalist ve komünist örgütlerin birleşmesi sonucu kuruldu. Komintern ile yakın ilişkide olduğu için, fiilen Katalonya'daki resmi komünist parti.
JSU: Juventudes Socialistas Unificadas-Birleşik Sosyalist Gençlik, Sosyalist Gençlik ile Komünist Gençlik'in birleşmesi sonucu 1936'da kuruldu.
NKVD: Sovyet gizli polisi. GPU adıyla da bilinir.
Halk Cephesi: I935'de kurulan seçim cephesi. Şubat I936'da seçimleri kazandı. İçerisin¬de İKP, PSUC, PSOE, POUM, Bask Ulusal Hareketi ve bazı sol cumhuriyetçi partiler yer alıyordu. POUM bazı çekincelerine rağmen katılmış, CNT ise katılmamış ama oy çağrısı yapmıştır.
Uluslararası Tugaylar: Cumhuriyeti savunmak için İspanya'ya gelen anti faşist militanların oluşturduğu askeri birlikler. Toplam olarak uluslararası tugaylar aşağıdaki şekilde dağılan yaklaşık 40 bin gönüllüyü topluyordu. 10-15 bin Fransız; 5 bin Alman ve Avusturyalı; 3350 İtalyan, 2800 Amerikalı; 2 bin Britanyalı; biner Kanadalı, Belçikalı, Yugoslav, Macar ve İskandinavyalı ve değişik milliyetlerden 5 bin gönüllü. Aralarında kimi kez kendi öz saflarında örgütlü 3 bin Yahudi bulunuyordu. Uluslararası tugaylar ülkeyi I938'in sonunda terkettiler.
Dipnotlar:
1) Ken Loach'ın "Land and Freedom" filmi sonrasında yaşanan tartışmalar sırasın¬da Fransız Komünist Partisi'nin günlük yayın organı "l’Humanite"nin, 4 Ekim 1995 tarihli sayısında şöyle deniyordu: "Bir cephenin içerisindeki farklılıklar fazla gösterilmek istendiğinde, düşmanın kendisi unutulur",
2) Bkz. Elisabeth Porestski'nin tanıklığı. Porestski, I937'de IV. Enternasyonal'e katılacağını ilan ettikten sonra öldürülen, Sovyet gizli servisinin önemli üyelerinden Ignace Reiss'in eşiydi.
3) "Ayrıca, modern bir sanayi ve ticaret de mevcut ve bunların doğal başları olan orta sınıflar askeri despotluğun karşısındadır; ayrıca bunlar despotluğa karşı mücadelelerini başlat¬tıklarında üretimin modern örgütlenmesinin ürünü olan işçiler, bizzat müdahale ediyor ve zaferden paylarına düşeni talep ediyorlar. Bu irade dışı ittifakın sonuçlarından korkan or¬ta sınıflar kaçıyor ve nefret edilen despotluğunun koruyucu kanatlarının altına yerleşiyor" (Marx, İspanya'da Devrim, 1856). Burada "orta sınıf"tan anlaşılması gereken "ıniddle class"tır, yani halk kitleleri (proletarya ve küçük burjuvazi) ile "landlords" diye adlan¬dırılan toprak aristokrasisi arasında bulunan sanayi ve ticaret burjuvazisidir.
4) Bkz. Jacqueline Heinen, "İspanya (1936-1938): İç savaşta kadınlar", Kadınlar ve İş¬çi Hareketi (Yazın, 1992) içerisinde.
5) Ercoli (Togliatti) Moskova'ya, gizli raporunda bazı öneriler için danışır: "Sanayi üzerindeki sendikal denetimi birden değil de, yavaş yavaş kırabilmek için ne gibi talepler ve yapılanmalar öne sürebiliriz?" (30 Ağustos 1937), akt. E.H. Carr, The Comintern and the Spanish Civil War, 1984.
6) Frenti Rojo {30 Mart 1937), İKP'nin Valensia'da yayınladığı gazete.
7) E. Romero, "Il y a vingt ans...Chronique de la revolution espagnole" Quatriéme Internationale (Haziran, Eylül ve Aralık 1956) içinde.
8) PSUC Genel Sekreteri Juan Gomorera'ya atfedilmiş bir cümle.
9) Louis Seguin, la Quinzaine littéraire, 16 Ekim 1995
10) Komünist Bakan Uribe'nin Grand Price'daki söylevinden. Kolektifleştirilmiş işletmelere, eski mülk sahiplerini yan yönetici adıyla alarak, Tarım Bakanı olarak ün kazanmıştır.
11) Gamille Berneri, 1937 başında yapılan bir mülakat, Guerre de classe en Espagne, 1938, Spartakus'de yeniden yayınlanmıştır.
12) Bkz. "Le Rif et la révolution espagnol ou l'ombre d'Abd-EI-Krim sur L'Espagne", Abel Paz, Un Anarchiste Espagnole, Durruti (Quai Voltaire, 1993) içinde ve Miguel Romero'nun İspanya İç Savaşı(na (Yazın Yayınları) ek olarak yayınlanan David Rousset'nin tanıklığı
13) L’Espagne nouvelle (13 Mayıs I938)'de açıklanan mektup.
14) Görüldüğü gibi politik muhaliflere yönelik yoğun psikiyatrik tedavi Stalinistlerin bir buluşu değil.
15) E. Lister, Nuestra Gııerra, Globe, Paris, 1966.
16) Solidaridad Obrera, CNT'nin gazetesi, 4 Kasım 1936
17) Politica, Madrid gazetesi.
18) Bkz. Pierre Frank'ın Troçki'nin İspanya yazılarının yayınlanmasıyla ilgili raporu. (Quattieme Internationale, Temmuz 1980).
Çev: Uraz Aydın












