Otoriter ve popülist, milliyetçi ve muhafazakar bir partinin verilen oyların yüzde ellisini elde ederek üçüncü kez iktidara geldiği, neoliberal güvenlik devletinin inşasının tüm hızıyla sürdüğü, Kürt halkının onurlu bir barış ve demokrasi özleminin bombalar ve kelepçelerle bastırıldığı, eko-yıkıcılıkta sınır tanımayan bir sermaye taarruzunun giderek askerileşen bir polis aygıtının eşliğinde yürütüldüğü bir dönemde, sağcı ideologların yanı sıra liberal demokrat kalem erbabının da favori meşgalelerinden biri “sol”la didişmek. Bu “uğraşı”, solun değerlerine hakaret etmekten mağlubiyetleriyle alay etmeye, varsayımlarının geçersizliğini ilan etmekten teorik çerçevesinin miadını doldurmuş olduğunu iddia etmeye giden bir yelpazeyi kapsar. Bu ideolojik itibarsızlaştırma operasyonlarının yanı sıra, bir de daha samimi bir niyetin ifadesi olduğuna inandığımız, yani eşitlik ve özgürlük hedefini sabit tutmakla birlikte, solun “muhafazakarlaşmasına” karşı “yeni” bir sola çağrı yapan, bu “yenilenmenin” eksenini saptamaya çalışan yazılara rastlamak mümkün.



Teori


Antimilitarizm Türkiye’de sosyalist hareketin programatik zemininin merkezi bir öğesi, karakteristik bir rengi hiç olmadı. Antimilitarist bir sosyalizm perspektifi, zaman zaman dillendirilmiş olsa da, çok ciddiye alınan, uygulanabilir bir politik hat olarak tasavvur edilmedi. Sosyalist hareket antimilitarizmi gündemine taşıdığında da onu hayli daraltılmış bir çerçevede ele aldı. Antimilitarizm ya pasifizmle özdeş tutuldu ya da “sivilleşme”, yani siyasal karar alma mekanizmalarında askeriyenin güç ve etkisini kısıtlamaya dönük bir tutum olarak anlaşıldı.
Kapitalizm bir toplumsal örgütlenme tarzıdır. O halde kapitalizm kendisinden önce de var olan paranın, bankaların veya piyasaların varlığıyla tanımlanmaz. Sermaye bir toplumsal ilişkidir: üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar (kapitalistler) ücretlileri işe alır, onlara emirler verip hedefler tayin ederler. Kapitalistler toplumsal artığın, diğer bir deyişle yeni zenginliklerin tamamına el koyar ve bunun yalnızca bir kısmını ücretler biçiminde bu zenginlikleri üretenlere öderler. Aradaki fark kârı oluşturur.
“Marx’sız bir gelecek olamaz” diyordu Jacques Derrida. Onun yanında, ona karşı, onun ötesinde olunabilir, ama “onsuz asla”. Geçtiğimiz yıl, uzun hastalık yıllarının ardından yitirdiğimiz Daniel Bensaïd de ne kendi hayatını ne de geleceği Marx’sız tahayyül edebilenlerdendi.







