SOSYALİST DEMOKRASİ İÇİN YENİYOL

Antikapitalist, Enternasyonalist, Ekososyalist, Feminist

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Teori Antimilitarizm sivilleşmeden ibaret midir? - Foti Benlisoy

Antimilitarizm sivilleşmeden ibaret midir? - Foti Benlisoy

e-Posta Yazdır PDF

Antimilitarizm Türkiye’de sosyalist hareketin programatik zemininin merkezi bir öğesi, karakteristik bir rengi hiç olmadı. Antimilitarist bir sosyalizm perspektifi, zaman zaman dillendirilmiş olsa da, çok ciddiye alınan, uygulanabilir bir politik hat olarak tasavvur edilmedi. Sosyalist hareket antimilitarizmi gündemine taşıdığında da onu hayli daraltılmış bir çerçevede ele aldı. Antimilitarizm ya pasifizmle özdeş tutuldu ya da “sivilleşme”, yani siyasal karar alma mekanizmalarında askeriyenin güç ve etkisini kısıtlamaya dönük bir tutum olarak anlaşıldı.

Birinci dar çerçeve, yani antimilitarizmin pasifizmle ya da şiddet karşıtlığıyla özdeş tutulması bu kısa yazının konusu değil. Ancak hiç değilse kısaca belirtmekte yarar var: Antimilitarizmin pasifizmin çok ötesinde politik içerimleri vardır ve sosyalistinden anarşistine tarihsel ya da “eski” solun geleneğine içkin bir programatik tutumdur. Bu antimilitarizm esas olarak “her türlü” ya da “nereden gelirse gelsin” şiddete değil, kapitalist bağlamda örgütlenmiş modern devletin şiddet tekeline, ya da geçmişte kullanılan ifadeyle “halkın kendi kedisine karşı silahlandırılması”na karşıdır. Kapitalist bağlamda şiddetin mevcut hâkimiyet ilişkilerini müdafaa ve muhafaza etmek maksatlı örgütlenme biçimlerine karşıtlıkla tanımlanır. Bu gelenek açısından silahlanma ve militarizm kapitalizmin içsel bir dinamiği, bir fonksiyonudur; dolayısıyla da savaşa ve militarizme karşı mücadelenin sınıf mücadelesiyle bağı aşikârdır. “Klasik” antimilitarizm şiddetin mevcut örgütlenme biçiminin kapitalist toplumun asimetrik karakterinin muhafazasındaki, yani emekçi kitlelerin yönetici sınıflara iktisadî ve toplumsal bağımlılık durumunu sürdürmedeki yeri hususunda nettir. Dolayısıyla bu gelenek açısından hâkim sınıfların şiddet aygıtları üzerindeki tekeli ortadan kaldırılmadan gerçek anlamda bir demokrasiden, yani aşağıdakilerin kendi kaderini tayin etmesinden bahsetmek mümkün olamaz. Devlet ve kapitalizm karşıtı bu antimilitarizmin strateji ve taktikleri elbette çoğuldur ve bu çoğulluk pasifizme ya da mesela vicdani red meselesine indirgenemez.

Pasifizm meselesi bir yana, antimilitarizm bizde, onca doğrudan ve dolaylı darbenin yarattığı ağırlığın da etkisiyle olacak, daha çok siyasal karar alma süreçlerinde ordunun hâkimiyeti çerçevesinde tartışılagelmiştir. Bu eğilim son on yılda iyice pekişti; sivilleşme sadece antimilitarist değil, demokratik mücadelelerin de ulaşılabilecek yegâne ufku olarak tanımlanır hale geldi. Oysa antimilitarizm ordunun sivil denetime tabi olmasına, bir başka deyişle sivilleşmeye sıkıştırılacak bir siyasal tutum değil. Sivilleşme, yani mesela 30 Ağustos resepsiyonunda genelkurmay başkanını değil de “başkomutan” olarak cumhurbaşkanını tebrik etme tek başına demilitarizasyon anlamına gelmiyor; hatta sivilleşme etiketi altında gayet otoriter ve militarist yönelimler hâkim olabiliyor.

Askerlere bırakılamayacak bir iş mi?

“Savaşın askerlere bırakılamayacak önemde bir iş” sözü askeriyenin sivil-siyasal denetime tabi olması gerektiğini savunanlar tarafından sıkça tekrarlanan bir deyiştir. Bu söz, Fransa’da III. Cumhuriyet döneminin gedikli siyaset adamı Georges Clemenceau’ya aittir. Clemencau aslında bu ifadenin ima ettiğinin aksine hiç de ordu karşıtı bir tutum içerisinde değildir. Bilakis, “kaplan” lakaplı veteran siyasetçi, I. Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılında Fransız ordusunda yaşanan bahar isyanlarının hemen ertesinde başbakan olunca gerek cephede gerek ülkede savaşa karşı tepkilerin bastırılmasında ve Fransa’nın savaşta kalmasında kilit önem taşıyan bir siyaset yürütür. Savaşın generallere bırakılamayacak bir iş olduğunu söyleyen Clemenceau’nun kastettiği modern militarizmin bu sonrakilerine emsal teşkil edecek genelleşmiş ilk kıyamına bir nihayet vermek değil, onu mümkün mertebe devam ettirmektir. Yani aslında onun derdi militarizmi askerlere teslim etmemektir.

Ordunun sivil denetiminde olması, daha doğrusu askeri karar alma süreçlerinde nihai mercinin askerler değil, “sivil” siyasetin (politikacıların, diplomatların, devlet adamlarının) olması gereği vurgusu ta 19. yüzyıl başlarının büyük askeri teorisyeni Carl von Clausewitz’e kadar götürülebilir. Savaşın siyasetin başka araçlarla devamı olarak gören Clausewitz açısından siyasal mülahazaların askeri bir strateji oluştururken önceliği olmalıdır. Dolayısıyla da siyaset erbabının, diplomasi ve bürokrasinin asker üzerinde etkin olması gerekir. Clausewitz’e göre, “siyaset rehberlik eden akıl, savaşsa sadece bir araçtır, tersi değil. O halde, askeri mokta-i nazarı siyasi olana tabi kılmaktan başka bir ihtimal söz konusu olamaz.” Ancak bu pozisyon, yani askeri olanın siyasal olana tabiyeti, Clausewitz’in demokratlık ya da antimilitarizminden kaynaklanmaz. Bilakis onun güçlü devlet ve etkin bir savaş aygıtı arzusunun bir ifadesidir.

Hasılı, ordunun siyasal denetime tabi olmasına dönük perspektifler tek başına demilitarizasyon anlamı taşımayabilir; bilakis daha etkin militarist pratiklerin bir gereği olarak da öne sürülebilir. Daha yakın tarihli bir örnek belki açıklayıcı olabilir. 2010 yazında Afganistan’daki ABD kuvvetlerinin komutanı General Stanley McChrystal bir magazin dergisine verdiği uzun beyanatta Başkan Obama’yı ağır sözlerle eleştirmiş hatta Obama yönetimiyle dalga geçmişti. Akabinde Obama, “demokratik sistemimizin bir öğesi olan ordunun sivil denetimine zarar verdiği için” McChrystal’in istifasını istemişti. Obama’nın McChrystal’i tereddüt etmeksizin istifaya zorlaması, Türkiye’deki ana akım medya tarafından da sivillerin asker üzerindeki bir zaferi olarak yorumlanmış, örnek bir vaka olarak anılmıştı. Tartışmanın taraflarının askerler ve sivil siyasetçiler olması bir yana, kimsenin aklına tartışmanın bağlamı, yani bu kapışmanın on yıldır süren bir işgal dolayısıyla gerçekleştiği nasılsa gelmemişti. Böylece onlarca ülkede askeri üsleri bulunan ve askeri bütçesi dünya toplamındaki askeri harcamaların neredeyse yarısını bulan ABD, küresel düzeyde militarizmin düzenleyicisi sayılması gereken bu ülke, ordunun sivil denetime tabi olması açısından övülebilmişti.

Tekrar edelim: Ordunun sivil denetime tabi olması ve ordunun bu anlamda siyasal karar alma süreçlerindeki etkisinin kısılması tek başına militarist pratiklerde kısıtlama anlamına gelmeyebiliyor. Bazen “sivil siyaset” militarist pratiklerin hayata geçirilmesinde daha etkin ve kararlı bir tutum sergileyebiliyor. Unutmayalım, daha dün sayılabilecek bir zamanda gerçekleşen ve bir milyonu aşkın insanın ölümüne neden olan Irak işgalinin askeri planlayıcısı (sahada esnek, hızlı ve küçük birliklerin kullanılması stratejisini gündeme getiren) bir “sivil” olan Donald Rumsfeld’di. Üstelik Rumsfeld askeri tercihleri nedeniyle ülkesinde bir dizi komutanın da tepkisini çekmiş ve askerlerce istifası istenmişti.

Tutarlı bir antimilitarist hat elbette cihet-i askeriyenin siyasal karar alma mekanizmalarındaki etki ve gücünün sınırlandırılması, ortadan kaldırılması için mücadele yürütür. Ancak militarizmin bir sivilleşme meselesinden ibaret olmadığı, militarist pratiklerin sosyal, siyasal ve kültürel hayattaki bütün tezahürlerinin ortadan kaldırılması mücadelesi olduğu bir an unutulmamalıdır. Hele hele AKP eliyle şiddet aygıtlarının yeniden yapılandırıldığı ve aynı zamanda Kürt meselesi bağlamında militarist yönelimin yeniden hâkim kılındığı bir devirde hiç unutulmamalıdır. MGK’da sivil ve askerlerin karşı karşıya değil, karışık bir biçimde oturmasından hayırlı sonuçlar bekleyenler, hem Kürt meselesi dolayısıyla ülkede hem de bölgesel güç olma heveslerinin iyice kızışmasıyla uluslararası alanda daha efektif, daha agresif bir militarist anlayışın gündeme geldiğini göremiyor, belki de görmek istemiyorlar.

Neoliberal devirde militarizm

Neoliberal kapitalizm gerek “içte” gerekse “dışta” militarist pratikleri kışkırtıyor. Bütün toplumsal ve siyasal meseleler birer “güvenlik” meselesi halini alıyor. Güvenlik söylemi siyasal alanın temel düzenleyici ilkesi, ana teması halini alıyor. Geniş toplumsal kesimlerin dışlanmasına dayalı neoliberal siyasalar, marjinalleştirdiği kesimleri kriminalize ediyor, sosyal-iktisadi meseleler suç ve ceza bağlamında tartışılır ve tanımlanır oluyor. Bunun sonucunda hemen bütün dünyada iç güvenlik aygıtları büyüyor, ordulaşıyor. Bizde “imamın ordusu” başlığı altında tartışılan meselenin küresel bir hadise olduğunu atlamamak elzem. Hemen hemen bütün dünyada teşkilat ve ekipman bakımından modernize edilmiş, teknolojik bakımdan yenilenmiş, adeta bir şehir ordusu haline getirilmiş ve bu bakımdan da muhalif olana çok sert müdahalelerde bulunan bir polis aygıtıyla karşı karşıyayız.

Alt sınıfların bir güvenlik riski olarak görüldüğü, toplumsal muhalefetin her türlüsünün terör tehdidi olarak damgalandığı bir devirde kameralardan giderek büyüyen özel güvenlik sektörüne, sözleşmeli erlerden profesyonel ve şirketleşen orduya şiddetin özelleşmesi, antimilitarist bir siyasal hattın potansiyel kapsama alanını bir hayli genişletiyor. Antimilitarist bir mücadelede ısrar etmek için karşımızda illa ki Prusya tipi göğsü bol madalyalı bir generaller kastı olması gerekmiyor. Toplumsal sorunların tamamının bir asayiş meselesi haline getirildiği, şiddetin daha sofistike bir reorganizasyonun söz konusu olduğu bir devirde sivilleşme ile sınırlı bir antimilitarist perspektif tüm kurtuluşçu iddialarımızdan gönüllü feragat anlamına gelecektir.

 

Son Güncelleme: Pazar, 16 Ekim 2011 22:55  

Yazın Yayıncılık'dan

Mandel'in Marksizm'e Giriş'inin beşinci baskısı, Daniel Bensaid'in, yapıtı tarihsel bağlamına oturtan ve onu bir dizi anahtar sorunla güncelleştiren "Otuzuncu yılında Marksizm'e Giriş'e eleştirel bir giriş" önsözüyle birlikte yayınlanıyor.
Marksizm'e Giriş uzun bir pedagojik deneyimin ürünüdür. İstisnai bir açıklıkla marksist teorinin temellerini -tarihsel materyalizm, marksist ekonomik teori, işçi hareketi tarihi ve işçi hareketinin taktik ve stratejik sorunları- ortaya koyar.
Dolayısıyla içinde yaşadığı toplumu anlamak ve onu değiştirmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir eserdir.
Yazar, Ernest Mandel (1923-1995), Frankfurtta doğmuş, 17 yaşında ailesinin sürgün olduğu Belçika'da sosyalist mücadeleye katılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı mücadele etmiş, toplama kampına gönderilmiş, oradan kaçmış ve yeniden yakalanmıştır.
XX. yy'ın ikinci yarısının en yenileştirici marksistlerinden biriydi.

 

Karl Marx'ın 1871 Paris Komünü'nü ele alan Fransa'da İç Savaş adlı kitabı, siyasal üçlemesinin son ve zirve yapıtıdır. Fransa-Prusya savaşının ardından kuşatılan Paris'te halk, güneşi fethetmeye cesaret ederek, kısa ömürlü Komün deneyimi ile bugüne kadarki bütün özgürleşim mücadelelerine ışık tutan bir mücadele yürütmüştür. Paris Komünü ve ondan çıkarılacak dersleri içeren bu kitaptaki temel konular yalnızca siyasal analizin vazgeçilmez kurucu unsurlarını vermemekte, aynı zamanda ve esas olarak insanlığın özgürleşmesinin, her türlü baskı ve sömürüden kurtuluşunun, doğrudan demokrasinin hangi temellerde gelişebileceğini göstermektedir.
Michael Löwy'nin önsözü Paris Komünün günceliğini irdelerken, Daniel Bensaid'in Komünden Devlet Devrim'e makalesi ise Paris Komünü'nden Rus Devrimi'ne giden yolda Fransa'da İç Savaş'ın derslerinin izini sürmekte.

Yazın Yayıncılıktan çıkan diğer kitaplar için...


Söyleşi: "Kıbrıs'ı Nasıl Bilirdiniz?"

Sevgi Göyçe'yi Kaybettik

YENİYOL Son Sayı

Etkinlik Takvimi

Mayıs 2012
P P S Ç P C C
29 30 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30 31 1 2

Kitap: "21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

 

Kitap: " Fransa ve Yunanistan'dan, Arap Devrimi, 'The Occupy' Hareketleri ve Kürt İsyanına 21. Yüzyılın İlk Devrimci Dalgası" - Foti Benlisoy

Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vermesiyle Tunus’ta başlayan Arap devrimci süreci, ‘devrim’ kelimesini ‘bölgede’ ve dünyada gündelik kullanıma sokmuştu. Sonra, başta İspanya ve Yunanistan bir dizi Avrupa ülkesindeki kitle eylemleri, ‘öfkeliler’ (indignados) hareketi geldi, daha sonra da özellikle ABD’de ‘işgal et’ (occupy) hareketleri. Bu kez bir İspanyol devriminden, Avrupa ya da Amerikan devriminden bahsedilir oldu.

Şili’deki devasa öğrenci muhalefetine ‘penguen devrimi’ dendi. Türkiye’deyse Kürt isyanı, ya da ‘Kürt Baharı’ tabirleri giderek popülerleşti. Elbette çoğu abartılı tanımlama ve yorumlardı bunlar. Ancak devrimin kendisinin değilse bile lafzının, bir devrimin mümkün ve istenir olduğu fikrinin yaygınlaşması, yeni yüzyılın belki de en önemli, en şaşırtıcı sürpriziydi. Benlisoy'un kitabı devrimin ansızın ve ‘vakitsizce’ yeniden siyasal tahayyül dünyamıza dahil oluşuna dair sorular soruyor ve bu sorulara uçarı olmayan, teori ve gerçekle aynı anda bağını koruyan cevaplar veriyor…

 

 

Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

SİTE İÇİ ARAMA